ISBN13 978-605-316-142-4
13x19,5 cm, 248 s.
Liste fiyatı: 28.50 TL
İndirimli fiyatı: 22.80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Portreler (karton kapak), 2018
Portreler (sert kapak), 2018
Manzaralar (karton kapak), 2019
Manzaralar (sert kapak), 2019
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Yüz Gün
1. Basım
Liste Fiyatı: 21.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Yedinci Adam
Avrupa’da Bir Göçmen İşçinin Hikâyesi
Çeviri: Cevat Çapan
Yayına Hazırlayan: Emine Bora, Semih Sökmen
Düzelti: Başak Özsarıyıldız
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2018

"Göçmen işçinin deneyimini okura taşıyabilmek için bir yandan siyasi analize bir yandan şiire ihtiyaç duyduk. Hem ekonomistlerden alıntılar yaptık, hem bir hikâye anlatıcısı gibi kurguladık. Hepsinden önemlisi fotoğraflara ihtiyaç duyduk. Böylece Görme Biçimleri’nde başladığımız deneysel süreci tekrarlamış oluyoruz. Bu kez başka bir konuda, sözle ve görüntülerle göçmen işçinin maddi koşullarına ve hissettiklerine yakınlaşabilmeyi amaçladık...

"Bugün hâlâ İstanbul’un bir gecekondu semtinden, bir Yunan limanından, Madrid’in, Şam’ın ya da Bombay’ın bir kenar mahallesinden bu kitabı ele geçirip ilk okuduklarında nasıl etkilendiklerini anlatan Güneyli okurlara rastlıyorum. Böyle yerlerde kitap doğru bir adrese ulaştı, dostça ilgi gördü. Yedinci Adam bu okurlar için artık sosyolojik ya da birinci dereceden siyasal bir risale değil, daha çok bir aile albümü – insanın yakınlarının hikâyelerine, hatıralara, bir dizi yaşanmış anlara rastlayacağı bir albüm."

–John Berger

OKUMA PARÇASI

Okura not, s. 11-13

Bu kitap bir düş/karabasanla ilgili. Başkalarının yaşantısına ne hakla düş/karabasan diyoruz? Ne gerçekler yarım ağızla karabasana benzetilecek kadar can sıkıcı olduğu için böyle diyoruz, ne de umutlar cılız bir sesle düşe benzetileceği için.

Düş gören bir insan düşünde bir şey yapmak ister, hareket eder, tepki gösterir, konuşur; ama gene de eninde sonunda etkisi altına alamayacağı bir hikâyenin seyrine boyun eğer. Düş onun başına gelen bir şeydir. Sonradan bu düşü bir başkasının yorumlamasını isteyebilir.

Ama bazen de düş gören insan kendi kendini uyandırarak gördüğü düşe son vermeye çalışır. Bu kitap konu olarak ele aldığı insanlarla her birimizin görmekte olduğu düşten uyanmak için gösterilen böyle bir çabanın sözcülüğünü üstleniyor.

Göçmen işçinin yaşantısını ana çizgileriyle vermek, bu yaşantı ile göçmen işçinin fiziksel ve tarihsel çevresi arasındaki ilişkiyi göstermek, dünyanın şu andaki siyasal gerçekliğini daha güvenilir bir biçimde anlamak demektir. Konu Avrupa’yla ilgilidir, ama anlamı bütün dünyayı kapsamaktadır. Kitabın teması özgürlüğün yok oluşudur. Özgürlüğün bu yok oluşunun tam olarak anlaşılması için nesnel bir ekonomik sistemle sistemin kapanına kıstırılmış olanların öznel yaşantıları arasında bir bağ kurmak gerekir. Çünkü son kertede, özgürlüğün yok oluşu bu bağlantının sonucundan başka bir şey değildir.

Bu kitap görüntülerden ve sözcüklerden oluşmaktadır. Görüntüler de sözcükler de birbirlerinden bağımsız olarak okunabilir. Ancak birkaç yerde metni açıklamak için görüntü kullanıldığı olmuştur. Jean Mohr’un birkaç yıllık emeği sonucu çekilen fotoğraflar, sözcüklerin açıklamaya gücü yetmeyecek bazı gerçekleri dile getirmektedir. Art arda bakıldığında resimler bir şey anlatmaktadır: metnin anlattığına eşit, onunla karşılaştırılabilir, ama gene de ondan başka bir şey. Belgesel açıklamalar resme bakmayı kolaylaştırıyorsa, resmin yanına bir açıklama konmuştur. Böyle bir açıklama o anda gerekmiyorsa, açıklamayı kitabın sonundaki listede bulabilirsiniz. Jean Mohr’un fotoğraflarından başka, bazı fotoğraflar da bu kitabın düzenine ve görsel yapısına büyük katkısı olan Sven Blomberg tarafından çekilmiştir.

Metinde kullanılan on-on iki kadar alıntının kaynağı kullanıldığı yerde değil, kitabın sonunda gösterilmiştir. Bu alıntılar kapsamı belli bir yazarı aşan gerçekler ve süreçlerle ilgilidir.

Kuzeybatı Avrupa’daki göçmen işçilerin çoğu eski sömürgelerden gelmektedir: İngiltere’deki Karaibliler, Pakistanlılar, Hintliler, Fransa’daki Cezayirliler, Hollanda’daki Surinamlılar, vb. Bunların çalışma ve 12 yaşama koşulları çoğu zaman Güney Avrupa’dan gelen göçmen işçilerinkine benzer. Onlar da aynı sömürüyle karşı karşıyadırlar. Ancak bunların büyük şehir merkezlerinde bulunmalarının tarihi, sömürgeciliğin ve yeni sömürgeciliğin tarihinin bir parçasıdır. Milyonlarca köylünün daha önce hiçbir tarihsel bağı bulunmayan ülkelere göç etmesi olayını olanca açıklığıyla tanımlayabilmek için, burada yalnızca Avrupa ülkelerinden gelen göçmen işçileri ele aldık. Bu yüzden, göçmen işçilerin çoğunluğunun eski sömürgelerden geldiği Britanya’ya doğrudan ilgili görüntülere ve bilgilere yer verilmemiştir bu kitapta. Arada yapay bir ayrım bulunmakla birlikte, böyle bir ayrım yapmak konuya daha çok açıklık kazandırmaktadır.

Avrupa’daki göçmen işçiler arasında büyük olasılıkla 2 milyon kadar kadın vardır. Bunların bazıları fabrikalarda, birçoğu da temizlik ve benzeri hizmetlerde çalışmaktadır. Onların yaşantılarını gerektiği gibi dile getirmek için de ayrı bir kitap yazmak yerinde olur. Böyle bir kitabın yazılacağını umuyoruz. Biz bu kitapta sadece erkek göçmen işçilerin yaşantısını ele aldık.

Bu kitap 1973 yılı ile 1974 yılının ilk yarısında yazıldı. O zamandan bu yana kapitalizm İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en kötü ekonomik bunalımı geçirmiştir. Bu bunalım üretimin kısılmasına ve işsizliğe yol açmıştır. Bazı kesimlerde göçmen işçilerin sayısı da azaltılmıştır. Metinde verilen istatistiklerin bazıları bu yüzden güncelliğini yitirmiş olabilir. Ama böyle bir bunalımda bile Batı Avrupa’nın milyonlarca göçmen işçiye bağlılığının sürmüş olması, bu ekonomik sistemin göçmen işçi emeği olmadan ayakta duramayacağını göstermektedir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Soner Sert , "John Berger göçmen işçileri selamlıyor", 22 Kasım 2018

Değerlendirmeye başlamadan önce kitabın hikâyesine göz atalım: 1973 yılının tamamı ve 1974 yılının Haziran ayına kadar geçen zamanda kaleme alınan bu kitap için Berger, 2010 yılında, “…her şeyden önce Avrupa’daki zengin ülkelerin ekonomilerinin 1960’lı yıllarda nasıl bazı daha yoksul ülkelerdeki insanların emeğine dayandığını göstermek istiyorduk” diyor. Temel itkinin bir tartışmaya önayak olması, siyasal bir etki yaratması ve “işçi sınıfının uluslararası dayanışmasını” desteklemek olduğunu da dile getiriyor. İkili, bu meseleyi evvela bir film yapmak istese de para bulamaz ve kitabını yazmaya karar verir. Berger’e göre bu durum, “geçimlerini sağlayacak parayı kazanmak umuduyla ailelerinden ayrılmak zorunda” kalanların, aile albümüne göz gezdirir gibi bakacakları bir kitaptır.

Kitap, Avrupa’ya içinden veya dışından yapılan emek odaklı göçlerin –kurgu yanını da boş vermeden- nesnel veriler ışığında kapitalizm ile olan ilişkisini irdeliyor. Berger kitabın meselesini, “Göçmen işçinin yaşantısını ana çizgileriyle vermek, bu yaşantı ile göçmen işçinin fiziksel ve tarihsel çevresi arasındaki ilişkiyi göstermek, dünyanın şu andaki siyasal gerçekliğini” anlamak için bu kitabı yazdıklarını söyler. Kitabı temasını “özgürlüğün yok oluşu” olarak niteler.

Bir ülke, dışarıdan gelmiş bir göçmen işçiye sadece para sunar. O da onu öldürmeyeceği kadar… Yatıp uyacağı, karnını doyuracağı hücre benzeri bir yer ve eline tutuşturduğu üç beş kuruşla onu orada aylarca, yıllarca yatırır ve onunla işi bittiğinde memleketine postalar. 60’lı yıllarda Almanya’ya giden Türkiyelilerin, İsveç’e giden Yunanlıların, Fransa’ya giden Portekizlilerin derdi ve amacı ortaktır. Yeteri kadar para kazanmak ve ülkelerine “bir şey” olarak dönmek… Göçmen işçi bir ülkeye belli bir işi, belli bir para karşılığında yapmak için gider. Salt emeğini satmak için… Orada bulunduğu süre içinde o işçiden düşünmesini, herhangi bir şey için fikir yürütmesini, insani bir histe bulunmasını istemezler. Bir makine gibi davranmasını, sosyal ve kültürel kodlarını unutup sıfırdan var olmasını isterler.

Teknik olarak bakıldığında büyük bir çaba gibi görünmeyen, daha deneyimli işçileri taklit ederek yapılan işlerin büyük çoğunluğu, aynı hareketin her gün, aynı saatlerde ve periyodik olarak devam edişinden dolayı işçiyi düşünemez hale sokar. Marx 1867 yılında bu durumu, “Fabrikada işçinin dışında cansız bir çark dönmektedir; işçi bu çarkın sadece bir parçası durumundadır… Fabrikada çalışmak, ayrıca sinir sistemini son derece yorar, kasların değişik hareketlerini kısıtlar, insanın bedensel ve düşünsel etkinliğini en küçük zerresine kadar özgürlükten yoksun bırakır” sözleriyle açıklar. Berger ise bu meseleyi “göçmen” olma halini de unutmadan şu kelimelerle dile getirir: “Bir göçmen işçinin yeniden insan (koca, baba, yurttaş, yurtsever) olabilmesi için yurduna dönmesi gerekir. Ona hiçbir gelecek vadetmediği için terk etmek zorunda kaldığı yurduna.”

Buradaki mesele, pek tabii fabrikanın kendisi ya da emek odaklı çalışma karşıtlığı değildir. Mesele, insana yaraşır bir şekilde, insan odaklı bir sistem için bu emeği göstermektir. Berger’in göçmen işçi için en net tarifi, “yaşamak için hayatını satan kişi” cümlesidir.

Peki bunun sebebi nedir?

Başlangıçta da değinildiği gibi kitap, 60’lı yıllardaki emek göçüne odaklanırken, Berger’in deyişiyle yeni sömürgecilik anlayışını masaya yatırmayı amaçlamaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası toparlanmaya çalışan Avrupa, ABD’nin “desteğiyle” yeni dönem kapitalizmine geçiş yapmış, fabrikalar kurmuş ve bu fabrikalarda çalışacak işçiye ihtiyaç duymuştur. Hâlihazırda azalan nüfus bu ihtiyacı karşılayamıyorken, bu ülkelerde verilen düşük ücretlerle el emeği gerektiren işleri yapmayı kabul edecek sayıda işçi bulunamaz. Dolayısıyla “ithal” edilmesi gerekir. İşte göçmen işçinin hikâyesi tam olarak burada başlar.

Kapitalizm, varoluşu itibariyle kar marjını –sürekli– daha yukarı çekmek ve yeni pazar alanları bulmak zorundadır. Bunun için yoksul olan, yoksul kalması gereken yeni yerlere ihtiyaç duyar. Kapitalizme göre, bir insanın ya da bir toplumun yoksul kalmasının sebebi, yeteri kadar girişimci ve çalışkan olmamasıdır. Girişimciliğin ve çalışkanlığın değer ölçütü ise verimliliktir. Zaten zırvalık da burada başlar. Verimliliğin, gerçek anlamda bir verimlilik olup olmadığını kim belirleyecektir? Tabii ki; kapitalizm!

Var olması için her zaman yoksullara ihtiyaç duyan kapitalizm için en büyük sıkıntı, üretim ile piyasa arasındaki ilişkinin dengesidir. Ekonominin dalgalanması halinde ilk olarak işçinin kursağından giren bir lokma ekmeği keserek tasarruf edeceğini düşünen kapitalizm, ihtiyaç anında işsiz bırakabileceği bir yığın insan topluluğu arar. Burada, devreye göçmen işçi kavramı girer. Yani; yedek emek gücü… “Eğer bu yedek emek gücünün tümü bir ulusun örgütlenmiş işçi sınıfından oluşuyor ve bu yüzden zarar görüyorsa, bu sınıf böyle bir düzene son verilmesini isteyebilir ve devrimci bir işçi sınıfına dönüşebilir.” Dolayısıyla mesele, siyasal bakımdan baş ağrıtmayacak bir topluluğu bulup getirmek, işe yarayacağı zaman kullanmak, yaramayacağı zaman göndermektir.

Sistem, olası “tehlike”nin önüne geçmek için “izin veriyormuş” gibi görünerek rotasyon yapar. Belirli bir süre sonra işçileri memleketlerine gönderir ve yerlerine başkalarını alır. Diğer fabrikalarla değiş tokuş yapılır. İşçiye, sendikaya başvuru yapma hakkı verilir fakat resmi üye olma şansı, herhangi bir meselede hak iddia etme şansı yoktur. Bırakın bir işçi önderi ya da “militan” olmayı, siyasal bir aktivitede bulunma şansı yoktur. Bir aktivitenin siyasal olup olmadığına ise bildiğiniz gibi adli merciler karar verir.

Çözüm?

Son sözü yine Berger’e bırakalım: “Devrimci bir partinin önderliği olmadan, kırsal yoksulluğu yaratan ve sürdüren ekonomik ve toplumsal ilişkiler değişmeyeceğe benzer.”

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "'Yedinci Adam': 'O adı sanı olmayan bir göçmen işçi'", edebiyathaber.net, 3 Aralık 2018

Göç kelimesi, çok boyutlu bir meseleyi içeriyor. İnsanların, savaş, doğal afet, devlet politikaları gibi nedenlerle bulundukları yerden başka bir yere gitmeleri olarak tanımlansa da kelime anlamından taşıyor. Çünkü göç pek sorunu beraberinde getiriyor. Öncelikle göç eden için bir belirsizlik var çünkü gittiğin yerin ne getireceği, ondan neler götüreceği, bu yolculuğu bir bilinmezliğe hapsediyor. Bunun yanı sıra hangi sebeple olursa olsun göç eden gittiği yerin “yabancı”sı olmaktan kurtulamıyor ve bu da pek çok varlık sorunu anlamına geliyor. Giden kişi geride kalanı belleğinin köşesine yerleştirse de, ev duygusu anlamını yitiriyor ve yaşamın belirleyicisi yollar oluyor. Çünkü ne olursa olsun dönüş ihtimali geri plana atılamıyor ve bu da bulunulan yere ait olamamayı, orada şimdiki zamanı tüketip, geleceği dönüşe, dolayısıyla yola odaklamak anlamına geliyor.

Metis Yayınları tarafından, Cevat Çapan çevirisi ile basılan, John Berger ve Jean Mohr imzalı Yedinci Adam: Avrupa’da Bir Göçmen İşçinin Hikâyesi adlı kitap, göç meselesini daha çok ekonomik sebeplerle bulunduğu yerden ayrılmak zorunda kalanlar üzerinden ele alıyor. Kitap, göçmen işçinin deneyimini, içeriden bir bakışla, alışık olduğumuz sosyolojik çerçeveden çıkararak, hikâye ederek anlatıyor denilebilir. Böylece göç, sadece ne kadar sayıda insanın bir yerden başka bir yere gittiğini anlatan, istatistik verisi olmaktan çıkıyor. Kitap, göçü empati kuran bir dile anlatırken, göçün pek çok trajediyi içerdiğini, bedenin, özellikle kitap özelinde işçi olarak gönderilenin bedeninin nasıl bir nesne gibi ele alındığını, yabancılık durumunun bireyi nasıl etkilediğini, yaşamı sadece çalışmak üzerine kurulu işçinin, kendine ait bir zamanı olamayışının onun nasıl robotik bir hayata ittiğini, her türlü eşitsizliğin en belirginini yaşamak zorunda kalışı, gitmeye yol açan nedenleri, bitmeyen hasreti gözler önüne seriyor.

Kitabın önemli özelliği de anlatılanı ayrıca fotoğraflarla öykülemek. Böylece okurken, bize ulaşan bir yüz, bir mimik veya çalışma koşullarını gösteren bir kare etkisini üzerinizde taşıyacağınız bir okuma deneyimi ortaya çıkarıyor.

Yedinci Adam: Avrupa’da Bir Göçmen İşçinin Hikâyesi, bahsettiğimiz gibi özellikle ekonomik nedenlerle köyden kente veya bulunduğu ülkeden başka bir ülkeye göç etmek zorunda kalmış işçileri konu ediyor. Hatırlanacağı gibi 1960’lı yıllarda Türkiye’den Almanya’ya işçi olarak pek çok insan gönderilmişti. Bu insanlar için başlangıçta bir süre çalışıp para kazanmak ve geri dönmek, Türkiye’de iş kurmak veya fabrikalarda tecrübeli olarak işe başlamak gibi bir tahayyül vardı ancak işler öyle olmadı çünkü vaat edilen ile yaşanan arasındaki çelişki buna izin vermedi. İlk kuşağın yaşadığı sorunlar pek çok metne ve filme de konu olmuştur. Mesela ilk akla gelenlerden, Tunç Okan’ın (1974) yapımı Otobüs, Şerif Gören’in (1979) yapımı Almanya Acı Vatan isimli filmleri. Bu filmler aslında “Yedinci Adam ‘Avrupa’da Bir Göçmen İşçinin Hikâyesi” kitabıyla kesişen bir yerde duruyor. Kitabın önemi ise bu filmlerde konu edilenin bir film sahnesi olmadığı aksine göç edenlerin çok daha fazlasını yaşadığı yönünde bir fikir oluşturması. Daha iyi bir hayat umuduyla yola çıkan insanların, işçi olarak seçilme süreçlerinden, yola çıkış anlarına ve sonrasına dair anlatılanın gerçekliği okuyan üzerinde yoğun bir etki bırakırken, kitap bize ekonomik veriler, devletlerin politikaları, göçmen işçi ve yerli işçi ayrımı, eşitsizliğin nedenleri üzerine çokça düşünme fırsatı veriyor. Örneğin; yola çıkmadan önceki hastane süreci, insanların çıplak şekilde muayene edilmeleri, belki sağlam çıkmazsam diye dışarıdan başkasının idrarını alıp getirmeleri ve fotoğraflara yansıyan trajik bakış bizi etkisi altına alıyor. Böyle bir durumda öncelikle insanları bu kadar çaresiz hissettiren sistemi sorguluyorsunuz çünkü sizi nesne gibi gören, bedeninizi değersizleştiren, en kötü koşullarda çalışmak için sizi gönüllü hâle getiren kapitalizm. Bu durumun en belirleyici sebebi kapitalizmin bizi mahkûm ettiği fakirlik, kitapta bir ailenin yaşamı üzerinden durum şöyle tasvir ediliyor:

“Odanın ortalık yerinde bir çukurda bir başka odun ateşi yanıyor, ateşin içinde de iki büyük yassı taş var. Bu taşların üzerinde anne ekmek pişiriyor. Pişirilen ekmek yassı ve mayasız. Doğru dürüst pişmemiş, hamur kalmış bir ekmek bu. Annenin günde iki kere pişirdiği bu ekmek ailenin başlıca gıdası. Odada annenin dışında bir büyük anne, üç küçük çocuk, kundakta bir bebek, bir de öküz var. Hayvanın kaburgaları iyice çıkmış, derisi ise besinsizlikten ölü, kumaşsı bir görünümde. Yerde, öküzün yanında, saman ve gübrenin yaydığı hava daha sıcak olduğu için ortaya konan tahta beşikte iyice kundaklanmış bebek uyuyor. (Ne Beytüllahim’de İsa’nın doğduğu ahırın öyküsü ne de beşiğin üzerinde müzelerde görülen elle yapılmış çiçek süsleri oluşu kurtarabilir bu sahneyi)”

Biraz uzunca bir alıntı oldu ancak insanların ekonomik nedenlerle göç etmesinin nedenini anlatmak için gerekliydi bana kalırsa. Çünkü hiçbir şeyin kurtaramayacağı bu sahne onların ellerinde kalan tek şey olan bedenlerini ortaya koyarak göç etmesinin en önemli sebebini oluşturuyor. “Az gelişmiş” olarak tabir edilen ancak kitapta da işaret edildiği “az geliştirilmiş” ülkelerden “gelişmiş” ülkelere emek göçünün altında yatan böyle bir sebep var. Ayrıca metinde bahsedilen kapitalist ahlâk anlayışını da göz ardı etmemek gerekiyor. Çünkü buna göre: “Yoksulluk bir insanın ya da bir toplumun girişim yoluyla kurtulabileceği bir durumdur. Girişim ise kendi başına bir değer olarak verimlilik ile ölçülür. Bu yüzdendir ki az gelişmişliğin çözümü olmayan, kaçınılmaz bir yoksulluk durumu olduğu kapitalist mantığa sığmaz.” Böylece sistem kendi yükünü üzerinden atmış oluyor, sana şunu dayatıyor, fakir bir insansan veya ülkeysen bu senin suçun, daha fazla verimli olmalı emeğini son zerresine kadar sistemin hizmetine sunmalısın. Böylece her şeyini onun hizmetine sunup, olabildiğince kendinden vaz geçmelisin ki daha rahat koşullarda yaşayabilesin diyor bir bakıma. Çalışmak dışında başka bir şey düşünemez hâle gelmeli, sorgulamamalı ve tüm bunların yanında emeğinin karşılığını hiçbir zaman alamayacağını bilmelisin. Kitapta göçmen işçilerin görsellerle ve yazıyla anlatılan hikâyesi, onlara böyle bir yaşamın zorunlu kılındığına işaret ediyor.

Beden çalışma disiplini ile öyle kontrol altına alınıyor ki işçi için boş zamanlar, tatil günleri (ki belirlenmiş bir zamanı içerdiği için hiçbir zaman kendine ait bir zaman değil) yaşadığı yere yabancılıkla birlikte kâbusa dönüşüyor. Çünkü göçmen işçi için yaşam kendisinin dışında devam ediyor, ona ait ne bir zaman, ne bir mutluluk ânı ne de hayata dair olumlu bir his var. Onun tek kaygısı olabildiğince fazla para kazanmak, kendisine biçtiği orada olma zamanını en iyi şekilde değerlendirmek, bu nedenle kitapta onun durumu hapishanede süresini doldurmayı bekleyen bir mahkûma benzetiliyor. Yabancısı olduğu bu dünyada cezanın bitmesi yeterince para kazanmak böylece özgürlüğe kavuşmak anlamını içeriyor. Ancak pek çok başka metinde de konu edildiği gibi biliyoruz ki onun için artık dönüşte de yaşam bir yerli olma duygusunu hissettirmeyecek. Almanya’ya Türkiye’den giden işçiler hakkında yazılan pek çok metinde, “alamancı” tabirinin, onu başka bir yere konumlayan, dışlayıcı bir anlama geldiğinden bahsettiğini hatırlarsak, aslında göçen işçi için yaşamın artık dönüşü olmayan bir aidiyetsizlik ve dışlanma anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Tüm bunlar düşünülünce nasıl isyan edilmez sorusu geliyor akla elbette. Bunun çok fazla sebebi var çünkü bir göçmen işçi bulunduğu ülkede hiçbir hakka sahip değil dahası en küçük bir başkaldırma durumunda başına gelecek şey sınır dışı edilmek. Sendikaların da bu konuda çok bir şey yapamadığını hâttâ başlangıçta onlara karşı çıktıklarını çünkü yerli işçilerin onlar yüzünden zarar göreceklerini düşündüklerinden bile bahsediliyor kitapta. Ki sendikalar böyle bir şeye girişse bile sadece dil bile anlaşmayı ve iletişimi zorlayan bir duruma sebep olabiliyor. Umutlarını sırtlarına yükleyip gelen bu insanlar için zaten korkulu bir hayat sürdükleri düşünülürse her bakımdan isyan etmenin, karşı çıkmanın, hak aramanın zor olduğu hissedilebilir. Bu nedenle göçmen işçi için böyle bir talepte bulunmak her türlü çetrefilli. Yerli işçinin de onu kendi sınıfının bir parçası olarak görmek yerine, hiyerarşik olarak kendisini üstün bir yere koyup, eşitsizliği derinleştirmesine de dikkat çekiliyor metinde ki bu da sorunun başka bir boyutu olarak karşımıza çıkıyor.

Yılın belli dönemlerinde memleketlerine dönen göçmen işçi için kendisi olabildiği, bir şeyleri başarmış olmanın hissini yaşayabildiği tek dönem bu tatil zamanları oluyor belki de. Getirilen hediye, genellikle köyden çıkıp gittiği için artık oranın yaşamından uzaklaşmış, takım elbisesi ve kravatıyla başka olarak dönmüş, takdir eden bakışı üzerinde hissetmiş olması ona biraz olsun kendisini hatırlatıyor. Ancak bu durum maalesef onun çıkmazını bir süreliğine engelliyormuş gibi görünse de sorunlarını çözmüyor. Kitabın şu cümlesinde ifade edildiği gibi: “Yurtsuz olmak adsız olmak demektir, O adı sanı olmayan bir göçmen işçi.” Çünkü ister İspanya’dan, ister Yunanistan’dan, ister Türkiye’den olsun göçmen işçinin eşitlendiği durum yurtsuzluk ve adsızlık olarak karşımıza çıkıyor.

Jean Mohr ve John Berger’ın Yedinci Adam: Avrupa’da Bir Göçmen İşçinin Hikâyesi adlı çalışması, yakın tarihten ve ilk kuşak göçmen işçilerden söz ediyor gibi görünse de ve biz bu konuyu artık daha çok giden ilk kuşağın sonraki kuşaklarla yaşadığı çatışmalar ve uyum sorunu üzerinden konuşsak da göçmenlik bir şekilde dünyanın gündeminde olmaya devam ettiği sürece, metin güncelliğini koruyacak bana kalırsa. Çünkü dünya göçlerin hemen ortasında bir yaşam sunuyor bize göçün sebebi ne olursa olsun, onu yaşayanların sorunları pek çok bakımdan ortaklaşıyor. Yabancılık, dışlanma, ırkçılık, gidilen yerlerde sınıfsal olarak en altta olma, kimsenin yapmadığı işlerin sana yıkılması gibi sorunlar ve daha pek çok sebep bu kitabın derdini hep gündemde tutuyor. Bu nedenlerle metin, fotoğraflardan bize uzanan o bakışlarla birlikte zihnimizdeki yerini daha uzunca sürdürecek dersek yanılmayız sanıyorum.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova