0 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Mülksüzler, 1990
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
En Uzak Sahil, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz (6 Kitap Tek Cilt), 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Lao Tzu: Tao Te Ching, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Açılış bölümü, Öteki Rüzgâr, s. 11-14

Kuğu kanatları gibi uzun ve ak yelkenler Uzakaşıran adlı gemiyi yaz havasından geçirip körfezin içine, Silahlı Kayalar'dan Gont Limanı'na doğru taşıdı. Gemi, mendireğin kara tarafındaki durgun sulara yellerin, o kadar kendinden emin ve zarif bir mahlukatı olarak kaydı ki, eski rıhtımda balık avlayan birkaç kasabalı onu neşeyle selamlayıp, geminin burunda duran tek yolcusu ile mürettebatına el salladı.

Yolcu, eski siyah pelerinli, zayıf bohçalı, zayıf bir adamdı; muhtemelen sihirbaz veya küçük bir tacirdi, önemsiz biri yani. İki balıkçı, gemi yükünü boşaltmaya hazırlanırken, güverteyle rıhtım üzerinde yaşanan koşuşturmayı seyretti; yolcu gemiden ayrılırken gemicilerden birinin adamın arkasından sol elinin başparmağı, işaret ve serçe parmaklarıyla nişan alarak, Bir daha geri gelmeyesin!, mealinde bir işaret yapması üzerine yolcuya biraz merakla, şöyle bir baktılar.

Adam rıhtımda biraz tereddüt etti, bohçasını sırtladı ve Gont Limanı'nın sokaklarına doğru yola koyuldu. Son derece hareketli sokaklardan geçip seyyar satıcılarla, pazarlık ede ede alışveriş yapan alıcılarla kaynaşan, kaldırım taşları balık pulları ve tuzlu sularla parlayan Balık Pazarı'na vardı. Eğer izlediği bir yol var idiyse bile bir süre sonra bunu at arabaları, tezgâhlar, kalabalık ve ölü balıkların donuk bakışları arasında yitirdi.

Uzun boylu, yaşlı bir kadın ringa balıklarının tazelikleriyle balıkçı kadının dürüstlüğüne hakaretler yağdırdığı bir tezgâhın yanından ayrıldı. Kadının kendisine hiddetle baktığını gören yabancı düşüncesizce, "Re Albi'ye nereden gideceğimi söyleyebilir misiniz acaba?" dedi.

"Git kendini domuz çamuruna at, boğ daha iyi," dedi uzun boylu kadın ve yabancıyı solmuş, yılmış bir halde bırakarak iri adımlarla yürüyerek uzaklaştı. Fakat haysiyetini kurtarma fırsatını derhal gören balıkçı kadın seslendi: "Re Albi mi dedin? Aradığın Re Albi mi adam? Söyle o zaman! Yaşlı Büyücü'nün evi, sen Re Albi'de orayı arıyorsundur. Evet, öyledir. Oradaki köşeden döneceksin, bak oradaki Mığrı Yolu'ndan yukarı, ta kuleye varıncaya kadar tırman..."

Pazardan çıkar çıkmaz geniş sokaklar adamı tepeye doğru çıkardı ve şehir kapılarından birinin yanındaki koca nöbetçi kulelerinin önünden geçirdi. Dişleri kolları boyunda, taş gözleri kasaba ve koya kör kör bakan, hakikisi kadar kocaman iki taş ejderha kapıyı muhafaza ediyordu. Yayılıp oturmuş bir nöbetçi ona yolun tepesinde sola dönünce Re Albi'ye varacağını söyledi. "Köyden de Yaşlı Büyücü'nün evini sorarak geç," dedi nöbetçi.

Böylece yabancı ağır adımlarla yola, oldukça dik olan yola koyuldu; yürürken bir yandan da yukarıdaki daha dik yamaçlara, adanın üzerine bir bulut gibi sarkan Gont Dağı'nın ta uzaktaki zirvesine bakıyordu.

Uzun bir yol ve sıcak bir gündü. Kısa süre sonra siyah pelerinini çıkartarak çıplak kafayla, ceketsiz devam etti yoluna. Kasabadayken aklına su bulmak veya yiyecek almak gelmemişti, belki de utanmıştı, çünkü şehirlere alışık, yabancılarla rahatlıkla konuşabilen bir adam değildi.

Birkaç uzun milden sonra, epeydir tozlu yol üzerinde, uzaktaki beyaz toz kütlesi içinde kara bir leke olarak gördüğü arabaya yetişti. Kaplumbağalar kadar yaşlı, kırışık ve umutsuz görünen iki küçük öküz tarafından çekilen araba gıcırdayarak yol alıyordu. Öküzlerine benzeyen arabacıya selam verdi. Arabacı bir şey söylemedi, sadece gözlerini kırptı.

"Acaba yolda bir pınar var mı?" diye sordu yabancı.

Arabacı başını yavaşça salladı. Uzun bir süre sonra, "Hayır," dedi. Biraz sonra, "Yok," dedi.

Hep birlikte zahmetle yollarına devam ettiler. Cesareti kırılan yabancı saatte ancak bir mil kadar ilerleyen öküzlerden daha hızlı gidemiyordu.

Arabacının tek söz etmeden ona bir şey uzattığını fark etti: sepet örgüsü içinde irice toprak bir testi. Testiyi alınca çok ağır olduğunu fark etti ve kendi hakkına düşeni içip, teşekkürlerini ileterek testiyi aldığından çok az hafiflemiş bir halde iade etti.

"Atla," dedi arabacı bir süre sonra.

"Teşekkür ederim. Yürürüm. Re Albi'ye daha ne kadar vardır?"

Tekerlekler gıcırdadı. Öküzlerin önce biri, sonra diğeri derin birer nefes aldı. Tozlu kürkleri sıcak güneş altında tatlı tatlı kokuyordu.

"On mil," dedi arabacı. Düşündü, sonra, "Belki de on ikidir," dedi. Bir süre sonra, "Daha az değil," dedi.

"O halde yürümeye devam edeyim," dedi yabancı.

Suyla canlanan yabancı, öküzlerin önüne geçmeyi başarmıştı; arabacı yeniden konuştuğunda öküzler, araba ve arabacı epey bir arkasında kalmıştı. "Yaşlı Büyücü'nün evine gidiyorsun," dedi ihtiyar adam. Eğer bu bir soru idiyse, cevap beklemiyor gibiydi. Yolcu yoluna devam etti.

Yola koyulduğunda, yol hâlâ dağın o engin gölgesi altındaydı ama Re Albi olduğunu düşündüğü küçük köye doğru sola döndüğünde, güneş batı göğünde parlıyordu; altında ise deniz çelik gibi bembeyaz uzanıyordu.

Dağınık halde birkaç küçük ev, tozlu küçük bir meydan, tek bir musluktan cılızca akan suyuyla bir çeşme vardı. Çeşmeye yöneldi, avcuna doldurup kana kana su içti, başını musluğun altına tutup serin suyun saçlarının arasına girmesi için saçlarını karıştırarak suyu omuzlarından aşağıya akıttı. İki pis küçük oğlan ile bir pis kız çocuğunun sessiz incelemesi altında bir süre çeşmenin yalağına oturdu.

"Bu, nalbant değil," dedi oğlanlardan biri.

Yolcu ıslak saçlarını eliyle düzeltti.

"Yaşlı Büyücü'nün evine gidecek," dedi kız, "aptal."

"Uuaaa!" dedi oğlan, bir eliyle yüzünü çekiştirip çarpık, korkunç bir surat yaparken, diğer eliyle havayı tırmalar gibi yaparak.

"Dikkat et, Sert," dedi diğer oğlan.

"Götürüvereyim," dedi kız yolcuya.

"Teşekkür ederim," dedi adam, yorgun argın ayağa kalkarak.

"Bak, asası yok," dedi oğlanlardan biri; diğeri, "Var demedimdi ki," dedi. Yabancı taşlık çayırdan kuzeye doğru ilerledikten sonra sola dönüp dik bir şekilde alçalan patikaya doğru kızı izlerken, iki oğlan somurtarak onları seyretti.

Güneş deniz üzerinde parlıyordu. Yabancının gözleri kamaştı; ayrıca yüksek ufuk ve sürekli esen rüzgâr başını döndürmüştü. Çocuk önünde hoplayıp zıplayan bir gölgeden başka bir şey değildi. Durdu.

"Haydi," dedi kız ama o da durdu. Adam patikadan kıza doğru gitti. "İşte," dedi çocuk. Uçurumun kenarında, az ötede duran ahşap bir ev gördü.

"Ben korkmuyom ki," dedi kız. "Sert'in babası pazara götürsün diye, ben onların yumurtalarını çok taşıdım ki. Bir keresinde ordaki kadın bana şeftali verdi. Yaşlı hanım. Sert, çaldın diyo ama ben hiç çalmam. Hadi git. Kadın yok. İkisi de yok."

Kıpırdamadan durmuş evi işaret ediyordu.

"Evde kimse yok mu?"

"Yaşlı adam var. Yaşlı Atmaca olan."

Yolcu devam etti. Çocuk, adam evin köşesinden dönünceye kadar durup seyretti.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova