ISBN13 978-975-342-801-9
13x19,5 cm, 288 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
İmgenin Halleri, 1995
Kopuk Zincir, 2012
Turgut Uyar ve başka şeyler, 2016
Tehlikeli Dönüşler, 2017
Polemikler, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Veysel Atayman, “ ‘Bahisleri Yükseltmek’ ya da: Efendimiz Yöntem”, Birgün, 16 Nisan 2011

Estetiğin, sanat yapıtının söz konusu olduğu her durumda, sözlü (yazılı) dilin yapıtın üzerinde bir tahakküm kurmayı denemesi kaçınılmaz. İlk bakışta görsel, işitsel ürünler alanında ve en başta inceleme, yorum çabalarında çok daha fazla geçerliymiş gibi gelebilir bu sözlü dil (üst dil) egemenliği. Oysa özellikle şiirde de, imgeler, metaforlar, motifler, leitmotifler, vb. ne varsa, üzerlerine çullanan sözlü (yazılı) üst dilin eline geçmeye direnip durur. Bir yandan da ona teşekkür ederek. İnceleyicinin dili (sözlü/yazılı) boşlukta durmaz, hep bir yöntemle (birkaç yöntemle) birlikte gelir nesnesinin üzerine. O artık yöntemin dilidir: Nesnesiyle ilişki sürecinde – diyelim ki inceleme/yorumlama sürecinde dönüp yöntemi de besler, onarır hatta. Her yöntem genelde ve çoğunluk hemen hep bir “fazla” bıraktığını da bilir dışarıda: korsesine sığdıramadığı bir fazla, bir taşma. Başka yöntemlere el atarak kuşatmaya çalışılan bir fazla (mesela burada: psikaneletik düşünceye; Kierkegaard’a, Romantiklere; öteki üst dillere, vb.)

Orhan Koçak özellikle kitabın sonunda, Bloom’un şiir teorisini geniş anlamda incelemesinin mimari planını kurmakta yöntem gibi kullandığına dair ipuçları verir. İkinci bir “yöntem” de Koçak’ın Uyar/şair/şiir, hatta inceleyen/yorumlayan (kendisi) organik bütününü hırpalamaya hiç yanaşmadığı tutumda belirir. Bloom düşüncesinden alınan, çalışmayı mimari biçime yerleştirme modeli, inceleyenin yolculuğunun yol haritasıdır. (Ama şiirin, şairin yolculuğunun da). Kendi kendini konuşan bir kitap hiç olmamıştır; öyle görünse bile bir konuşturan (yazar, anlatan, auteur) hep vardır. Koçak cümleyi başlatır başlatmaz karışıverir bu organik yapının içine. “Sonsuz bir geniş zamana kayıtlı” olan şiirin (96) konuşmak için dışta, hem de yüksek bir yerde durmak zorunda olduğunu hatırlatması biçimsel bir inceliktir sanki:“Her yorum aşırı olmak zorundadır” (42). Aşırı olma hakkını kendine tanıyan Koçak organik yapının içine adım atmak üzere sözü şiire, şaire, Uyar’a, adama, vb. bırakır. (Uyar-şair-şiir, şiir içi özne-dışı özne, adam, şahsiyet, vb. ) [“Henüz pek ayrışmış görünmeyen şair ile şiir öznesi” (50); “şiirin şairden ayrılarak kendi gündemini izlemesine izin vermişti Uyar” (250); “Bu noktadan sonra artık geri dönüş olmadığını bilemeyecek adam mıydı?... Ama bu varsayım şiirden çok adamı açıklamaya yarar” (199-200)] İnceleyicimiz birkaç giriş cümlesinin (açıklamanın) ardından içerdedir artık. Ve (çok geniş anlamda) argümanlarını (tezlerini?) oluşturacaksa, argümandan şiire, şiirden argümana okuru Poseidon’un açtığı girdaplara çekip duran bir Odysseia başlar. Tez/argüman (yorum, inceleme)… belli bir olgunluğa ulaştığı anda, Koçak iyice dışa çekilir, Uyar külliyatının İkinci Yeni’nin ve bağlantılı gördüğü şiir dünyasının malzemesiyle argümanının vardığı sonucu anlaşılır kılmaya yönelir. Ama elbette “buraya kadar” değildir son cümleler. Yeni bir bölgeye geçecektir; çünkü Bloom teorisinin üç çevrime (geçitler içi alt evrelere) ayırdığı şemanın içinde hareket ettirilir şiir/şair/Uyar. Şiirin/şairin evrimi diyelim, ayrıca “Ama Bir Planya Onaltı Yaş Dört Parmak” başlıklı altıncı bölümle de ikinci bir yol haritasını izler:

