ISBN13 978-975-342-216-1
13x19.5 cm, 208 s.
Liste fiyatı: 24.00 TL
İndirimli fiyatı: 19.20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Portreler, 2018
Portreler, 2018
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Bebek Töreni
1. Basım
Liste Fiyatı: 16.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
O Ana Adanmış
John Berger'dan Seçme Yazılar
Özgün adı: Drawn to That Moment
Kapak Fotoğrafı: Jean Mohr
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1988
8. Basım: 2018

O Ana Adanmış, John Berger'ın on dokuz yazısını bir araya getiriyor. Kitap, bakma ve gördüğü üzerine düşünme tutkusu olan okura, günümüzün en özgün eleştirmenlerinden biri olan yazarın temsil edici ürünlerinden bir seçki sunuyor.

Berger'ın ilgisi, kent sokaklarından Rodin heykellerine, gazete fotoğraflarından kitle gösterilerine kadar çok çeşitli görünümlere uzanıyor. Ancak ele aldığı konu ne olursa olsun yazar hayata dair yeni ve şaşırtıcı bir bakış açısı getiriyor bize...

İÇİNDEKİLER
Sunuş
O Ana Adanmış
İlkel ve Profesyonel
Magritte ve Olanaksızlık
Ralph Fasanella ve Bir Kentin Duyumu
Francis Bacon ve Walt Disney
Rodin ve Cinsel Egemenlik
Takım Elbise ve Fotoğraf
Paul Strand
Istırabın Fotoğrafları
Fotoğrafın Kullanımları
Görünümler
Kitle Gösterilerinin Doğası
"Che" Guevara
Köylü Deneyimi ve Modern Dünya
Yiyenler ve Yenenler
Tarla
İki Colmar Arasında
Yabancı Bir Şehrin Kıyısında
Boğaz'da
OKUMA PARÇASI

Semih Sökmen, Sunuş, s. 7-8

O Ana Adanmış adıyla sunduğumuz John Berger Seçkisi'nin ilk basımını 1988 yılında yapmıştık. Kitabın yayınevimiz için ayrı bir önemi var: Bu özel derlemenin içeriğini John Berger'la birlikte oluşturmuş, bu sayede onu daha yakından tanıma fırsatı bulmuştuk. Hem çok güzel bir kitaba hem çok sevgili bir dosta kavuşmak o kadar kolay bir şey değildir...

80'li yıllarda Türkiye'nin içinde girdiği kültürel değişim, kimi temel belirtilerini ve sonuçlarını daha o zamandan göstermişti. Bu değişimin en önemli yanlarından biri de görüntülü medyanın genişlemesi ve toplumun gündelik yaşam kültürü içinde görselliğin yaygınlaşması, yoğunlaşması oldu. İşte böyle bir dönemde, görsel imgelerin dilini çözmekte ve görsel bir duyarlılık kurmakta kendine özgü bir çizgisi olan Berger'ın bu kitabını yayımlamak son derece önemli görünmüştü bize. Aynı şey kuşkusuz bugün için de geçerli.

John Berger, benim tanıdığım insanlar içinde görünümlere karşı en hassas kişi olmayı sürdürüyor; geçen yıllar içinde anladım ki bu özelliği dünyanın hallerine, insanlara ve nesnelere eşsiz bir sevgiyle yaklaşmasından kaynaklanıyor, sanki gözleri hiç yorulmuyor, tembellik etmiyor. Bu yüzden onun çektiği muhtemel göz acısını anlıyor ve paylaşıyorum:

"Günümüzde her yanda bol miktarda imge var. Daha önce hiç bu kadar çok şey incelenip seyredilmemişti. Her an, gezegenin ya da ayın öte yüzünde nesnelerin nasıl göründüğüne bir göz atabiliyoruz. Görüntüler şimşek hızıyla kaydedilip aktarılıyor.

Ancak bununla, bir şey masum bir biçimde değişti. Eskiden görüntüler elle tutulur gövdelere ait olduklarından bunlara fiziksel görüntü derdik. Şimdi her şey uçucu. Teknolojik yenilikler görüneni varolandan ayırmayı kolaylaştırdı. Ve bu tam da yürürlükteki sistemin efsanesinin sürekli olarak sömürmesi gereken şey. Görünümleri kırılmalara dönüştürüyor, birer serap gibi: Işık değil iştah kırılmaları, aslında tek bir iştahın kırılmaları, hep daha fazlasını isteyen iştahın...

"Bugünkü sistemin seyirliğinde Zorunluluk yok artık. Dolayısıyla hiçbir deneyim de iletilmiyor. Geriye kalan paylaşılabilecek tek şey, seyirlik; kimsenin oynamadığı, herkesin seyrettiği oyun. İnsanlar eskiden hiç olmadığı kadar, kendi varoluşlarına ve acılarına tek başlarına zamanın ve evrenin uçsuz bucaksız arenasında bir yer bulmaya çalışıyorlar." ("Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar", Defter dergisi, sayı 34, Yaz 1998)

O Ana Adanmış, Berger'ın on dokuz yazısını bir araya getiriyor. Listede ayrıca belirttiğimiz resimler, yazıların özgün basımlarında bulunmayan, Türkiye'de yaygın olarak tanınmayacakları düşüncesiyle bu seçkiye tarafımızdan eklenmiş resimlerdir...

Devamını görmek için bkz.

"Yiyenler ve Yenenler", s. 146-151

Sıklıkla ve yaygın olarak görece yeni bir olguymuş gibi tartışılan "tüketim toplumu" en azından yüz yıl önce başlamış olan ekonomik ve teknolojik süreçlerin mantıksal sonucudur. Tüketicilik on dokuzuncu yüzyıl burjuva kültüründe içkindir. Tüketmek, ekonomik bir gereksinmenin yanı sıra kültürel bir gereksinmeyi de doyurur. Bu gereksinmelerin doğası, tüketmenin şu en dolaysız ve en basit biçimine baktığımızda daha açık ortaya çıkar: yemek.

Burjuva, yiyeceğine nasıl yaklaşıyor? Eğer bu özgül yaklaşımı yalıtıp tanımlayabilirsek, onu daha az belirgin olduğu zamanlarda da fark edebiliriz.

Bu soru, ulusal ve tarihsel farklılıklar yüzünden karmaşıklaşabilir. Fransız burjuvaların yiyeceğe karşı tavırları, İngilizlerle aynı değildir. Bir Alman belediye başkanı yemeğinin başına bir Yunan belediye başkanından daha farklı bir tavırla oturur. Roma'da verilen bir üst sınıf ziyafeti, Kopenhag'da verilen ziyafete pek benzemez. Trollope ya da Balzac'ın betimlediği yeme alışkanlıkları ve tavırlarının çoğuna artık hiçbir yerde rastlayamayız.

Bununla birlikte burjuva yeme tarzı, aynı coğrafi bölge içinde, kendisinden en uzak olan yeme tavrıyla, köylülerin yemek yeme tarzıyla karşılaştırıldığında kabataslak genel bir hat çıkar ortaya. İşçi sınıfının yeme alışkanlıkları, diğer iki sınıfa oranla daha az gelenekseldir, çünkü bu sınıf ekonomideki dalgalanmalara çok daha açıktır.

Dünya çapında, burjuvayla köylü arasındaki ayrım, bollukla kıtlık arasındaki kaba karşıtlıkla yakından bağlantılıdır. Bu karşıtlık savaşa yol açacak ölçüde büyüktür. Ancak buradaki sınırlı amaçlarımız için ele alacağımız ayrım, açlıkla aşırı beslenmişlik arasındaki ayrım değil, yemeğin değeri, öğünün anlamı ve yeme edimi üzerine iki geleneksel görüş arasındaki ayrımdır.

İşin başında burjuva görüşündeki bir çelişkiyi belirtmekte yarar var. Bir yandan, öğünler burjuva hayatında değişmez ve simgesel bir önem taşır. Öte yandan burjuva, yemek yemeyi tartışma konusu yapmayı saçma bulur. Örneğin bu makale, doğası gereği ciddi olamaz; kendini ciddiye alıyorsa da ancak gösterişçi olarak nitelendirilebilir. Yemek kitapları en çok satan kitaplar listelerine girer, çoğu gazetenin yemekle ilgili bölümleri vardır. Ancak buralarda tartışılanlara salt bir süs gözüyle bakılır ve bunlar (çoğunlukla) kadınların ilgi alanına girer. Burjuvazi, yeme edimine temel bir edim olarak bakmaz.

Düzenli ana öğün. Köylü için bu öğün, genellikle gün ortasında yenendir; burjuvazi içinse akşam yemeğidir. Bunun pratik nedenleri o kadar apaçıktır ki, bunları saymak gerekmez. Önemli olabilecek bir nokta köylülerin, ana öğünü günün ortasında, iş arasında yemeleridir. Bu öğün, günün göbeğine yerleştirilmiştir. Burjuva öğünüyse günlük işin sonunda yer alır ve günden geceye geçişi belirler. Onların öğünü (günün "ayak"a kalkmakla başladığını varsayarsak) günün "baş"ına ve düşlere daha yakındır.

Köylü sofrasında gereçler, yemek ve yiyenler arasındaki ilişki sıcak ve yakındır; kullanmaya ve elle dokunmaya bir değer atfedilir. Herkesin, bazen cebinden çıkarıp kullandığı birer bıçağı vardır. Yeme dışında birçok amaç için kullanıldığından bu bıçak aşınmıştır ve işe yarayacak şekilde keskindir. Öğün boyunca, çok gerekmedikçe tabak değiştirilmez; bir yemekten ötekine geçerken de tabak ekmekle sıyrılarak temizlenir, sonra bu ekmek de yenir. Yiyenlerin hepsi, önlerine konan yiyecek ve içeceklerden kendi paylarını alırlar. Örneğin: Biri somunu gövdesine dayar, ondan kendine doğru bir dilim keser ve başkaları da alsın diye ekmeği tekrar ortaya koyar. Aynı şey peynir ya da salam için de tekrarlanır. Kullanımlar, kullananlar ve yiyecekler arasındaki yekparelik doğal görülür. Çok az bir ayrım söz konusudur.

Burjuva sofrasında her şey mümkün olduğunca ellenmeden ve ayrı ayrı tutulur. Her yiyeceğin kendine özgü çatal bıçak takımı ve tabağı vardır. Genellikle tabaklar yiyecek kullanarak temizlenmez – çünkü yeme ve temizleme ayrı etkinliklerdir. Yiyenlerin her biri (ya da bir hizmetkâr) servis tabağını diğerine tutarak onun kendisine yiyecek almasına yardımcı olur. Öğün bir dizi nadide, el değmemiş armağandan oluşur.

Köylü için tüm yiyecekler, halledilmiş bir işi temsil ederler. Söz konusu olan kendisinin ya da ailesinin işi olabilir de olmayabilir de; ancak temsil edilen iş, mutlaka onun kendi işiyle doğrudan değiştirilebilir niteliktedir. Yiyecek, bedensel çalışmayı temsil ettiğinden yiyenin gövdesi ta başından yiyeceği yemeği "tanır". (Köylünün, "yabancı" bir yiyeceği ilk kez yemeğe karşı şiddetle direnmesi, kısmen o yiyeceğin iş sürecindeki kaynağını bilmemesindendir.) Yiyeceğin, kendisini şaşırtmasını beklemez köylü –niteliğin şaşırtıcı olduğu durumlar hariç. Yiyeceğine, gövdesi gibi aşinadır. Yiyeceğin gövdesi üzerindeki etkisi, gövdenin (emeğin) yiyecek üzerinde daha önce göstermiş olduğu etkinlikle süreklilik içindedir. Köylü yemeğini, yiyeceğin hazırlanıp pişirildiği odada yer.

Burjuva için yiyecek, kendi işi ya da etkinliğiyle doğrudan değiştirilebilir bir şey değildir. (Evde yetiştirilen sebzelere atfedilen özel nitelik istisnaîdir.) Burjuva için yiyecek, satın alınan bir maldır. Evde pişirilmiş bile olsa öğünler, bir nakit para değişimi sonucunda satın alınır. Satın alınan şey özel bir yerde teslim edilir: evin yemek salonunda ya da lokantada. Bu oda başka bir amaç için kullanılmaz. Her zaman en azından iki kapısı ya da girişi vardır. Kapılardan biri burjuvanın günlük hayatıyla bağlantılıdır; buradan geçerek kendisine yemek servisinin yapılacağı odaya girer. İkinci kapı mutfağa açılır; yiyecek bu kapıdan getirilir, artıklar oradan götürülür. Böylece yemek salonunda yiyecek, kendi üretilişinden ve burjuvanın günlük etkinliklerinin oluşturduğu "gerçek" dünyadan soyutlanır. Bu iki kapının ardında sırlar yatar: mutfak kapılarının ardında yemek tariflerinin sırları; diğer kapının ardındaysa sofrada konuşulmaması gereken mesleki ya da kişisel sırlar.

Yiyenler ve yenenler soyutlanmış, çerçevelenmiş, yalıtılmış olarak ayrık bir an yaratırlar. Bu anın, kendi içeriğini hiç yoktan yaratması gerekir. İçerik, biraz teatraldır: gümüş takımları, kadehleri, ketenleri, porselenleriyle vb. masanın dekoru; ışıklandırma; giysilerin görece resmiliği; konuklar olduğunda özenle seçilen oturma düzenleri; sofra adabının ayinsel etiketi; servisin resmiyeti; iki edim (yemek çeşidi) arasında masanın baştan aşağıya değiştirilmesi; son olarak da, daha dağınık ve daha az resmi bir dekora geçmek üzere tiyatronun hep birlikte terk edilişi.

Köylü için yemek, bitirilmiş bir işi, bu nedenle de dinlenmeyi temsil eder. Emeğin meyvesi yalnızca "meyve" değil, iş zamanından çalınmış, yemek yiyerek geçirilen zamandır da. Şölenler dışında köylü, sofrada yemek yemenin getirdiği gevşetici etkiyi severek benimser. Doyurulan iştah yatıştırılmış olur.

Burjuva için yeme oyunu, gevşetici olmak bir yana, bir uyarıcı işlevi görür. Sahnenin teatral çağrısı, öğün zamanlarında aile dramlarını kışkırtır. Tipik ödipal dramların geçtiği sahne, mantıken tahmin edileceği gibi yatak odaları değil, sofralardır. Yemek salonu, burjuva ailenin kendi karşısına "elâlem" kılığında çıktığı ve çatışan çıkarlarıyla iktidar mücadelelerinin son derece resmi bir tarzda yürütüldüğü yerdir. Ancak en ideal burjuva oyunu, eğlencedir. Burada, konuk davet etme anlamına "eğlendirme"(*) sözcüğünün kullanılması önem taşır. Ne var ki eğlence, her zaman kendi karşıtını da birlikte getirir: can sıkıntısı. Yalıtılmış yemek salonunda can sıkıntısı kol gezer. İşte yemek sohbetlerine, nükteye ve konuşmaya bilinçli olarak verilen önem buradan kaynaklanır. Ancak, can sıkıntısı hortlağı, yeme biçiminin de niteliğini belirler.

Burjuva, aşırı yer. Özellikle de eti. Buna şöyle bir psikosomatik açıklama getirilebilir belki: Burjuvanın aşırı gelişmiş rekabet duygusu, kendisini bir enerji kaynağıyla –proteinle– korumaya yöneltir onu. (Tıpkı çocuklarının da kendilerini içlerindeki duygusal soğukluktan şeker çukulata yiyerek korumaları gibi.) Ancak, kültürel açıklama da en az bunun kadar önem taşır. Eğer öğünün zenginliği görülmeye değerse, yiyenlerin hepsi bu başarıdan kendilerine pay çıkarırlar, can sıkıntısı ihtimali de azalır. Paylaşılan başarı, temelde yemeğin pişirilmesiyle ilgili değildir. Bu, servetin başarısıdır. Servetle doğadan elde edilenler, aşırı-üretimin ve sınırsız artışın doğal olduğunun belgeleridir. Yiyeceğin çeşitliliği, bolluğu, atılması, servetin doğallığı'nı kanıtlar.

On dokuzuncu yüzyılda (İngiltere'de) kahvaltıda keklik, koyun eti ve tahıl lapası, akşam yemeğinde üç çeşit etle iki çeşit balık yendiğinde, miktarlar net, doğadan alınan kanıtlar da aritmetik kesinlikteydi. Bugün modern taşıma ve soğutma araçları, günlük hayatın kazandığı ivme, "hizmetli" sınıfların farklı kullanımıyla, görülmeye değer olana başka bir yoldan ulaşılmaktadır. Artık en değişik ve egzotik yiyecekler mevsim dışında elde edilebiliyor, dünyanın dört bir yanından yiyecekler geliyor. Canard à la Chinoise, Steak Tartare ve Bœuf Bourguignon'la yan yana bulunabiliyor. Elde edilen belge, artık yalnızca nicelikle ilgili olarak doğadan kazanılmıyor. Aynı zamanda servetin dünyayı nasıl birleştirdiğini kanıtlayan bir belge olarak tarihten de alınıyor.

Kusturucu kullanarak Romalılar "zevk" arayışlarında, damak zevkini mideden ayırıyorlardı. Burjuvaziyse yeme edimini gövdeden ayırarak, onu ilkin görülmeye değer bir toplumsal amaç haline getiriyor. Kuşkonmaz yeme ediminin önemi "Bunu zevkle yiyorum," değil, "Bunu şimdi, burada yiyebiliyoruz," diyebilmektedir. Tipik burjuva öğünü, yiyenlerin her biri için bir dizi farklı armağandır. Her armağan, bir sürpriz oluşturmalıdır. Ancak, her armağanın taşıdığı ileti aynıdır: Ne mutlu sizi besleyen dünyaya!

Düzenli ana öğün ile kutlama ya da şölen arasındaki ayrım köylü için çok açıkken burjuva için çoğu zaman bulanıktır. (Yukarıda yazdıklarımdan bazılarının, burjuvalar için şölenin kıyısında durmasının nedeni budur.) Köylü için, her gün yedikleri ve bunları nasıl yediği, hayatının geri kalan kısmıyla bir süreklilik içindedir. Bu hayatın ritmi döngüseldir. Öğünlerin yinelenmesi, mevsimlerin yinelenmesine benzer ve onlarla bağlantılıdır. Gıda rejimi yereldir ve mevsimlere bağlıdır. Bu nedenle onun bulabildiği besinler, bunları pişirme yöntemleri, gıda rejiminde görülen değişimler bir hayat boyu tekrar tekrar yaşanan anları gösterir. Yemekten bıkmak, hayattan bıkmak demektir. Buysa ancak mutsuzlukları çok belirgin insanların başına gelir. Küçük olsun, büyük olsun şölen yeniden yaşanan belli bir anı ya da yinelenemeyecek bir olayı belirtmek için verilir.

Burjuva şöleninin zamansal olmaktan çok toplumsal bir anlamı vardır. Bu şölen zamana atılan bir çentik olmaktan çok, toplumsal bir niteliğe duyulan özlemi doyurma yoludur.

Fırsat çıktığında köylü için şölen yiyip içmekle başlar. Bunun nedeni yiyecek ve içeceğin, kıt olmaları ya da özel nitelikleri nedeniyle, böyle bir fırsat için bir yana ayrılmış olmalarıdır. Aniden kararlaştırılmış bir şölen için bile aslında yıllardır hazırlık yapılmıştır. Şölen, günlük gereksinmelerin üstünde ve ötesinde kazanılmış ve saklanmış artık ürünü tüketmek demektir. Bu artık ürünü ifade edişi ve tüketmesiyle şölen, ikili bir kutlamadır –hem buna yol açan fırsatın, hem de artık ürünün kendisinin kutlanmasıdır. Bu nedenle yavaş bir tempoda, gönül bolluğuyla dolu geçer ve katılanlar canlı bir neşe içindedirler.

Burjuva için şölen ek bir masraf demektir. Şölen yiyeceğini normal yiyecekten ayıran şey, harcanan paranın miktarıdır. Gerçek bir artık değer kutlaması burjuvayı aşar, çünkü burjuvanın hiçbir zaman artık parası olamaz.

Bu karşılaştırmalardan amaç, köylüleri idealize etmek değildir. Çoğunlukla köylülerin tavırları, kelimenin gerçek anlamında tutucudur. En azından yakın zamanlara kadar, köylü tutuculuğunun fiziksel gerçekliği, köylülerin modern dünyadaki politik gerçeklikleri anlamalarını engellemiştir. Bu gerçeklikler, köken itibariyle, burjuva buluşlarıydı. Burjuvazi bir zamanlar kendi yarattığı dünyanın hâkimi durumundaydı; bugün de bir ölçüde öyledir.

Yeme edimi yoluyla, karşılaştırmalar kullanarak, iki elde etme, iki mülkiyet tarzını kısaca özetlemeye çalıştım. Karşılaştırma adım adım incelendiğinde, köylülerin yeme biçiminin yeme ediminin kendisine ve yenen yiyeceklere odaklandığı açıkça görülecektir: merkezcil ve bedensel bir edimdir bu. Oysa burjuva yeme biçimi fantaziye, ayine ve seyredilmeye odaklanmıştır: merkezkaç ve kültüreldir. İlk yeme biçimi, tatmin duyarak tamamlanabilir; ikincisiyse hiçbir zaman tamamlanamaz ve özünde tatmini imkânsız bir iştaha yol açar.

1976

(*) eğlendirme: entertain. Türkçe'de bu sözcük bu bağlamda daha ziyade "ağırlama" olarak kullanılıyor. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Çakmak, "John Berger’ın yurdu", Duvar dergisi sayı: 33, Aralık-Ocak 2018

Ölümünden iki yıl önce çekilen bir belgesel, Quincy’de Dört Mevsim, John Berger hakkında düşünmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Berger’ın hikâye anlatıcılığı, karşısındakiyle birlikte düşünme kabiliyeti, neoliberalizme karşı mücadele üzerine önerileri, sanatın mümkün kıldığı direniş biçimleri hakkındaki tezleri ya da tabiata, hayvanlara karşı duyduğu derin dikkat ve şefkat üzerine kurgulanmış belgesel onun şahsiyeti ve dünyada işgal ettiği yere sadelikle ama aynı zamanda belirgin bir hayranlıkla yaklaşıyordu.

Kamera dışarıdan Berger’ın kırk yıla yakın bir süredir yaşadığı Alpler’deki 100 nüfuslu küçük Quincy köyüne yaklaştığında evinin dış duvarında yüksekçe bir yerde bir fotoğraf, Filistinli şair Mahmud Derviş’in fotoğrafı dikkati çekiyordu. Quincy, 2008 yılında hayatını, ama ondan çok daha önce (bir bakıma doğar doğmaz) yurdunu kaybeden Mahmud Derviş’e de yurt olmuştu. İsrail devletinin, doğduğu şehirde, Celile’de gömülmesine izin vermemesi üzerine Derviş, Ramallah’ın batı “yakasında” Al Rabweh (“yeşil çimenli tepe”) adlı küçük bir tepede gömülmüştü. İsrail devleti Mahmud Derviş’i yalnızca hayattayken değil öldükten sonra da Celile’de yokluğa mahkûm etmişti. Zulmün sonsuz olamayacağının, onu aşan bir dayanışmanın her zaman mümkün olduğunun işareti gibidir Berger’ın yaptığı, eğer yurt elinizden alınırsa bütün dünya yurda dönüştürülebilir. Celile’de yokluğa mahkûm edilen, Quincy’de gösterişten uzak bir köy evinde kendine yeni bir yurt, sığınak bulabilir.

“Dünüm var orada, onun küçük şehrinde

Çoban değneğim var, horoz ibiğim var orada

Saksıda bir demet nergis

Onun bende selamı var boşluğun dibinden

Uzanan selvinin yücelerine kadar

Bende oradaki yarının hatırası var, benim orada bir

kederim var.

Vadiye açılan bir pencere ve bir kapı

Orada bir dünüm var

Bir yokluğum var!”
(“Ramallah’ta”, çev. Mehmet Hakkı Suçin)

Her koşulda sürgün bir şiddet eylemidir ve tehdit sadece sürgünün fiziksel varlığına yönelmez, o artık merkezi olmayan bir hayata zorlanmıştır. Dönüp dolaşıp geleceği evden, geçimini temin edeceği işten ve emeğinin bir değeri olduğu duygusundan uzaklaştırılmasının yanı sıra varlığını biçimlendiren hatıralarından da koparılmıştır. Çok zaman geriye dönmek sadece yetkililerin iznine de bağlı değildir; yurtsuzluktur artık esas olan: Berger’ın çok sevdiği Arjantinli şair Juan Gelman bir daha dönememiştir ülkesine. Artık Arjantin’e dönmek bir bakıma tersine-sürgündür onun için. Oğlunu ve gelinini öldüren cuntacılar torununu da Uruguaylı cuntacılara “hediye” etmiştir. Gelman’ın mahkûm edildiği coğrafi bir yokluk değildir artık; varlığının özü, hafızası, hatıraları işgal edilmiştir.

O halde direniş de zulüm kadar köklü, kapsayıcı ve sürekli olmak zorundadır. Naif jestler ve nazik dayanışma çağrılarından daha fazla uyanıklık ve kavrama çabasını gerektirir. 2000’li yılların başlarından itibaren Berger’ın siyasal tutumunun belli başlı unsurlarından biridir Filistin direnişi. İsrail’in Filistin’i işgali dünyanın en uzun askeri işgalidir ve eğer işgal bu kadar uzunsa direniş de o kadar haklı ve köklüdür. Berger’ın siyasal tavrını ortalama bir “destekçilikten” (Filistin ya da Zapatistalar) ayıran kararlılık burada devreye girer. Kendisini, kaybedenlerin, açlığa ve utanca mahkûm edilenlerin payına düşenleri anlamaya, onların seslerini çoğaltmaya mahkûm eden bir kararlılıktır bu ve kökleri Berger’ın henüz yirmilerindeyken Livorno’da aldığı karara dayanmaktadır: “Şehir o zamanlar savaştan yeni çıkmıştı ve yoksulluk içindeydi ve maldan mülkten yoksun insanların soylu içtenliğini ilk kez orada öğrenmeye başlamıştım. Bu dünyada güçlü olanlarla mümkün olduğu kadar az ilişkim olmasını istediğimi de ilk orada keşfetmiştim. Sonraları bütün bir hayat boyunca süren bir tiksintiye dönüştü bu.” (“Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü”, s. 87)

Bir tür gönüllü sürgüne, kendini men edişe benziyor bu. Zenginlik, şöhret ya da konforun ayartamadığı kararlı sadelik (1970’lerin ortalarından beri yaşadığı köy evinin gündelik hayatı zorlaştıracak ölçüde konfordan uzaklığı zaman zaman kameranın yöneldiği evden kolayca anlaşılıyordu). İhtişam, lüks ya da israfa bakmak, kaynağını bunlardan alan modern zulmü kavramak için elbette zorunludur ama Berger’in sözünü ettiği “tiksinti” duygusunu içermeyen her bakışın oraya kilitlenmesi riski de vardır. Orada fazla oyalanmaz Berger, hemen göz kırpacağı bir yetimi ve onunla ittifakı arar: “Kendimi bildim bileli, bir tür yetim olduğumu hissetmişimdir. … Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi redderiz. Her türlü hiyerarşiyi.” (Hoşbeş, s. 27).

Berger yenilmiş ama mücadeleyi bırakmamış, yetimlerin sesini yakından dinlemiş biridir ve açık ki Mahmud Derviş de, A’dan X’e kitabını ithaf ettiği Ghassan Kanafani de onun yetim müttefikleridir. Ve nasıl Derviş onun evinde bir yurt bulmuşsa Berger da bir zamanlar Derviş’in yumuşak ve şefkatli de olabilen şiirinde kendine bir yurt bulmuştur. Derviş’in şiiri iyi bir olanaktır, Berger’in yurdunun neresi olduğunu düşünmek için. İngiltere’de doğmuş bir İngiliz olduğunu bilmemiz bunun için pek yeterli görünmüyor. Hangi halklara ya da coğrafyaya yakınlık duyduğunu bilmek de yetmez: “Dedem Triyesteliydi. Belki su çekiyordur, kimbilir. Slav ülkelerindeyken çok mutluyum; Slavları biraz anladığımı sanıyorum. Kısaca, Avrupa’da, en çok da Avrupa’nın doğusunda ve güneyinde olmaktan hoşlanıyorum. Politik nedenlerden değil, yalnız duyarlık olarak İngiltere’de olduğumdan çok daha memleketim gibi geliyor bana buralar.” (Şiirin Saati, s. 120.)

Sürgünlerin, yetimlerin ittifakı bir tercihten, seçimden çok zorunluluğa benzer. Birbirine göz kırpan her yetim diğerine aynı zamanda dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğunu da hatırlatır: “Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız.” Yenilgiye rağmen hayatta kalmak esastır, aslına bakılırsa ondan tümüyle kurtulmak da mümkün değildir. Berger’ın şiirinde tango ritmi bulduğu Gelman da yenilgi ve onunla nasıl yaşanacağı üzerine uzun uzun düşünmüş gibidir:

“işittin mi / kalbim? /

yenilgiyi alıp başka bir yere gideceğiz /

bu hayvanla başka bir yere /

ölümlerle başka bir yere / ” (Sanatla Direniş, s. 116)

Berger’ın sözünü ettiği yetimler ittifakı tıpkı Gelman’ın şiiri için söylediği gibi “her türlü yalana kapıyı kapatan sessizlikleri” de kapsar. Avutmak için bile yalana sığınmayan, “acının keşfettiklerini ve acının bile söyleyemediklerini hatırlatan” bir sessizlik. Berger’ı Avrupa’nın “destekçi sol”undan ayıran belli başlı özelliklerden biridir bu. Yetimin haysiyetinin hemen yanı başındaki utançtan da haberdardır; yalnızca onun haysiyetini paylaşmakla yetinmez, utancının köklerine de diker gözünü, kendi hakikat ilkesine bağlı kalabilmek için onu da anlamak zorundadır. Haysiyet ve direniş Eriha’da, Gazze’deyse, öfke ve utanç da oradadır. Nizar Kabbani’nin sesinde:

“Bir sardalye kutusu bıraktılar

Bize ‘Gazze’ denilen

‘Eriha’ adında bir kuru kemik

Filistin denilen otelin

Ne tavanı var, ne sütunu

Bize bıraktıkları, kemiksiz beden

Parmaksız el.

Elli yıl sonra

Harap bir toprakta oturuyoruz şimdi

Sığınaksız… Binlerce köpeğiz sanki!”
(Nizar Kabbani, “Seğirtenler”, çev. İbrahim Demirci-Turan Koç)

Kabbani’nin varlığının özüne kadar ulaşan utancını tarihselleştirir Berger ve onu sahibine iade eder. Bütün bu “batı yakası”, “Gazze şeridi” terimlerinin bir zamanların “getto”suyla ne kadar çok şey paylaştığını hatırlatır: “Dünyanın en büyük cezaevi olan Gazze bir mezbahaya dönüştürülüyor. ‘Şerit’ sözcüğü (Gazze Şeridi), bundan altmış beş yıl önce ‘getto’ sözcüğünün başına geldiği gibi, kana bulanıyor.” (“Randa Mdah”, Portreler) “Getto”da varlığı aşağılanan şimdi acımasız bir zulüm makinasına dönüşmüştür. “Bir İsrailli kaybın yüz Filistinliye bedel olması”yla övünüyor olmalıdır. “Getto”nun eski sakinlerinde iflah olmaz bir megalomaniye yol açabilir bu istatistik ama sadece ondan ibaret olduğunu düşünmek fazla basitleştirmek olur. Artık İsrail siyasetinin temel matematiğine, seçim kazandıran bir istatistik oyununa dönüşmüştür.1

Durum biraz karmaşıklaşmış gibi mi görünmektedir? John Reed’in Dünyayı Sarsan On Gün adlı kitabında, en nihayetinde dünyanın burjuvalar ve proleterlerden oluştuğunu söyleyen askeri hatırlarız burada: “Bizden değilsen onlardansın.” Kapitalizmin patlayan dikişlerini tamir etmek için “sosyal” çözümler ararken “Sınıf savaşımı beni sonuçta elbette burjuvazinin yanında bulacaktır” diyen Keynes gibi, sınıf savaşımı en nihayetinde (orası her neresiyse) Berger’ı işçi sınıfının yanında bulacaktır. Renato Guttuso’nun (Berger’ın 1957 yılında Dresden’de yayımlanan ilk kitabı bu ressam hakkındadır) kendisini ölmüş bir işçiyle özdeşleştirdiği “Ölü İşçi” tablosu hakkında tartışırken gerçek basit ve göz önündedir: “İnsan kendini ancak tam anlamıyla içine sindirdiği bir şeye teslim eder.” (“Renato Guttuso”, Portreler). İşçi sınıfının mücadelesinin sanat açısından diğer sınıfların mücadelesinden daha fazla heyecan verici olmadığını söyleyen Benedict Nicolson’a itirazı da aynı basit gerçeği kararlı bir biçimde hatırlatır: “Başkaca sınıf mücadelesi yoktur, sadece işçi sınıfınınkine karşı direnç vardır.”

Ama basit bir gerçeği görmekle gerçeği basitleştirmek arasında önemli bir fark vardır. İlki bedeline aldırmaksızın tarihsel sorumluluğu üstlenmek anlamına gelir, diğeri ise onu eksiltmek, değerden düşürmek. Düşüncenin gücünün gerçeği basitleştirdiği ölçüde artacağına inanan bir kolaycıdır ve karmaşadan ürken solun sık sık başvurduğu bir yoldur bu: “Böyle bir tarih mefhumu bağlamında [olağanüstü halin istisna değil kural haline geldiğini gösteren bir tarih mefhumu] her basitleştirmenin, her yaftanın iktidar sahiplerinin işine yaradığını görmemiz gerekir; iktidardakilerin gücü arttıkça basitleştirmelere olan ihtiyaçları da artacaktır. Öte yandan bu kör gücün zulmünü çekenlerin ya da ona karşı savaşanların çıkarlarına şimdi ve uzun vadede hizmet etmek, ancak çeşitliliği, farklılığı ve karmaşıklığı kavramak ve kabul etmekle mümkün olabilecektir.” (Bir Fotoğrafı Anlamak, s. 226.)

Bunu kavramak ve kabul etmek (boyun eğmek değil, mücadele sahasının bir özelliği olarak görmek) aceleci, sabırsız bir zafer beklentisinden kurtarır ve siyasal dayanıklılık kazandırır. Karmaşıklığı göz ardı eden bir basitleştirme eninde sonunda sabırsızlığa ve siyasal düş kırıklığına varacaktır. Öyleyse çeşitlilik, karmaşa ve bir ölçüde düş kırıklığı siyasal mücadelenin gündemine içerilmek zorundadır. Mücadelenin ve umudun ayrılmaz bir parçası olarak tarif edilir düş kırıklığı. Gramsci’nin meşhur ettiği “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” düsturunu hatırlatır: “Ben, ayrıca, umutla düşkırıklığının anlamsızlığa düşmeden bir arada varolacağına da inanıyorum. Aslında, solun en büyük yanılgılarından biri de her şeyin, her zaman şu ya da bu biçimde çözüme kavuşturulabileceğini öne sürmesidir. … Bir öyküde karşıtlıklar bulunmasını, nedense, birçok kimse anlamsızlık örneği olarak yorumluyor. … Karşıtlıkların varolduğunu göstermek anlamsızlıktan söz etmek değil, yalnızca hayatı gerçekçi ve erişkin bir insan olarak görmek ve göstermektir.” (Şiirin Saati, s. 119).

Yalnızca umutla düşkırıklığını bir arada kabul edenler, bu ikisini birbiriyle ilişki içinde düşünebilenler siyasal sabırsızlığa ve mücadelenin dışına düşmekten kurtulabilirler. Erişkin olmayan ve düş kırıklığına dayanamayan umut bulutların üzerindeki gezintisine devam edebilir. Umudu içermeyen düşkırıklığı ise her beklenmedik engeli vazgeçmenin bahanesine dönüştürür. Berger’in önerdiği, dayanıklı ve uzun soluklu mücadelenin az çok âşina olduğumuz diyalektiğidir. Onu hem Guttuso’nun resmiyle ilgili tartışmada (“haysiyetsiz işçi”) hem de Ahlam Shibli’nin fotoğrafları hakkındaki yazısında (“haysiyetsiz bedevi”) görürüz. Guttuso’nun işçilerin içindeki ahlaksızlığa yer vermediğini söyleyen Nicolson’a yanıtı, ressam adına özür dileyen bir tonda değildir. Gerçekçi ve erişkin bir yanıt “haysiyetsiz işçi”yi elbette görmezden gelemez ama bunun işçi sınıfının mücadelesini değersizleştirmek için kullanılmasına da izin vermez: “Rastlantısal, tekil olaylar sanatta her zaman mantıksızlığa, ilintisizliğe yol açar. … Elbette haysiyetsiz kimi tekil işçiler vardır. Saygıdeğer kimi burjuvaların da olduğu gibi. Ne var ki İtalya’da iyi beslenmeyenlerin köylüler, hakları için mücadele ederken kurşunlananların işçi sınıfı ve bütün bunlara göz yumanın ise burjuvazi olduğu gerçeği değişmez.” (“Renato Guttuso”, Portreler)

“Haysiyetsiz Bedeviler” de vardır kuşkusuz ve Mahmud Derviş’in haysiyetini gören onları da görmek zorundadır. Berger’ın diyalektiği burada da işe yarayacaktır; umut düş kırıklığıyla yan yanadır. Başka türlüsünün mümkün olmadığı da söylenebilir. Eğer İsrail’in Filistin’i işgali dünyanın en uzun askeri işgali ise bu aynı zamanda Filistin’in direnişinin en uzun direniş olduğu anlamına da gelir. Bu uzun mücadelenin özü ve onu mümkün kılan özgürleşme umududur ama Filistin direnişinin tarihi aynı zamanda gerçekleşmeyen umuda da işaret eder: Düş kırıklığı umuda yapışmış, onu bırakmamakta ve daha fazla yer talep etmektedir. Uzun işgalin kaçınılmaz tahribatı ortadadır, onu görmek cesaretten çok kendi hakikat ilkesine bağlılıkla ilgilidir. Kendisi de bir Bedevi aileden gelen fotoğrafçı Ahlam Shibli, işgalin yozlaştırdığı Bedevileri, “İzsürücüleri”, çekmiştir. (Bir Fotoğrafı Anlamak, s. 221-227.) “İzsürücüler”ün tersine çevrilmiş Filistinli gerillalar oldukları düşünülebilir. İsrail’de yaşayan ve “Filistinli” değil “İsrailli Arap” olarak adlandırılanlar arasında Bedevi aileler de bulunmaktadır ve her yıl bu ailelerden az sayıda erkek (100’den az) İsrail ordusuna gönüllü yazılmaktadır. Belli bir eğitim süresinin ardından İzsürücüler daha çok keşif çalışmalarında kullanılmak üzere dağıtılırlar. Karmaşa, çelişki gün gibi ortadadır: İsrail devleti kendi ülkesindeki Filistinlilerden bir İsrailli gibi (İsrailli Arap) davranmasını beklemektedir ama İzsürücüler’den beklediği bunun tam aksidir. Olabildiğince Filistinli, hatta devrimci Filistinli gibi düşünmeleri istenir çünkü varlık sebepleri budur. Aynı koşullarda bir Filistinli devrimcinin nasıl davranacağını öğrenmektir amaç; nasıl saklanır, nereye pusu atar, nereden hücum eder. Öyleyse bir İzsürücü bütün Filistinli adetlerini, alışkanlıklarını, içgüdülerini sonuna kadar yaşamak, hatırlamak zorundadır.

Filistin mücadelesinin haklılığına inanan, İsrail işgaline bir yurtsever ve fotoğrafçı olarak karşı çıkan Ahlam Shibli de Filistinlilerin çoğu gibi İzsürücüleri vatan haini olarak görebilir ve öyle muamele görmelerine itiraz etmeyebilir. Ama bu kişisel bir rahatlama, kendi haklılığına duyulan bir inançtan daha fazlasını sağlamaz. Mücadele sadece kazandırdıklarıyla değil kaybettirdikleriyle de ele alınmalıdır; yükselme ve alçalma, gurur ve utanç, ümit ve düş kırıklığı yine iç içe geçmiştir. İzsürücü Filistinli devrimciyi çözmek için yürürlüğe sokulmuştu; şimdi Filistinli yurtsever zaferi olduğu gibi utancı da üstlenmeli ve Filistinli Bedeviyi bir İzsürücüye dönüştüren mekanizmayı çözmelidir: “Buna rağmen Ahlam Shibli bu basitleştirici yaftanın altındakini araştırma, öteki tarafa geçme ihtiyacı duyuyor. Kendisi de Bedevi olduğundan mı? Belki de, ama bu safiyane bir soru. Önemli olan sonuç. Kendisi de Bedevi olduğu için, yaftanın altında bulunanı araştırması ve keşfetmesi, aradığı şeyi bulması mümkün oldu. Bu fotoğraflarla bir soru sordu: İzsürücü olmaya karar veren bu insanlar nasıl bir bedel ödüyor? Ardından bu soruya verilen şaşırtıcı cevapları karanlık odasında çalışırken buldu.”

Ahlam Shibli zulmün insanı çürüten karmaşık etkilerini teşhir ederek iktidarın işini zorlaştırmaya kendi karanlık odasından başlamıştı. Berger için de temel dürtü budur; meseleyi bütün karmaşıklığıyla anlamak ve buradan iktidarın işini zorlaştıracak hamlelere girişmek. Önerdiği yetimler ittifakına hassas bir Avrupalının iyi niyetli girişimleri olmanın ötesinde anlam kazandıracak olan da budur. Tıpkı İzsürücüler’in çürümesi gibi, kendi ezilmişliğine son verecek ittifakı aramayan yetimler de çürüyecektir. Öyleyse mesele basitleştirilemeyecek kadar karmaşıktır; üzerlerindeki baskı ve eziyet gün gibi açıkken yetimleri bir araya gelmekten alıkoyan şey nedir? Berger’in referansları burada da sağlamdır; hem ezilenlerin kayıplarını hem de nasıl bir araya gelebileceklerini siyasal mücadelelerinin merkezine yerleştiren İkbal Ahmed, Ghassan Kanafani, Frantz Fanon’la buluşmuştur. Zalimin elinde bir kuklaya dönüşen İzsürücü’nün neden İsrail ordusunun üniformasını giymek isteyeceğini Fanon’u takip ederek anlamaya çalışır: Zulüm sadece insanın fiziksel bütünlüğünü tehdit etmez aynı zamanda onun benliğini koruyan sadakatleri de yaralar ve belki de bir bedevi sömürgeciyle her karşılaştığında kendini lekelenmiş bir cellabi içinde görmeye dayanamadığı için onun askeri üniformasını giyer: “Filistin halkının en mağdur kesimi olan Bedeviler, göçebe hayatının sağladığı özgürlüğü ve ondan kaynaklanan gururu büyük ölçüde yitirmiş bulunuyorlar. Böylece Fanon’un öngördüğü gibi ikiye bölünüp parçalanıyor ve zalimin maskesini takıyorlar; Ahmedler José, Muhammedler Moshe oluyor. Ne ki izsürücüler bunu yapmakla öz bedenlerine, lekeli cellabinin sahte imgesiyle kara çalınan soylu bedenlerine kavuşamıyor.” (Bir Fotoğrafı Anlamak, s. 225.)

İkbal Ahmed, Fanon, Kanafani umutla düş kırıklığının iç içeliğini kendi hayatları-mücadeleleriyle de göstermiş kişilerdir. Berger’ı da bu isimlere ekleyen umudun sadece yürüyerek, mücadele edenlere yaklaşarak inşa edilebileceği gerçeğidir: “Ancak umut bir inanç edimidir ve başka somut eylemlerle desteklenmesi gerekir. Mesela yaklaşma eylemi, mesafeleri ölçme ve bir yere doğru yürüme eylemi. Bunu yapmak, süreksizliği reddeden işbirliklerine götürebilir bizi. Direnme eylemi, sadece bize sunulan dünya-resminin saçmalığını kabullenmeyi reddetmek değil, bu resmin geçersizliğini duyurmaktır.” (Sanatla Direniş, s. 150). Berger’ın İkbal Ahmed hakkında yazdığı etkileyici yazı (“Kaldırımda Güreşe Tutuşmuş İki Erkek Figürü”, Fotokopiler) Ahmed’in umudun peşinde ne kadar geniş bir coğrafyada yürüdüğünü de gösterir.

Berger’ın yazısı insanı sarsmaktadır ama okur Berger’ın büyük ihtimalle onu korumak için yazıda gerçek adını vermediği İkbal Ahmed’in hikâyesinden nasıl sarsıldığını da zihninde canlandırabilmektedir. Ahmed’in hikâyesinin merkezinde, 1947 yılında Hindistan’ın parçalanması vardır ama aynı zamanda küçük bir çocuğun ölümün, düşkırıklığının ve aşkın kenarından geçerek umuda ulaşması da vardır. Delhi’den yola çıkan 30 bin kişinin içindeki 13 yaşındaki çocuk, günlerce süren sefalet dolu yolculuktan sonra Lahor’a vardığında artık bir devrimci olmaya karar vermiştir. Her zaman değil elbette, ama umudun da düşkırıklığı kadar hızlı yayıldığı dönemler vardır. İkbal Ahmed’in hikâyesi Berger’ı etkilemiştir ama Ahmed’i Hindistan’dan Filistin’e halk kurtuluş mücadelelerine doğru yaklaştıran umut da Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’dir. Umut bir yere doğru yürüme eylemiyle doğru orantılıdır ve Martinikli doktor da başka bir coğrafyada, Cezayir’de yeşeren umuda yaklaşmak için yürüyüşüne başlamıştı. Fanon’un kısa hayatında katettiği yol, düşkırıklığının umudu boğmasına izin vermeme kararlılığı da büyüleyicidir. Bir Fransız sömürgesinden, Martinik’ten yola çıkan orta sınıfa mensup bu genç çocuk başlangıçta Fransız olmanın gururunu talep etmişti. Bunun ne kadar sakatlayıcı olduğunu gördüğünde ise Cezayir devrimine katılmıştı. Alınan mesafe, yürünen yol hiç küçümsenemez, ama devrimin sınırlarını ve milliyetçi eğilimi sezdiğinde yürüyüşüne devam etmişti Fanon. Cezayir devriminden yeni bir yetimler ittifakı, Arap-Afrika devrimi, çıkarmayı düşünüyordu.

Berger’ınki Arap, Afrika coğrafyasından, sömürge dünyasından Avrupa’ya yönelen sese verilmiş bir karşılıktır. Buralardan Avrupa’ya yöneltilen suçlamayı erkenden işitmiş ve hiçbir komplekse kapılmadan duyduğu bu sesin anlamını çoğaltmaya çalışmıştır. Aslında olan biten çok da şaşırtıcı değildir: 1960-70’lerde bir yetimler ittifakı arayan, zenginler dünyasına ilişkin her şeyle bağını koparan, umutla düşkırıklığını aynı anda görebilecek kadar cesur biri “yürüyenler”i arıyorsa yolunun Gassan Kanafani’yle, İkbal Ahmed’le, Frantz Fanon’la, Kara Panterlerle buluşması kaçınılmazdı: 1972 yılında kazandığı Booker McConnell Ödülü’nün köle ticaretiyle ilişkisi olduğunu öğrenince aldığı paranın yarısını Kara Panterlere vermişti. Jean Genet’nin Sevdalı Tutsak’ı da Filistin kampları ve Amerika’daki Kara Panterler arasında iç içe işleyen kurgusuyla aynı buluşmanın bir başka biçimidir. Berger “yetim” olmayı karakterinin temel niteliklerinden birini açıklayan unsur olarak kendisi kurgulamıştı. Onu seven bir anne-babaya sahip olmasına rağmen küçük yaşta yatılı bir okula gönderildiği için onlara duyduğu özlemin ve kendi işini kendi görmeye çok erken yaşlarda başlamasıyla bağlantılı olan bir tür gururun işaretidir bu (Hoşbeş, s. 26). Jean Genet ise hakiki bir yetimdi ve bir yetimler ittifakına sadece düşünceleriyle değil gövdesiyle de inanıyordu (1970’te Bekaa Kampı’nda Filistinlilerin yanındadır). Berger ve Genet’yi Filistin halkıyla ya da Amerikalı siyah devrimcilerle buluşturan sadece ikisinin cesareti ya da yoksullara duyduğu sevgi değil, yürümeyle umut arasındaki bağı çok berrak bir şekilde görmeleri ve yürüyenlere kendi tarzlarında eşlik etme arzularının gücüdür.

Sert bakışlar, tedirginliği aşmış ama her an harekete atılmaya hazır gergin bedenler, bir davaya adanmanın verdiği huzura da sahip kararlılık: Filistinli devrimciler ya da Amerikalı Kara Panterler. Bütün yetimler her zaman her yerde böyle olsa yetimler arasındaki ittifak çok kolay tesis edilirdi. Ne yazık ki öyle değil. Çoğunlukla öyle değil; yetim bedenleri kaçamak ve güvensiz bakışlar, yıpranmış ve artık dik durmayı unutmak üzere olan bedenler, gelecekten duyulan korkular daha fazla temsil ediyor. Onlar da yetim, onlar da yürüyorlar ama yürüyüşleri sarsak ve kararsız, umutları güçsüz, ruhları tedirgin. Onlar “devrimciler” ya da “panterler”in diliyle konuşmayan, kapitalizmi tehdit etmeyi amaçlamayan Türk, Kürt, Cezayirli, Pakistanlı, Hint ya da Güney Avrupalı (İspanyol, İtalyan, Yunan) göçmen işçiler. Berger onlarla Cenevre’de, Alain Tanner’la çekecekleri filmin hazırlığı sırasında karşılaşmıştır. Mekân Avrupa’dır, olay Avrupalılarla ilgilidir ama Berger konunun bütün dünyayı kapsadığını görmüştür. Göçmen işçilerin büyük bölümü köylerinden kopup Avrupa’nın sanayi şehirlerine gelmiştir, öyleyse hayatlarının ferahlaması, dünyalarının genişlemesi beklenir. Oysa Berger olan biteni “özgürlüğün yok oluşu” olarak görür; göçmen işçi zamanda ve mekânda süreklilik duygusunu kaybetmiş, geçmişiyle şimdisi arasındaki bağı elinden kaçırmıştır.

Tıpkı Berger gibi Booker ödülünün parasını paylaşan (Narmada’yı Kurtarma Hareketi’ne bağışlamıştır) Arundhati Roy’un beyazlarla (zenginler, Avrupalılar, sömürgeciler, kuzeyliler) siyah ya da kahverengi renkli insanlar (yoksullar, güneyliler, sömürülenler) arasındaki yolculuğa dair tespitini hatırlatan bir durum var burada: Genellikle beyazlar güneye, siyahların arasına kendileri hakkında konuşmak için yolculuk ederler. Güney’den kuzeye, zengin ülkelere gelenler ise genellikle geldikleri ülkelerde yaşadıkları yoksulluğu, ıstırabı anlatırlar. Naomi Klein, Roy’un Amerika’da bulunma biçiminin özgünlüğünden, sözü edilen çerçeveye sığmayacağından söz etmişti: “Amerikalı dinleyicilere, Amerika hakkında konuşma yapmak için Hindistan’dan gelen siyah bir kadın.” (“Arundhati Roy: Sözcük Savaşçısı”, Ya Çek Defteri, Ya Cruise Füzesi, çev. Kemal Ülker, Agora, s. x-xı.) Roy’un “şiirsellikle keskin bir siyasallığı birleştirdiği” için hayran olduğu Berger da göçmen işçilerle kendi özgün yoluyla karşılaşmıştır. Onların hikâyelerini dinlemiş ama dinledikleri aynı zamanda Avrupa’nın, kapitalizmin hikâyesine başka bir gözle bakmasını da sağlamıştır. 1975’te yayımlanan, John Berger-Jean Mohr imzalı Yedinci Adam bu bütünlüğü hedeflemiştir.

Berger Quincy’de Dört Mevsim belgeselinde, eleştirmenler tarafından kendisinin “en Marksist kitabı” olarak değerlendirilen Yedinci Adam için şunu söylüyordu: “Eğer kitaplarım arasından birini seçmek zorunda bırakılsaydım bir tek onu seçerdim.” Kitap Berger’ın ortak çalışmayı ne kadar önemsediğini ve ona ne kadar yatkın olduğunu da kanıtlar; kitabı arkadaşları fotoğrafçı Jean Mohr, ressam Sven Blomberg ve teknik ressam Richard Hollis’le birlikte hazırlamıştır. Bu kitabın bütünlüğünü sağlayan ikili yönü güçlendirmektedir. Bir yandan metinde Marksist literatürle kapitalist genişlemeye ya da savaş sonrası kapitalizmin krizine, kârların düşme eğilimine ve bunun göçmen işçileri neden zorunlu kıldığına değinilmektedir. Öte yandan bu iktisadi zorunluluk ya da gerekirlik hayatı kökten değişen göçmen işçilerin hikâyesi bağlamında ele alınmaktadır ve fotoğraflar hikâyelerle iç içe ilerleyen metni güçlendirmekte ya da onun yetersizliğini göstermektedir.

Berger’ın özgün tavrı dediğimiz şey, onun Marksizm anlayışı bakımından da açıklayıcıdır, burada belirginleşir. Yedinci Adam göçmen işçinin emeğini, yarattığı artı-değeri, üretim bandındaki işlevini ve kapitalizme verdiği cansuyunu anlatır bir yandan. Bunu bir parça ekonomi-politik okumuş daha yalınkat bir Marksist de anlatabilirdi. Berger’ın ise bununla yetinmesi düşünülemez; o bütün bu süreci “özgürlüğün kayboluşu” olarak görür ve göçmen işçinin hikâyesine hayatiyet kazandırır. Berger’ın metniyle Mohr’un fotoğraflarının gerçekleştirdiği işbirliği sayesinde biz de çarkın basit dişlisinin, “artı-değer”in bir kişiliği olduğunu, sözgelimi iç çektiğini, berbat koğuşlarda arkadaşlarıyla güldüğünü, yalnız başına ve kimseye göstermemeye çalışarak barakaların arkasında ağladığını, sefil yerlerde konakladığını, giderek daha az şey hatırladığı geçmişiyle ilgili düş kurduğunu, geçmişiyle bugünü arasında bağlantı kurmakta ne kadar zorlandığını görebiliyoruz. Başlangıçta son derece berrak bir zihni vardır; köyünden çıkacak, sıkıntılı ve yorucu birkaç yılın sonunda biriktirdiği parayla memleketine dönecekti. Ama zihninin netliğini kaybetmeye başlaması, geçmişiyle geleceği arasındaki bölgenin tümüyle sisler altında kalması, yönünü kaybetmesi fazla gecikmeyecektir.

Yedinci Adam adını Berger’ın sevdiği bir başka şairin, Attila Jozsef’in, aynı adlı şiirinden alır (Quincy’de Dört Mevsim’de bu şiirden bir bölümü de okur) ve esasen 1970’lerin başında Almanya ve İngiltere’de her yedi kol işçisinden birinin göçmen işçi olması gerçeğine işaret eder. Yedinci adam, bazen pek gurur kırıcı olabilen elemelerden sonra çalışmaya değer bulunduğunda kendini şanslı hisseder ama aslında “azgelişmiş” ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere doğru zenginlik akışının güçsüz bir parçası olmuştur: “Bir göçmen işçinin yirmi yaşına kadar yetişmesi ve bakımı kendi ülkesinin ulusal ekonomisine aşağı yukarı 60.000 liraya mal olmuştur. Dış ülkeye giden her göçmen işçiyle azgelişmiş bir ekonomi gelişmiş bir ekonomiye bu miktarda yardımda bulunuyor demektir.” (Yedinci Adam, s. 67.) Gelişmiş kapitalist ülkeler göçmen işçi sayesinde böyle bir yatırımı yapmaktan kurtulmanın yanı sıra göçmen işçiye kendi vatandaşlarından daha az ücret ödemekte, işçiler arasında gelişecek birlikte hareket etme duygusunu büyük ölçüde engelleyebilmektedir (“göçmen işçilerin ayrı bir dilleri, ayrı bir kültürleri ve kısa erimli ayrı çıkarları vardır”). Avrupa bu yoksul, dil bilmeyen, üretim bandına aşina olmayan yedinci adam sayesinde yeni ve bir bakıma “ölümsüz” bir kahraman bulmuştur. Ölümsüzdür çünkü ondan “yaşaması” değil “çalışması” beklenir, vazgeçilmez olduğu için değil hızla yerine bir başkası geçirilebileceği için “ölümsüz”dür, “tükenmez”dir: “Şehirleşmiş ülkelerin ekonomisi bakımından göçmen işçiler ölümsüzdürler: ölümsüzdürler çünkü sürekli olarak yerleri başkalarıyla doldurulabilir. Göçmen işçiler doğmaz, yetiştirilmez, yaşlanmaz, yorulmaz, ölmezler. Hayatlarının bütün öbür işlevleri geldikleri ülkelerin sorumluluğu altındadır.” (Yedinci Adam, s. 64.)

Berger göçmen işçinin hikâyesini onun geçmişi (ayrıldığı köyü, geride bıraktığı eşi, çocukları, annesi) ve geleceği arasındaki bağı, bütünlüğü gözeterek, bu sürecin azgelişmiş ve gelişmiş ülke açısından ne anlama geldiğini tartışarak kurgulamıştır. Ama bütün bu girişimlerin vardığı yer açıktır: göçmen işçinin koşullarına, gündelik pratiğine çok yüzeysel bir bakış bile “bütünlük”ten söz edilemeyeceğini gösterir. Bu onun şimdi yüz yüze olduğu ve kabul etmek gerekir ki ayartıcı vaat karşısındaki ölçüsüz güçsüzlüğüyle yakından ilgilidir. Kapitalizmin bilindik vaadidir bu ama aradaki tarihsel mesafe o vaat karşısında serinkanlı bir tutumu imkânsız kılar: “Yoksulluğun süprüntüleri” arasından çıkıp gelmiş hatta fırlatılıp atılmıştır göçmen işçi, şimdi ise “bolluğun süprüntüleri” arasında çalışmak ve onun tarafından boğulma hissiyle de baş etmek zorundadır. Başlangıçta kapitalizmin hikâyesiyle kendi şahsi hikâyesi arasında bir çakışma olduğunu düşünür ve eline bir daha geçmesini hayal edemeyeceği bu fırsattan yararlanmak ister. Şimdi ayağına gelmiş bu fırsatın önünü arkasını düşünmemeli, yapabildiği kadar sıçramalıdır, hızla unutmak istediği yoksulluktan uzaklaşacak kadar sıçramalı. Ona pek de cömert davranmayan tarihten kaçmak ister göçmen işçi, böylece kendi trajedisinden de kaçabileceğini düşünür: “Ama onun bilmediği ve öğrenmek için bir çaba göstermediği tarih oradadır: bu tarih onun durumunun bir parçasıdır, onun yaşantısına karışmış, onun trajedisinin bir parçası olmuştur.” (Yedinci Adam, s. 113.)

Hikâye yeni değildir, sadece tekrarlanmaktadır ve “göçmen işçi başlangıçtan beri burada”dır. Onu parçalanmaya götüren trajedisi de burada başlar; göçmen işçi burada yeni olduğunu, yeni bir hikâyeyle geldiğini öyleyse bu yeni dünyayla tanışması gerektiğini düşünür. Oysa bu Avrupa şehrindeki herkes onun başlangıçtan beri burada olduğunu bilir; aynı fabrikada birlikte çalıştığı Avrupalı işçi bile onu en baştan beri tanıyormuş, anlaşılmaya değmez biriymiş gibi görmektedir. Üretim sürecinin en alt basamağındakilere ödenen ücreti onun zaten kim olduğunu herkese söylemektedir. Göçmen işçi bir fırsattan yararlanmak için gelmişti ama yavaş yavaş ödemesi gereken bedeli kavramaya başlar; kendi geçmişinden, yoksulluğundan kopmasını sağlayacak sıçrayışı gerçekleştirmek için o da kendisini, şimdi yaşadığı zamanı ve kendi benliğini önemsememeyi öğrenmelidir. Şimdiki zaman sadece işten ve onun sonunda yaşadığı yorgunluktan ibarettir. Göçmen işçi özgürlüğü burada arayamaz, özgürlük imkânını sadece şimdiki zamanı feda ederek biriktirdiği “para-zaman”ın karşılığında, gelecekte bulabilecektir.

Göçmen işçiyi geldiği ülkedeki yerli işçiden ayıran bu farktır; göçmen işçi dilini bilmediği bu ülkede paydos saati geldiğinde yeniden kendi şimdiki zamanına geçememektedir ve bu onun trajedisinin girişini oluşturur: Fedakârlığı, gelecek için kendi şimdisinden vazgeçmesi kimsenin umurunda değildir: “Göçmen işçinin özelliği şimdiki zamanını gelecek için feda etmesi değil, yaptığı fedakârlığın değerinin yadsındığı bir durumda olmasıdır. İçinde bulunduğu durum bu yüzden hapis cezasına benzer.” (Yedinci Adam, s. 189.) Katlanılması hiç kolay olmayan bu gerilim uzun bir süre sürdürülecek ve karşılığında bazı bedeller ödenecektir. İnsana kendini değerli hissettirecek bir şimdi yoksa, gelecek için biriktirilen para-zaman karşılığında yaptığı fedakârlık bilinmiyorsa, üstelik işçi de giderek kendisini değersiz görmeye başlıyorsa ya hayaller yozlaşacak ya da sinirler iflas edecektir: “Fransa’da yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, göçmen işçilerde rastlanan ruhsal rahatsızlıklar Fransız yurttaşlarında görülen ruhsal rahatsızlıklardan iki ya da üç kat fazladır. Ama ruhsal rahatsızlık tür olarak kuşkuyla karşılanan bir hastalıktır. Göçmen işçilerin Fransızlardan iki, üç kat daha çok güvensizlik ve mutsuzluk duyduklarını söylemek daha bilimsel olur.” (s. 148)

Berger’ın bütün kitapları arasında ayrı bir yere koyduğu Yedinci Adam göçmen işçinin özgürlüğünün kayboluş sürecini, etrafını çevreleyen görünmez hapishaneyi deşifre eder. Bu süreci, işçinin içerisinde nefes alamaz hale geldiği hapishaneyi fark etmek sıradan bir tanıklıktan fazlasını talep eder. Başlangıçta Berger da bunu fark etmemiş, fazlaca ilgilenmemiştir. Quincy’de Dört Mevsim’de bir tür suçluluk duygusuyla bundan söz eder; başlangıçta Avrupa’ya gelen bu yeni göçmenlerin hayatlarıyla, alışkanlıklarıyla pek ilgisi olmadığını düşünür ama ardından kendisinin ilgisini çekmeyen şeyin dünyadaki insanların çoğunun, belki üçte ikisinin hayatı olduğunu kendisine itiraf eder. Bu Berger’ın ilgisinin başlangıcına, Yedinci Adam’ın oluşum hikâyesine ve Booker Ödülü’nün diğer bölümüne karşılık gelecektir (metnin yanı sıra pek çok fotoğraf ve belli ölçüde seyahat da gerektiren Yedinci Adam’ı hazırlamak için Booker Ödülü’nün diğer yarısını da harcamıştır).

Yedinci Adam’da Berger köylerinden kalkıp ileri kapitalist ülkelere gelen işçilerin umutlarına ve yaşadıkları, yaşamaları kaçınılmaz, düşkırıklığına odaklanıyordu. Avrupa’nın, kapitalizmin onlara vaat ettiklerini az çok bilir ama bu kısa bir süre önce kırsal bir hayattan çıkıp gelen yeni işçinin beklentilerini kavramasına yetmez. Çünkü beklenti bir aralıkta, geçmişle şimdi arasındaki uzayıp kısalan mesafede şekillenir. Beklentinin ve umudun her zaman bir “tarihi” olduğu, hiçbir zaman sadece “şahsi” olmadığı anlamına gelir bu. “Geleneğin ölü eli” demişti Marx, Attila Jozsef onun o kadar da ölü olmadığını, her nereye bakıyorsak bizimle birlikte baktığını söylemişti:

“Sanki bir şeyi seyrediyordum yüzbin yıldır

o an, tüm geçmiş zamanla dolu.

Bir saniye, tüm zaman hazır,

yüzbin ata da seyrediyor benimle bunu.”
(“Tuna Kıyısında”, çev. Kemal Özer-Edit Tasnádi)

1970’lerin başında dünya nüfusunun büyük bölümünün, köylülerin, yaşadığı hayat koşullarının kendisinin ilgisini çekmediğini fark etmişti Berger. Bunun aynı zamanda onların kendisinden çok farklı görünen sevinçlerini, zaman kavrayışlarını, umut ve düş kırıklıklarını umursamamak anlamına da geldiğini fark etmek sarsıcı bir tecrübedir onun için. Göçmen işçiler bu bakımdan bir ara konak gibidir; geçmişleriyle köylerine, gelecekleriyle şehre bağlıdırlar. Hatıraları köyle doludur, umutları şehrin ulaşılması zor zenginliğiyle. Berger köylülük üzerine derinlemesine düşünmeye Avrupa’ya gelen göçmen işçiler aracılığıyla başlamıştır ancak iktisadi gelişmenin hızla ihmal edilebilir bir kategoriye dönüştürdüğü bu insanlar hakkında düşünmek artık onun hayatının temel bir ekseni haline gelmiştir. Berger’ın ilgisinin derinliği ve hakikiliği dikkat çekicidir; köylüler onun çalışmasının bir unsuru değil bizzat hayatının merkezi haline gelmiştir. 1970’lerin ortalarına doğru Fransa’nın bir dağ köyüne, Quincy’ye, yerleşmiş, gündelik hayatı da konformizmden uzak bir köylünün hayatına çok yaklaşmıştır.

İngiliz orta sınıf mensubu bir aileden gelen, sanat eğitimi alan, gazete ve dergilerde sanat eleştirileri kaleme alan, televizyon programları hazırlayan ve film senaryoları yazan biri için gündelik hayatı köklü biçimde değiştiren bir karardır bu. Köylülük üzerine iktisadi-tarihsel bir inceleme değildir niyeti; adeta ölmek üzere olan bir sınıfın düşüncelerine sızmak, onun mekân, zaman ve nesnelerle ilişkisini kavramak ister. Öyleyse sadece hayatını değil yöntemini de değiştirmek zorundadır; Marksist bir etnograf gibi davranarak köylülerin zihninin nasıl çalıştığını, korkularının nasıl şekillendiğini, gövdelerinin harekete geçiş biçimlerini gözlemler, onlarla birlikte hasatı kaldırır, hayvanları güder, kışa hazırlanır.

Köyünü bırakıp Avrupa’nın sanayi şehirlerine gelen göçmen işçi kuşkusuz kilometrelerce yolu aşıp başka bir zaman-mekâna gelmiştir. Ama yaptığı temelde eski ve çok iyi bildiği bir yoksulluk biçiminden yeni ve pek aşina olmadığı bir yoksulluk biçimine geçiştir. Köylünün yoksulluğa ait bilgisi esas olarak bir noksanlık üzerinden şekillenmişti; yemeğin, paranın, giysinin eksikliği. Avrupa’da karşılaştığı yoksulluk ise aşırı üretimle, haddinden fazla tüketimle bağlantılı bir yoksulluktu. Berger’ın Quincy’de yerleşmesi, günlük köy hayatının fizik aktivitelerini kısmen kendi hayatına uyarlaması ve zihinsel-bedensel konformizmi dışarıda bırakan bir hayat tarzını benimsemesi bu tür bir yoksulluğun köylünün zihnini, savunma biçimlerini vs. nasıl biçimlendirdiğini kavramasını kolaylaştırmış olmalıdır. “Takım Elbise ve Fotoğraf” başlıklı, köylülerin takım elbiseyle “mücadelesi”ni konu alan makaleyi ancak köylülerin gövdelerinin hareket tarzını, ritmini, zorlu bedensel işlerin onlara sağladığı fiziksel enerjiyi yakından gözlemlemiş biri yazabilirdi (O Ana Adanmış, s. 54-62). “Yiyenler ve Yenenler” adlı makalesi, köylü ve burjuva için yemeğin anlamı üzerinde durur (işçi sınıfı konu dışıdır, çünkü onun yeme alışkanlıkları ve tavırları iktisadın dalgalanmalarından daha çok etkilendiği için diğerlerine nazaran daha az gelenekseldir) ve mukayese muhtemelen yazarın köy hayatına dair gözlemleriyle zenginleşmiştir. Köylünün yemeği ahım şahım değildir ama az çok bir doygunluk hissi verebilir, burjuvanın iştahı ise tatmin edilebilir değildir: “Köylülerin yeme biçiminin yeme ediminin kendisine ve yenen yiyeceklere odaklandığı açıkça görülecektir: merkezcil ve bedensel bir edimdir bu. Oysa burjuva yeme biçimi fantaziye, ayine ve seyredilmeye odaklanmıştır: merkezkaç ve kültüreldir. İlk yeme biçimi, tatmin duyarak tamamlanabilir; ikincisiyse hiçbir zaman tamamlanamaz ve özünde tatmini imkânsız bir iştaha yol açar.” (O Ana Adanmış, s. 160)

“Köylülerin İsası” adlı yazısı görünürde hac yolundaki köylülerin fotoğraflarıyla ilgilidir ama aslında köylülerin tecrübesinin yüzyıllar boyunca diğer sınıflarca ne kadar az anlaşılmış olduğuna odaklanmıştır. Dindarlığın, kilisenin köylü için sadece korkuyu azaltan bir sığınak olduğu düşünülür. Zoltan Fabri’nin Macarlar filmini ya da Maleviç’in “Kilisedeki Köylü Kadınlar” tablosunu düşünelim: Fabri’nin filminde İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Alman çiftlik sahibinin işlerini görmek üzere kısa süreliğine ülkelerini terk eden yoksul Macar köylülerin tedirginliği ve sahipsizlik hissi kilise çanını duyduklarında dağılmıştı: “Biz başsız değiliz. Neden çan sesi var!” Maleviç’in resminde ise yoksul köylü kadınlar (resimde hiçbir bağımsız biçim ya da jest yoktur, bütün kadınların yüzleri, bakışları birbirine benzemektedir ve endişeyle büzüşmüşlerdir) kilisede bile sahipsizlik duygusundan kurtulabilmiş görünmüyorlardı. Ama bu korku ve sığınma ihtiyacı gerçeğin sadece bir kısmıdır. Berger köylünün aklının fazla ses çıkarmamaya özen gösterdiğini kabul etmekle birlikte bu düşüncenin ancak köylü aklının kendi bağımsızlığı tanındığı zaman anlamlı olduğunu da ileri sürer: “Köylü, kendi aklının ketumluğu içinde bağımsızdır ve bu bağımsızlığı taptıklarına yansıtır.” (Bir Fotoğrafı Anlamak, s. 128). Böyle olduğu için de şehirlilerin inanışlarında bir taassup ve sapkınlık görmeye fazla meyyal olduğu “köylülerin İsası asla Papalığın İsası olmamıştır.” Fabri’nin Macarlar’ını tekrar hatırlayalım; kilise ve çan “iyi bir Macar”ın sadece sığınağı değil hakkı olarak da anılır. Ölen arkadaşlarını usulüne göre toprağa verememe ihtimali ortaya çıktığında köylülerden biri patlar: “Tabut yok, çan yok, kilise yok! İyi bir Macar için her şey fazla…”

Köylü aklı gelecekten çok geçmişe bağlıdır ve onun gözünde yeniden ziyade tecrübenin öğrettikleri değerlidir. Bu onun etrafa bakmadığı, dünyada olan biteni gözlemlemediği anlamına gelmez. Sayıları her gün azalan, hayat sahası daralan bir sınıf için aksi düşünülemez bile. Ama köylülerin bakışı her şeyi pek çok riskle bir arada hesaplayarak değerlendiren bir stratejistin bakışı değildir. Köylünün bakışı daha fazla sabitlik ve hacime odaklanmıştır: “Köylüler, dünyanın en gözlemci sınıfıdır. Her gün, bir casusun bir haftada görüp okuduğundan daha fazla şifreyi fark eder ve çözerler. Bu da onları başarılı birer taktikçi haline getirir. Ama stratejici konumuna pek girdikleri olmaz; felsefeleri de buna karşıdır zaten.” (O Ana Adanmış, s. 154.)

Dünyanın en gözlemci sınıfının stratejici olamaması, taktik olanla yetinmek zorunda kalması kapitalizmin gelişmesiyle fazlasıyla bağlantılıdır. Geleneği parçalayan hız tutkunu bu sistem köylüyü her geçen gün daha fazla savunmaya, bir önceki denge noktasını bulabilmek için dünden daha fazla çaba harcamaya mecbur bırakır. Eninde sonunda mücadelenin bütün unsurlarını “kazanmak” için seferber eden strateji bu yüzden yabancıdır köylüye; zira o hiçbir zaman mücadelenin bütün unsurlarını seferber edemeyeceğini ve nihai bir zafer elde edemeyeceğini sezer. Taktik bir kazanç, dünden çok fazla geriye düşmeyen bir denge onun için yeterlidir. Köylünün savunması daha çok elindekini kaybetmemek, dün sahip olduğu dengeye bugün de olabildiğince yaklaşabilmekle ilgilidir. Bu dengeyi çoğunlukla elindekini daha rasyonel kullanarak, aşırılıktan kaçarak, daha az tüketerek koruyabilir. Berger’ın köylülerin tüketimi utanç kavramıyla iç içe düşünmelerinin aslında aşırı yoksullaşma korkusuyla bağlantılı olduğu yönündeki tespiti de (O Ana Adanmış, s. 152) aynı güç korunabilir denge sorunuyla ilgilidir. Az tüketmek ve kendi emeğine dayanmak köylünün tercihi değil zaruri ahlak yasasıdır: “Köylü kalori alımını en temel gıda maddelerine ve dış pazardan satın aldığı şeyleri en temel olanlara indirebilir. Bunun yerine hem yiyecek hem de ihtiyaç duyulan diğer nesneleri kendi çiftliğinin sınırları dahilinde üretmek için olabildiğince kendi hane halkının emeğine dayanabilir. Az tüketmek ya da ihtiyaç duyulan seviyenin altında tüketmek suretiyle hesapları dengelemek yönündeki bu gayretler köylülerin niçin geleneksel yaşama biçimlerine sımsıkı sarıldıklarını ve günah işlemekten çekinircesine yeni olandan korktuklarını açıklamak yönünde çok şey ifade eder: herhangi bir yenilik hassas dengeyi bozabilir.” (Eric R. Wolf, Köylüler, çev. Abdülkerim Sönmez, İmge Yay., 2000, s. 38.)

Fabri’nin filminde köylülerden biri, herhalde atalarının yenilgisini de üstlendiği bir yılgınlık anında “Macarlar hiçbir zaman kazanamazlar” diyordu. Köylüler de hiçbir zaman kazanamazlar, en azından stratejik anlamda. Korumak istedikleri, böylece geçmişle bugünleri arasındaki sürekliliği hissetmelerini sağlayan denge ya çoktan bozulmuştur ya da birazdan bozulacaktır. Berger’ın farkı buradadır; köylü için nihai zaferin söz konusu olmadığını bilir, o daha çok köylüde temsil olan geçmişin umutlarının yok olmasına razı değildir. Geçmişin umutlarını içermeyen bir gelecek kavrayışını yavan, kısır bulur. Gelecekte kazanmayacağı kesin olsa da bugün, diyelim 1970’lerde, dünyadaki insanların çoğunluğunu oluşturan köylülerin nasıl olup da bu dünyada bir istisna gibi görüldüklerini, ihmal edilebilir bir topluluk olarak kabul edildiklerini anlayamaz. Neden köylülere, onlar da yaşarken üretilen ve geçmişi temsil ettiği düşünülen anıtlar, sanat eserleri kadar değer verilmez: “Geçmişin kalıntısı olarak bir yana atılmak yerine köylüler, geçmişin temsilcisi olarak da düşünülebilirlerdi. Köylüler dışında geçmiş, anıtlar, sanat yapıtları, metinler, fotoğraflar ve önceki toplumsal yapılanmaların ve uygulamaların çeşitli izleriyle temsil edilir. Oysa bu şeyler, şimdi’nin karşısına çıkmak yerine, onun içinde korunurlar. Köylüler yok olurlarken, şimdi’nin karşısına çıkabilirler. Karşısına çıkarken de şu soruyu hem kışkırtır hem de temsil ederler: Şimdi inşa edilmekte olan gelecek, geçmişteki yaygın umutlara ne ölçüde denk düşüyor?” (O Ana Adanmış, s. 151.)

Temel bir sorudur bu, ilk defa Berger sormadı. Önemli olan bu sorunun nasıl üstlenildiğidir. Çoğunlukla iki türlü üstlenilir; ya mutlulukla dolu adil bir geçmiş tasavvuruyla birlikte bir miktar muhafazakârlık da savunulur ya da aydınlık ve vaatkâr geleceğin ışığı geride kalan her şeyin üzerine kalın bir toz tabakası çeker. Berger bu soruyu, bütün soruları, bir özgürleşme olanağını aramak ve büyütmek için sorar. Geçmişin arzularına, özgürleşme umutlarına yer açacak bir bugün-gelecek tasarısının mümkün olduğunu savunur, bunun için hareket noktaları önerir. Quincy’de Dört Mevsim’de yazar Ben Lerner bunu çok güzel ifade eder: “Geçmiş özlemiyle yozlaşmamış hafıza.” Geçmişi olduğu gibi muhafaza eden onun kirini, çapağını da saklamıştır. Berger geçmişin içindeki özgürleşme umuduyla ilgili olduğu, onu sahiplendiği için geçmişi ve onu en iyi saklayan sınıflardan biri olarak köylüleri idealize etmez: “Köylüler sert, kurnaz, çoğu zaman da iki yüzlü insanlardır. Bir adam, görünmekten korktuğu için, karanlıkta –sabırla, inatla– öç almayı kurar. Bu karanlık bir çeşit uyku gibidir; yalnız bir kişiye yer vardır bu karanlıkta. Köy kin güder. Zayıflar alaya alınır. Güçlüler övülür. Köyü yüceltmenin gereği yoktur.” (Yedinci Adam, s. 91.)

Özgürlük, özgürleşme arzusu esastır Berger için ve bu kendisini her yerde başka biçimlerde ortaya çıkarır. Köyde strateji yoksunu bir özgürlük arayışına tanık olunur bazen; ne ittifakı, koalisyonu ne de amacı hatırlayan bir patlama. Yalnız bugünün adaletsizliğine karşı anlaşılmaz bir patlama olarak göremeyiz onu; ardında geçmişin biriken yükü, ataların aşağılanması, durağan zamanı ve hiç bozulmayacakmış gibi görünen dengeyi dikkate almayan umursamazlık vardır: “… Ama bazen şehirde hiç rastlanmayacak bir olay olur köyde. (Bir devrim ya da bir kuşatma şehre de böyle bir olanak sağlayabilir.) Adamın ya da kadının biri kendini hiç düşünmeden bir şey yapar. İçten gelen, hesapsız bir davranışta bulunur. Bir başkasının uğradığı haksızlığa karşı çıkar. Gerçekten özveriye dayanan bir davranışta bulunur. Ve bu davranış bir yankıya dönüşür, herkesin kulağında çınlar. Nereden gelir bu yankı? Gökten mi? Tarladan mı? Atalardan mı? Köy kulesinden mi?” (Yedinci Adam, s. 91)

Fabri’nin adını Attila Jozsef’in şiirinden alan Macarlar filminde aynı hesapsızlığı görürüz. Yerleştikleri Alman çiftliğinin bir bölümündeki barakalara savaş esirlerinin getirildiğinden şüphe eden kocası Andreas onların kim olduğunu öğrenmek istediğinde İlonka ona, “Neden, seninle ne ilgisi var!” diyen kurnaz ve ürkek bir köylü gibi davranmıştı. Esirler arasında bir rahibin bulunduğunu ve ona da patates toplattıklarını gördüğünde ise İlonka’nın gururunun incindiğini ve içinde bir gerilimin başladığını hissederiz. Günün sonunda Andreas’la birlikte topladıkları patates kasalarını yanlış sayan kahya nasıl bir gök gürültüsüyle karşılaşacağını tahmin edemezdi. İlonka’nın hesapsız öfkesinin temelinde ne olduğu artık belirsizleşmiştir. Gözyaşları içinde “Zavallı bir kasa için aramızda kimse yalan söylemez!” diye bağırmaktadır ama artık kendi kaderini başkalarının (Fransız rahip nezdinde savaş esirlerinin) kaderinden tümüyle ayrı düşünemediğini de anlarız. Bu öfke, bu gözyaşı nereden gelmektedir; gökten mi, tarladan mı, Macar atalardan mı?

Adaletsizliğe ve önemsenmemeye bu karşı çıkış, bu hesapsız davranış neredeyse tarihin dışına çıkarılmak istenen köylülerin itirazı, isyanı olarak da görülebilir. Yanıbaşlarında bir esir kampı vardır, aç-sefil adamlar ve kadınlarla aynı çiftliktedirler ve bütün bu olanları görmezden gelmeleri beklenmektedir. Asıl gurur kırıcı olan da bunun mümkün olduğunun düşünülebilmesidir (başlangıçta köylülerin de böyle davranmak, olan bitenin kendileriyle ilgisi olmadığını düşünmek istemelerine rağmen). Berger’ın köylülerin nasıl görüldüğüne ilişkin sözleri burada yardımcı olabilir: “Yakın zamanlara kadar bu devasa çoğunluğa hemen hemen hiçbir tarih görüşü önem atfetmiyordu. Onlara daha çok sürekli bir veri olarak bakılıyordu; toprağın kendisi gibi, biçim verilen –kullanılan, denetlenen ve sonunda azınlığın tanımlanabilir toplumsal güçleri tarafından tarihsel kılınan– bir tür anonim tarihsel hammadde olarak. Köylülerin sürekli olarak yetiştirdikleri hayvanlara benzetilmeleri, onların kimliksiz olduğuna ilişkin bu görüşün bir göstergesiydi.” (O Ana Adanmış, s. 147)

Modern dünya köylüleri tarihi bir mahkumiyetin içinden görmeye itiraz etmez. Köylünün bu şekilde resmedilişine dair örneklerden söz eder Berger ve bunlara çok zaman itiraz etmek zor görünür. Köyünü dünyanın merkezi olarak görecek kadar toprağa bağlıdır köylü, zira onlar toprağa “kendi fiziksel varlıklarıyla toprağın varlığı arasında ayrım gözetemeyecek ölçüde bağlanmış insanlar”dır. Bu tutumları kentlerdeki devrimciler tarafından onların “mülk tutkusu” olarak görülür. (O Ana Adanmış, s. 152). Berger bu tür bir mülkiyetin modern dünyadaki başka hiçbir mülkiyet duygusuna benzemediğini, köylünün toprağı bedeninin uzantısı ve tıpkı bedeni gibi “geçici ve vazgeçilmez biçimde” kendisinin saydığını söyler. Böyle bir bakış toprağa ilişkin mülkiyet duygusuna bir tür kutsallık da yükler ve Berger’ın bu kutsallığa daha ihtiyatlı yaklaşma önerisinin kentlerdeki devrimciler tarafından çoğunlukla ciddiye alınmadığı söylenebilir.

Belki bir ayrım yapmak yararlı olacak; kentlerdeki devrimciler köylülerin kapitalizmi alaşağı etmedeki rolünü her zaman görmüşlerdi ama onlar köylünün toprağa sahip olma arzusunun diğer başka mülkiyet türleriyle mukayese edilemeyeceği fikrine Berger gibi yaklaşmamışlardı. Köylülerle ittifak kurma düşüncesi kentli devrimciyi dehşete düşürmez, köylünün toprakla ilişkisine müdahale edilemeyeceği düşüncesi ise onu çileden çıkarabilir: “Marksizmin Rus uygulayıcıları olan Lenin, Troçki ve Stalin toplumsal düzeni yıkmada köylünün sahip olduğu potansiyeli fark ettiler; fakat onlar köylünün arzuladığı şeyin toprak olduğunu da çok iyi bilmekteydiler: Köylü toprak uğruna savaşmak için ayaklanabilir; fakat bir kez toprağı işgal edince artık devrimci bir güç olma özelliğini kaybeder.” (Eric R. Wolf, Köylüler, s. 150.) Bunu sadece Rus devriminin köylülükle sorunlu ilişkisiyle sınırlı bir deneyim olarak görmek yanıltıcı olur. Wolf aynı sürecin Çin’deki karşılığına da işaret eder: “‘Bireysel çiftçilik bizatihi kapitalizmdir’ sloganı ile Çinli köylüler benzer şekilde çok büyük komünler halinde örgütlendirildiler.”

Eğer köylü deneyimi Berger’in belirttiği gibi evrenselse Rus ve Çinli devrimcilerin uyarıları da hükmü sadece o topraklarda geçerli kaygılar olarak görülemez. Evrensel bir gerçeklik bütün dünyayı kendi hızıyla dolaşmaktadır ve onun seyri içinde Yakup Kadri’yle Lenin’i aynı gerçeğe işaret ederken düşünmek ne kadar zordur. Tabii Lenin’i kaygılandıran Yakup Kadri’ye ferahlık vermektedir. “Endişelenmeyin” der, “küçük toprak sahibi köylü bizim Bolşevik olmayacağımızın garantisidir”: “Zaten Türkler niçin bolşevizmi kabul edemezler denildiği vakit verilecek cevap da budur. Çünkü Türkler ziraatçı bir millettir, bu millet küçük arazi sahiplerinden kurulmuştur.” (Y. K. Karaosmanoğlu, Ergenekon, Kültür Bakanlığı Yay., 1990, s. 113.)

Yakup Kadri’nin yaptığı, köylüyü toprağa bağlayan ve onu bir hammaddeden farksız gören bakışı yeniden üretmektir. Bütün “köylü efendimizdir”ciler onun toprakla ilişkisini bir hapsedilme, mahkûmiyet olarak kurarlar. Berger’ın köylüler için öngördüğü özgürlük başka yerdedir. Berger köylülerin işçilerle, diğer yoksullarla ittifak kurmaya mecbur olduklarının farkındadır, ama kentli devrimcilerin anlamakta zorlandıkları husus da bu ittifakın niteliğiyle ilgilidir; köylülerin kurdukları ittifak onların toprakla ilişkileri, yaşayışları ve buradan çıkan güven anlayışları nedeniyle genellikle gevşek ittifaklardır. Bu onların belirli düzeyde bir özerkliği zorunlu kılan hayatlarının ürettiği bir zarurettir. Böyle bir ittifak onların umutlarını önemsemeyenlerin aksine zengin bir özgürleşme olanağı sağlar. Berger bu ittifakın mümkün ve zorunlu olduğunu gösterir: “Yüzyılımızdaki devrimlerin çoğu (büyük ölçüde) yalnızca köylü askerler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu gözlem Rusya, Çin, Vietnam, Cezayir, Angola, Mozambik ve Zimbabwe için geçerlidir.” (O Ana Adanmış, s. 147) Bir ittifakın mümkün olması onun mutlaka başarılı olacağı anlamına gelmez. Berger burada romantikliği aşan bir iyimserlik önerir ve köylü deneyimini yakından bilenlerin böyle bir ittifakın sorunlarını daha çabuk fark ettiklerine dikkat çeker: “Fanon, Tito, Kardelj, Mao, Bumedyen, Kaddafi, Nyrere gibi birbirinden çok farklı insanların Ortodoks geleneğe karşı olmaları köylü deneyimine, geçmişin umutlarını unutmayacak ölçüde yakın olmalarından geliyordu; bundan öte, bu umutların bazen ister istemez, paketlenmiş ve hazır sunulan her türlü yabancı geleceğin şiddetle reddedilmesine yol açacağını bilmekten geliyordu.”

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova