ISBN13 978-605-316-125-7
13,5x21,5 cm, 504 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Portreler (sert kapak), 2018
Yedinci Adam, 2018
Manzaralar (karton kapak), 2019
Manzaralar (sert kapak), 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Esra Yalazan, "John Berger’ın ‘Portreleriyle’ zamansız bir yolculuk", ahvalnews2.com, 19 Mayıs 2018

Bazı yazarları sevmek için özel bir çaba sarfetmeniz gerekmez. Onlar kozalarında saklı olan doğal bilgeliğin tohumlarını hayatı taçlandırmak için yeryüzüne saçarken, tınısı ve derinliğiyle hissedilebilen bir dille varolurlar. O dil sadece kelimelerden oluşmaz. Hafızanın labirentimsi geçitlerinden dış dünyaya açılan bakışın değdiği her yerde onların izlerini görebilirsiniz.

John Berger bana göre o yazarlardan biridir. Onu kaybettiğimiz günlerin hemen sonrasında (2 Ocak 2017) yazmıştım; “Berger, kitaplarında işçilere, yoksullara, çocuklara, resimlere, ölülere, henüz doğmamışlara, taşlara, ağaçlara, kuşlara, kahramanlarına ve kelimelere, kendisini dili kadar gerçek kılan hakiki bir bakışla temas eder. Ne yazarsa yazsın – hikaye, makale, sanat eleştirisi, senaryo, roman, mektup, şiir, deneme veya kısa notlar – şiirin ölümsüzlük vaadine benzer, kendini dil aracılığıyla başka hayatlara açabilen bir ferahlık hissettiriyor. Bugün onu kaybedenlerin derin hüznü, önerdiği “gizli bir yetimler ittifakının” bir parçası olmaktan kaynaklanıyorsa eğer, bunda mütevazı, hiyerarşiyi reddeden, samimi, paylaşıma açık dürüst tavrının önemli bir payı vardır kuşkusuz”.

Beni bu yazının yazıldığı ana götüren, onun hayat boyu sanat ve sanatçılar üzerine yazdıklarının toplamı olan Portreler'in ilk cümleleri oldu. Onu neden “sevilen yazar” kategorisinde sıkıştırmadığımı hatırladım.

Berger, ona atfedilen bütün “kimliklerin” ötesinde hayatı kendi algı ve kabullenme biçimleriyle okumayı, yorumlamayı seviyor. Edebiyatın, sanatın, türlerin, modern dünyanın kolay ve hızlı tüketilen kavramlarıyla, ezberlenmiş tanımlarla açıklanmasından pek hazzetmiyor. Bakışın bütünlüğünü, hayatın “birliğini” bozacağına inanıyor muhtemelen.

“Sanat eleştirmeni olarak anılmaktan oldum olası nefret etmişimdir. On yılı aşkın bir süre sanatçılar, sergiler, süreli müze sergilerine ilişkin düzenli olarak gazete ve dergilerde yazıp çizdiğim doğru. Ne var ki gençliğimden beri içinde bulunduğum çevrede, birini sanat eleştirmeni olarak nitelemek hakaret sayılırdı….”

Berger, her yaştan ressamın, sanatçının sahiplenilme, hayata tutunabilme ve sanatını icra edebilmek için mücadele ettiği bir dönemden ve çevreden söz ediyor; “Maharetliydiler, yüksek standartları vardı, alçakgönüllüydüler, dostları eski ustalardı, birbirlerini kardeşçe eleştirirlerdi ama sanat piyasasını ve simsarları umursamazlardı. Aralarında siyasi mülteciler çoğunluktaydı; bu yüzden doğal olarak kanun dışıydılar. Beni eğitenler, esinlendiğim kadınlar ve erkekler bunlardı işte. Uzun ömrümde bir yazar olarak zaman zaman sanat hakkında yazılar yazmam, sanatçılardan aldığım ilham sayesindedir”.

Berger, sanat hakkında yazarken de geçmişle gelecek, sanatçıyla seyirci arasında köprüler kuran “hikaye anlatıcısı” rolünü benimsemiş. Muradı sanatçıyı, eserlerini, izleyiciyi ve hatta kendi bakışını “yorumla” sınırlandırmayıp görebildiklerini daha eşitlikçi, adil bir zemine taşımak.

Okura ve akrabalık ilişkisi kurduğu tüm medeniyetlerin hayatiyetine hizmet etmek onun doğal dürtüsü. Askerliği sırasında, okuma yazması olmayan askerlerin evlerine mektup yazarak kendini hikayeci olarak görmeye başladığını, söyleyen bir yazardan söz ediyorum nihayetinde.

İlk ciltteki portreler serisinin okuduğum hemen her yazısına hakim olan, onun bütün yazarlık macerasına da eşlik eden en sarsılmaz duygu, bizden önce yaşamış olanlarla kurduğu ilişki . Kendi deyişiyle “Yoldaşlık”. O yoldaşlık, düz ve sıradan bir tarihsellikten ziyade katmanlarıyla derinleşen, değişen ‘görme ve anlama’ biçimlerine göre yeniden konumlanmayı da içeriyor.

“Hiçbir şey tarihten muaf değildir” diyor Berger ve bakışının esnekliğini yine kendi pırıltılı ifadesiyle gösteriyor: “Grünewald’ı ilk gördüğümde, derdim onu tarihe yerleştirmekti. Ortaçağ dini, veba, tıp, cüzzam evleri bağlamındaki yerine. Şimdi kendimi tarihe yerleştirmek zorunda kalıyorum”.

Kendisi de etrafındaki nesneleri, tabiatın varlıklarını değişen ışıkla beraber farklı gören sıradan bir köylü ya da resmetme süreçlerinde yaratma dürtüsü değişen bir ressam gibi icra ediyor hikaye anlatıcılığını.

Berger, bu portrelerde kişisel hikayelerinden, mektuplarından, onda iz bırakan şiirlerden, oyunlardan, romanlardan yaptığı alıntılarla bana, bize, her şeyi gördüğü için hiçbir şeyi ayırt edemeyenlerin karanlığına ipeksi sicimlerle örülü “şiiriyle” sesleniyor. Elbette düşündüğü, yazdığı tüm alanlarda onu diri tutan, dünyanın zalimliğine meydan okuyan, her koşulda yoksunluğun ve mağduriyetin yanında duran, marksizmden beslenen politik bilinciyle.

Çok geniş bir coğrafyaya ve tarihsel zamana yayılan portrelerarasındaki bağlantılar, Berger’in izleyici, sanatçı ve eserleriyle kurduğu ilişki üzerinden okunduğunda onun önemsediği “bütünlük” meselesi daha berrak görünüyor.

Ben kendi adıma kronolojik bir yol izlemek yerine öncelikle okumak istediklerimi seçtim. Feyyum Portreleri, H. Bosch, Pieter Brueghel, Giovanni Bellini, Albrecht Dürer, Michelangelo, Tzsiano, Caravaggio, Velazquez, Rembrandt, Goya, G. Courbet, E. Degas, Cezanne, Monet, Van Gogh, Matisse, Picasso, Giacometti, F. Bacon, Abidin Dino ve Jackson Pollack hepsi aynı zamanda ortak kültürel, insani değerlerle sanatın buluşma noktalarını öğretmeye tenezzül etmeden gösterdi.

Kitabının açılış yazısı “Chauvet Mağara Resimleri” nde, geçmişteki sanatçılarla aramıza giren mesafeyi nasıl kapadığına bakmak lazım. Berger otuz bin yıl önce mağara resimlerindeki varoluşun ortak işaretlerine bakarken toprağın derinliklerindekini görüyordu; Rüzgar, su, ateş, uzak, yerler, ölüler, gök gürültüsü, acı, patikalar, hayvanlar, ışık, doğmamış şeyler.

O ilk resimlerin zamanına ve mekanına giden yolu ancak “her şeyin bir” olduğu düşüncesiyle açıklamayı Herakletios gibi akıllıca buluyor sanırım. Bu yüzden görebildiğimiz ya da tahayyül edebildiğimiz en eski işaretlere, resimlere, heykellere dair hissiyatı onun sanata bakışının temel prensiplerini de açıklıyor; “Besbelli sanat acemilikle başlamamış. İlk ressamların ve heykeltraşların gözleriyle elleri de sonradan gelenler kadar maharetliymiş. İlk andan itibaren bir zarafet varmış. Asıl muamma bu değil mi?”

Berger, yazarken okuru, izleyiciyi ve “sanat tarihi” diye kategorize edilen bilgiler yığınını kurcalamayı, sorularla daha geniş bir perspektiften bakmaya zorlamayı seviyor. Görünmez sanılan işaretlerin, izlerin peşine düşüp kendi çizdiği haritada derinleşebilmesi onu diğerlerinden farklı kılıyor.