“Turgut Uyar’ın şiiri kadar Harold Bloom’un şiir teorisiyle de uğraştım” (241). Etkileme Endişesi’dir söz konusu olan metin (Metis, 2008). “İlkini ikincisinin kalıplarına sığdırmaya çabaladığımı düşünenler çıkacaktır. Bloom’un altı evreli şiirsel serüven şemasının bana yol gösterdiğini söylemiştim” (241). Bu çevrimler sonradan üçe çekilmiştir. Koçak, bu üç ana geçidin özdeş olmadığını; hepsinde o kökensel etkilenme endişesi ve kendini icat etme hamlesi sahnelense bile, temsilde kullanılan figürlerin farklı olduğunu belirtir. Her biri (her bir çevrim) bir daralma ve ardından bir genişleme evresi gösterir. Daralmanın amacı, yenilenme için alan açmaktır. Ama aslolan genişlemedir; şiirsel zafer orada kazanılır, ama güçlü şiir (acemilik) evresinin ardındaki açılmaya gelen çevrimin ilk ve özellikle son evresinde karşılar bizi. Koçak bu bölümlendirmenin keyfi olmadığını hatırlatıyor. Yazarın ev yapımı terminolojisine (kendi nitelemesi) katlanabilmek koşuluyla, son derece berrak bir metindir Etkilenme Endişesi, bazen fazla berrak… Bloom’un her bölümde aynı şeyi anlattığını söyleyenler olmuştur. “Etkilenme” ve “Endişe”nin önemli fikirler olsalar bile her şeyi açıklamaya yetmeyeceğini belirtenler de. Bunlar önemli bir şeyi söylemek için başka önemli şeylerin söylenmemesi gerektiğini, hareketin her zaman kayıp anlamına geldiğini hiç anlamayacak olanlardır. “Bloom’un sistemli muhakeme ve ilerlemeyi reddeden enerjik şematizmi, evet, bir keyfilik izlenimi verebilir” (241). Koçak söz konusu şematizmin işleyişinin güvencesini, “her güçlü şiirin” girmek zorunda olduğu üç sınavdan (çevrimden, evreden) türetir. Şiir hareket etmek zorundadır; şiir bu evrelerden geçme sınavını göze aldığı için, almakla geçişin gücünü de bulacaktır kendinde. (242). [Bu yöntemin (sözlü/yazılı üst dilin) her incelemede, külliyat bağlamında işletilip işletilemeyeceği sorusu ya da “korsenin” her bedene göre ayarlanıp ayarlanamayacağı sorusu başka bir sayfaya ait. Ama şairi/Uyar’ı daha başta, “şiirinin (öteki) şairlerce seçildiği andan itibaren”, çok alıştığımız, dünya görüşü/ideolojisi tanımlanmış (ya da ideolojisine tutsak edilmiş) bir “yazar” konumunda, görevi üzerinden konuşan geleneğin (yöntemlerin) ötesinde bir yerdeyizdir (anlatıcıyı intertekstülitenin içinde edebiyatın bir öğesi gibi, yazılmış olan ile yazılanı ve yazılmayı bekleyeni birbirine bağlama durumu). Karşıt yöntemsel tutumlardan biri: “Yazarı” (organik yapıya karışmış anlatıcıyı değil), dünya görüşünden gelerek görevini aksattığı ve nereye kadar aksattığı ya da aksatmadığı sorusu üzerinden konuşmaktır (Lukacs mesela); Koçak’ın bu çalışmasına yönelik (potansiyel-yöntemsel) eleştirinin de bu temelden gelmesi muhtemeldir. Peki, buradaki yöntem tutumunun, gerçekleşmek üzere bekleyen şiirin şairini (ve inceleyicisini) arama ihtiyacına cevap sayılabileceğini söyleyebilir miyiz? (Hegelci “Geist”ın kendi dışına çıkmayı göze alması [mecburen mi?] ve özdeşliğine doğru yol alırken insanı aklın hilesiyle kendi hizmetine koşması?) Bloom teorisinin, düşüncesinin temel kategorisi geleneğin burada “oradaki” (yazıldığı coğrafya ve sözünü ettiği tarihsel arada) gibi bir rol oynamadığını söylediği yerde, Koçak teorik-yöntemsel yapının mecburi zaaflarından birine işaret eder. (İkinci evrede Bloom’un zaman boyutunu ihmal ettiğini söylediği yerde de mesela.) Ama önce şu evrelere topluca bir bakalım:

İlk geçitte, daha önce şiir/ şairler tarafından seçilmiş olacak kadar talihliyse eğer, bu seçilmeyi kendi eseri kılmaya yönelir” (242). Evet, ilk evrede start verilmiştir, koşu başlar, ama bahis gişeleri hala açıktır. Şirin/şairin ortaya çıkışı (doğumu) zorunludur; “şair etkilenmeye doğmuş olur… Ama bu talih aynı zamanda onun lanetidir. Yaşayan ölüler ile güreşmek zorundadır artık, dolaysız ve saf yürekli deneyim ihtimali bitmiştir” (242). İkinci çevrimin üst başlığı “Yalnızlıktır”. Solipsizmin sancısı çıkar burada karşımıza. “Her şey bu eşikte olur: hemen ölmeyebilecek olduğu duygusunu ilk kez bu ikinci doğumda edinir şiir” (242). Ertelemelerin evresidir bu. Bir özgüvenle, ileride gerçekleştirebileceği özgüveniyle, erteler şiir/şair aşklarını bile. Vazgeçilen, ertelenen şey demek ki bilinen, önceden varolan bir şeydir ve sonra da da varedilecektir. (Potansiyel tartışmasına bakabiliriz.) Kendisinden daha canlı bir ölünün (öncelin) seslenişine maruz kalan “insanın isyanı” da bu evrede değerlendirilir. Öncel ile kendilik arasındaki, seçilmişlik arasındaki gerilim bizi üçüncü çevrimin eşiğine, şiiri yeni bir eşiğe getirir: Ya orada bazı “sonsuzluk” çağrılarını hissetmiş olma tatminiyle oyalanacak ya da tatminsizlikten son bir şiir çıkacaktır (“büyük bir karanlık çöküyor ve hala eksiklerim var benim”…) Seçilme, yalnızlık ve bitişle yüzleşme.

Koçak, “Bloom’un her an melodrama kayacak barok şeması” gibi (243), Bloom teorisinin (şemalarının) kendi tarihsel-coğrafi sınırları dışındaki işlerliğini konuşmaya geçtiğinde, “geleneğin” orada olduğu gibi sonrası üzerine yoğun bir baskı yapmadığına işaret edip İkinci Yeni’yi ve Uyar’ı değerlendirmeyi sürdürüyor. Kitabın başına dönecek olursak, aslında programatik bir cümle sayılabilecek sancılı bir tespiti var orada Uyar’ın: “Ben kırkından sonra artık yazmayan şairlerimizin, hayatın yükü, geçim derdi falan gibi sebeplerle değil… kendilerini yeniden (yeniden/yeniden…) icat edemediklerinden sustuklarına inanıyorum” (11-12).

Bu “icat” derdi, şairliğin/şiirin her üç evresinde de bir tür omurga gibi, sinüs eğrisi üzerinden varlığını sürdürüyor. Yöntemsel çatı, bir kategorik soru olarak onu da değerlendirecek şekilde işletiliyor. Soru bütündeki incelemeyle bu anlamda bir organik bütünlük oluşturuyor. Kitabın alt başlığı, “Turgut Uyar Şiirinde Kendini Yaratma Deneyimi” ilk okunuşunda, “Uyar”ın kendini şiir üzerinden yaratma deneyimi” olarak okunuyorsa, buraya kadarki açıklamalara bakarak: hemen vazgeçin başlığı yorumlamaktan, derim. Artık sona geldikse biliyoruz: Şiir şairini yakalamış, kendini evrelerden geçmeye iten bir “güce” bel bağlayarak sonsuza açılan (sonsuz zamana kayıtlı olma, zamanın önce-şimdi ve sonra dilimlerinde varolma hali) bir yolculuğa çıkmıştır Uyarı’yla, şairiyle, ve nihayet inceleyicisiyle. (Sonu okuduktan sonra asıl şimdi başa dönüp okumaya başlamalısınız.) Koçak’ın çalışmasını, bu epey bir hüzünlü şiir/hayat öyküsünü. Sadece (insanın) seçildiği için bir türlü kapanmayan bahis gişeleri önünde karanlık çökene kadar koşmaya mahkum oluşuyla, solipsizmiyle, yalnızlığı seçme mecburiyetiyle, ertelemeleriyle, vazgeçmeleriyle, şiirin (İkici Yeni’nin) eline geçmişliğiyle değil; “yönteme boyun eğdirilişiyle”, yöntemi adeta gerçekleştirme mecburiyetiyle de bir acıklı şiir/şair biyografisi mi bu? Sınavı göze aldığı için, aldığı anda, evrelerin içinde hareket etme gücünü bulduğu ve bu güç onu itip durduğu için, bitiş noktası diye bir şeyin bulunmadığını bile bile bir kurtuluş muştalayan Mesihçi bir trajedi de mi var burada? Kıyameti bekleyen ve kapıda olduğundan emin İsa’nın, sürüp gideceğini hissettiği anda hayata veda etmek zorunda kaldığı andaki panikle “Tanrım beni niçin terk ettin?” diye yakınması; şiirin şairi, şairin şiiri artık terk etmeye doğru yaklaştıkları zaman bölgesinde (karanılığın çökmeye başladığı bölgede) şiir hüzünlense bile, onun kederi şairininkinden çok azdır herhalde: Çünkü şiir, çekilip bir başka şairini bekleyecektir; bilmem kimin şiiri diye anılmaya da aldırmayacaktır. Birileri gene (bir) şiiri seçip ya geleneğin bir yerinden ya da (burada olduğu gibi) “sıfır başlangıç noktasından” (Big Bang’den) Odysseia’ya yollayacaktır şairi/şiiri. (Elbette bu çevrimin evrelerinden ilk ikisinde oyundan çıkma hakkını niçin kullanamadığının da cevabı var artık: Çünkü şairin karar verebilme gibi bir hakkı bulunmamaktadır; (seçilmişliğin dışında ne vardır?); çünkü zaten/belki o da şiirden evvel şairdir. Geldik başa: Şiir kendi olarak var mı yok mu diye sorarken (tezahürlerden soyut sisteme gitme meselesi bambaşka bir tartışmanın da eşiğine çoktan getirmiştir bizi; bir örnek: Lingiustik’te diller vardır, gerçekleşmeler vardır, ama dil hep bir sistem olarak bir yerlerde asılı durur gibidir; tezahür ettiricilerine muhtaç halde) öteki soru da ensemizde: Şairin (Uyar’ın) “kendilik halinden” söz edebileceğimiz bir uğrak var mı? “Kendilik” meselesinde varoluşçuluğa, Kierkegaard’a, Fichte’ye yollama yaparken, (şair gibi kendisi de Bing Bang’le birlikte ortaya çıkan zamanın-mekanın içinde yol alırken) ontolojinin, Lebensphilosophie’nin açmazına dolanmadan bir kendilikten, salt başlangıç halinden söz edilmeyeceğini de bilir yazarımız. Peki ya şairimiz? Marx’ın insanların ancak devraldıkları koşullara ve malzemeye bağımlı halde kendilerini üretebilecekleri tespiti (16) kendini üretmeyi, yeniden yeniden icat etmeyi bir temenni ve imkansızlık olarak mı açıklıyor? İncelemede bu “kendinden başlama” meselesi, gene bir alt sorun, daha doğrusu “sancı” halinde bütün metni arşınlayacaktır.

Kierkegaard’ın bu kendilik sorununa Fichte üzerinden yaklaşmasını örnek verdiği –ve başka birçok– yerde, aslında cevabı olmayan bir soruyla uğraşıldığını, ama kendinin kendi olmama düşünce ve duygusuna ne şairin ne insanın dayanamayacağını hatırlatır dolaylı olarak Koçak. Heidegger’in sanırım belalı bir kavramı var bu bağlamda: je-meinige (sadece, salt-bana ait olan, ben olan-ben gibi bir şey). O yeniden icada doğru varoluşçu bir çıkış zemini mi? Koçak Kierkeggard’ın bu kavramla da ilintilenebilecek bir eleştirisini sunuyor: “Fichte, ben’in kendi kendisiyle mutlak özdeşliğini kurarak, edimselliği (var olanı) ideal krallığından kovdu, böylece mutlak başlangıcı elde etti. Ben, kurucu kendilik haline geldi. Ama ben sadece biçimsel ve dolayısıyla negatif biçimde kavrandığı için, Fichte gerçekte bir başlangıca doğru sonsuz, elastik çabaların ötesinde geçemedi” (57). Bildiğim kadarıyla Kierkegaard da bu geçişte, nihai sıçrayışta (ironik ara) aklın/kuşkunun yardımıyla gelinen önceyi de neredeyse orada bırakır. Vahiy’in içine atlayıştır kurtuluş (selamet/özgürlük?) Ama formel kendilik yerine vahiy konteksi içinde de olsa, olgusal insan var gibidir. Sanırım çok özel ve seçkinci bir kendilik hali kurma imkanı. Sartre’da, Husserl’in gene o salt bilinç hali denen ve kendisinden öte her şeyi ayıklayan modeline de işlerlik kazandırıp “kendini seçen özgür insanı” varoluşçuluğunun merkezine koymuş değil midir? Burada da bu kez “seçme” enikonu bireyin içinde temellenmiş bir potansiyelin kabulüne dayanan, gerçekleştirilmesi sadece bireye bağlı (?) bir şeydir. (Şiir gibi burada da hayat zorlar seçmeye.) Seçmeyen özgür olamaz. Seçemeyen? Peki seçmek yerine seçilerek şair olan, Sartre’a göre artık bir varoluştan çok varedilmiş bir “Sein”, ham, salt “olma –hali” değil midir? Demek, icada çağrı, Orhan’ın tartışmaya açtığı gibi, zaten kendi içinde hep “yeniden,yeniden, yeniden icadı” da gerektirip Kafkamsı bir durum cehennemine mi sokmuştur Uyar’ı?

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova