 | | ISBN13 978-605-316-440-1 | | 13x19,5 cm, 272 s. |
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et | | Giriş, s. 9-10 Edip Cansever, birlikte anıldığı İkinci Yeni şairleri arasında en çok okunanlardan biri olmalı. Bu kitabı yazarken kullandığım Bütün Şiirleri, Sonrası Kalır I ve II kitaplarının (YKY) üzerinde 20. ve 22. baskı yazıyordu; bugün, 2025’te, yayınevinin sitesinde 24. baskıya ulaşıldığı görülüyor. Bunlar şairin yayın haklarının YKY’ye geçtiği 2005’ten sonraki yirmi yılın rakamlarıdır; bir de öncesi var, De Yayınları ve Adam Yayınları’ndaki otuz küsur yıl. Cansever ciddi eleştirel ilgiye de en çok “mazhar olmuş” şairlerdendi: hakkında birkaç kitap var, bildiğim kadarıyla Melih Cevdet için bir tane bile yoktur. Öyleyse niçin ben de bir kitapla bu kalabalık alana girmekten alıkoyamadım kendimi? Başta, pintilik gibi pek şerefli olmayan bir saik vardı. Altmış yıl boyunca yanımda taşıdım bu şiirleri; düşünceler birikti, değişti, belirsizleşti ve sabitleşti; notlar birikti, bir kısmı çöpe, bir kısmı yazıya dönüştü, artakalanların kaybolmasına da içim razı olmadı. Şiirler ve bıraktıkları izlenim hareket ettikçe yüzleri de değişiyor, geçen zamanın izlerini taşımaya başlıyordu. 1968’de okunan “Ha Yanıp Söndü, Ha Yanıp Sönmedi Bir Ateş Böceği” ile 2018’de okunanı aynı şiir değildir. Bunun tek sebebi, Cansever’in arada “Suçtur Çocuğun Olmak” ile Ben Ruhi Bey Nasılım’ı yazması olamaz; belki daha önemlisi, Cansever’den kendi zamanında aldığımız zevkle şiirin bugünkü okur ve yazarlarının aldığı ya da alabileceği zevkin bağdaşmazlığına ilişkin güçlü bir izlenimin belirmiş olmasıdır. Kimin izlenimi? Sadece benimle ilgili olsa bile bir işarettir. 70’li, 80’li yılların bir şairi veya şiir okuru (bunlar genellikle aynı kümedir) Cansever’in veya Cemal Süreya’nın bir yapıtına “güzel” veya “muhteşem” veya “yüce” gibi sıfatlarla yaklaşmakta güçlük çekmezdi – oysa bu yüzyılın şair ve yazarlarının, mesela Ömer Şişman ile Süreyyya Evren’in veya daha da genç Gökhan Turgut’ un işleri karşısında bu kategoriler biraz boşa düşüyor. Cansever’in veya Turgut Uyar’ın veya Nâzım Hikmet’in bir şiiri için “ilginç” demek kimsenin aklına gelmezdi; bugünün birçok başarılı şiiri içinse ancak bu sıfat yakışıksız kaçmaz gibidir. Başka bir deyişle, 21. yüzyılda ikinci bir boşluğun, ikinci bir yabancılığın içine düşmüştür Cansever’in şiiri: ilki, 1950’lerde Umutsuzlar Parkı’nı hemen benimsemeye hazır olmayan bir şiir dünyasının yabancılığıydı, şimdikiyse muhtemelen ondan herhangi bir tat alamayacak, ya da daha kötüsü yanlış tadı alacak okur ve yazarlardan oluşmuş bir boşluk. Ne kadar yapabildim bilmiyorum ama, ona bu yabancı yeni dünyanın gözüyle de bakmayı denedim. Gördüğüm şu oldu: sonrakinin reddettiği –ya da hiç tatmadığı, çünkü tadamadığı– öncekinin önerdiğiydi. Adını bilmeksizin önerdiği ve icra ettiği. Demek istiyorum ki bu adı saptama çabası da bu kitabın ikinci sebebi oldu. Amatör Kant okumalarımdan çıkardım o adı, o terimi. Çıkardım demek de yanlış: Kirli Ağustos’un hemen ardından Kant’ın “Üçüncü Kritik”ini, Yargı Gücünün Eleştirisi’ni okuduğunuzda yüce terimi kendini size hemen dayatıyordu, belki de Cansever’e “maruz kaldıktan” sonra bazı belirsiz, kulaktan dolma bilgilerin peşinde siz kendiniz gitmiştiniz Kant’a. Ya da –Türkiye’de daha düşük ihtimal– Königsbergli ustayı okumuş, bazı sonuçlar çıkarmış, sonra bir vesileyle Cansever’in yapıtına rastlayınca da “hımm...” demiştiniz. Ben de bu karşılaşmayı kayda geçirmek istiyorum bu kitapta, ya da olabildiğince sahnelemek: bu iki usta, filozofla şair, birbirine baktığında, birbirini okuduğunda ne oluyor, bir şey oluyor mu, bir zevk ve düşünce faydası ortaya çıkıyor mu? |