Günümüze kalmış en eski yağlıboya portrelerini anlattığı bölüme (Feyyum Portreleri) yine sorarak başlaması tesadüf değil; “Bunlar Yeni Ahit’in Dört İncili yazılırken yapılmışlar. Madem öyle bize şimdi neden yeni geliyorlar? Onları takip eden iki bin yıllık geleneksel Avrupa sanatının bize sunduklarından neden daha çağdaş görünüyorlar? Neden? Bulmaca bu”.

Bu yazılarda benzeri “bulmacaların”, soruların peşine düşen okuru bekleyen cevaplar, asla tek bir neden veya bakış açısıyla şekillenmiyor. O bize Feyyum ressamlarının bugünkü portre ressamlarından farkını tarihsel gerçeklerle anlatırken, ressam ve modelleri arasındaki ‘mahremiyet sözleşmesini’, bugünkü medyanın imge bombardımanını, zorunlu ve gönüllü göçlerin, sonu gelmeyen ayrılıklar yüzyılının sancılarını da hatırlatıyor.

Ama beni onun yazılarında çarpan bundan fazlası. Berger’in sanatla direnişi iyileştirerek göstermesini seviyorum. ‘Feyyum Portreleri’nin çıplak sessizliğini fısıldar gibi anlatıyor; “Hiçbir şeye davet etmeyen, hiçbir talepte bulunmayan, yine de kendilerinin ve onlara bakan herkesin canlı olduğunu ilan eden erkek ve kadın imgeleri! Kırılgan da olsalar, unutulmuş bir özsaygıyı tekrar canlandırıyorlar. Her şeye rağmen hayatın eskiden de şimdi de bir armağan olduğunu doğruluyorlar”.

Berger’in okurken gördüklerini çok boyutlu yorumlama beceresi, sanatçıların yaratma süreçlerinde takip ettiği haritaların yansıması sanki. Bu sezgisel bir beceri aslında. Bilgiyi kullanma biçimi onun sanatı anlamlandırma, izleyici yönlendirme tercihlerini de gösteriyor.

Monet’nin bakışındaki kederi ve izlenimciliğin uçuculuğunu yorumladığı bölümde, izleyicinin yalnızlığını hatırlatıyordu.

Ona göre biz resimlere bakanlar fırça dokunuşları kadar ayrıyız birbirimizden. Belki buluşabileceğimiz tek yer, onun gibi yazarların işaret ettiği bereketli bahçelerde soluklanıp bizden öncekilerin tecrübelerini anlama çabasıdır. Ancak o çabayla onları ve eserlerini ‘evrensel ve ebedi bir tahayyül’ olarak tasavvur edebiliriz.

Van Gogh’un portresini çizerken söyledikleri bana onu tarif ediyor; “Zeytin ağaçları deseninin önünde içimden şöyle dedim: Çok sevildi çünkü onun için kara kalem ya da yağlıboya resim yapma eylemi, baktığı şeyi neden bu kadar kuvvetle sevdiğini keşfetmenin ve göstermenin bir yoluydu. Ve hayatını ressam olarak geçirdiği sekiz yılı (ever sadece sekiz) boyunca baktığı şey gündelik hayattı”.

Bence John Berger’in sanatı, edebiyatı, hayatı okurken yaptığı da bu. Gördüğü şeyi bir “hikaye anlatıcısı” olarak yazarken, onu neden çok sevdiğini keşfediyor ve paylaşıyor. Ne anlatırsa anlatsın - Goya’nın sarılmaz dürüstlüğü, Caravaggio’nun cinsel arzuyu resmeden dehası ışığında istemenin diyalektiği, Filistinli çocukların direnişi, Picasso’nun boyayla küfretmesi ya da sadece sevdiği bir şiiri çağrıştıran bir resim - hepsinde tıpkı Van Gogh’un fırça darbelerindeki gibi hayatının emeği, çabası, direnişi, “yoldaşlığı” ve samimiyeti görünüyor.

Berger bize daima “o resim” olmadığında farkına varamayacağımız bir yokluğu kendi gerçekliğini oluşturarak anlattı. Otoportresini çizen bir ressam gibi, yazılarıyla geçmişinin, kaderinin ve geleceğinin resmini yaptı. Bir yazısının sonunda “Geçmişten gelen mirasımız ve tanık olduklarımız sayesinde, direnecek cesareti bulacak ve şimdi hayal edemediğimiz koşullar altında direnmeyi sürdüreceğiz. Dayanışma içinde beklemeyi öğreneceğiz” diyordu.

Evet, o halde bir kez daha..; John Berger’in bakışıyla kendi yatağından akarak uçsuz bucaksız denizlere karışan nehirler, şarkılar, şiirler, hikayeler, resimler gibi elbet umutla dayanışmayı öğreneceğiz.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova