Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-053-3
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sanatla Direniş
Özgün adı: The Shape of a Pocket
Çeviri: Aslı Biçen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Miquel Barceló
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2017
2. Basım: Mayıs 2017

"Günbegün bütün dünyada medya ağı gerçeklerin yerine yalanları koyuyor. En başta siyasi ya da ideolojik yalanlar yok (onlar sonra geliyor), insan hayatının ve doğal hayatın aslında neden oluştuğuna dair görsel, somut yalanlar var. Bütün yalanlar tek bir devasa sahtekârlıkta toplanıyor: hayatın kendisinin bir meta olduğu ve onu satın almaya gücü yetenlerin, tanımı gereği onu hak edenler olduğu varsayımı! Çoğumuz bunun yanlış olduğunu biliyoruz ama bize gösterilenlerin pek azı direncimizi güçlendiriyor."

Berger’a göre sanat tam da bunu yapıyor, yani direncimizi güçlendiriyor. Bu kitaptaki denemelerde, birçok klasik ve modern sanatçının eserlerinin yanı sıra, Fransa’daki on binlerce yıllık mağara resimlerini ve Mısır’daki Feyyum portrelerini de ele alıyor Berger. Yazarın Subcomandante Marcos’la yazışmalarını ve kendi sunduğu bir radyo programının metnini de içeren bu derleme, sanatın birey ve toplum için ne kadar vazgeçilmez ve sağaltıcı olduğunu hatırlatıyor bize.

"Bugün, varolanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir," diyor Berger bir denemesinde. Bir diğerinde ise şöyle ekliyor: "Direniş eylemi, sadece bize sunulan dünya-resminin saçmalığını kabullenmeyi reddetmek değil, bu resmin geçersizliğini duyurmaktır. Cehennem içeriden geçersiz ilan edildiğinde, cehennemliği son bulur."

İÇİNDEKİLER
1.   Bir Kapıyı Açmak
2.   Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar
3.   Stüdyo Konuşması
4.   Chauvet Mağarası
5.   Penelope
6.   Feyyum Portreleri
7.   Degas
8.   Desen: Leon Kossoff’la Yazışmalar
9.   Vincent
10. Michelangelo
11. Rembrandt ve Beden
12. Aynanın Üzerindeki Kumaş
13. Brancusi
14. Po Nehri
15. Giorgio Morandi
16. Yok Artık Devenin Nalı
17. Frida Kahlo
18. Yatak
19. Dağınık Saçlı Adam
20. Elma Bahçesi
21. Kavanozlarda Duran Fırçalar
22. Dünyanın Büyük Yenilgilerine Karşı
23. Subcomandante Marcos’la Yazışmalar
      Balıkçıllar
      Balıkçıllar ve Kartallar
      Taşlarla Nasıl Yaşanır
24. Aynısı mı Olsun?

      Görseller
      Teşekkür
OKUMA PARÇASI

Frida Kahlo, s. 115-117

Fil ile Kelebek derlerdi onlara — gerçi babası kızına Güvercin derdi. Kırk küsur yıl önce öldüğünde ardında yüz elli tane küçük yağlıboya tablo bıraktı, bunların üçte biri otoportre sınıfına girer. Adam Diego Rivera’ydı, kadın Frida Kahlo.

Frida Kahlo! Bütün efsane isimler gibi uydurulmuşa benziyor ama öyle değildi. Yaşarken efsane olmuştu, hem Meksika’da hem de —küçük bir sanatçı muhiti içinde— Paris’te. Günümüzde bir dünya efsanesi. Hikâyesi tekrar tekrar anlatıldı — kendisi, Diego, sonra da başka başka insanlar tarafından. Küçükken çocuk felci kurbanı olmuştu, sonra bir otobüs kazasında feci şekilde sakat kaldı, resimle ve komünizmle onu Diego tanıştırdı, tutkuları, evlilikleri, boşanmaları, yeniden evlenmeleri, Troçki’yle yaşadığı aşk, gringolara duyduğu nefret, bacağının kesilmesi, muhtemelen acıdan kaçmak için intihar edişi, güzelliği, duyumsallığı, mizahı, yalnızlığı.

Paul Leduc Roseinvveig’in yönettiği harika bir Meksika filmi var onu anlatan. Le Clezio’nun yazdığı güzel bir roman var, Diego ve Frida. Carlos Fuentes’in yazdığı, onun Mahrem Günlüğü’nü de içeren muhteşem bir deneme var. Meksika popüler sanatı, gerçeküstücülük, komünizm, feminizm içinde eserlerinin konumunu inceleyen çok sayıda sanat tarihi metni var. Ama ben bir şeyi daha yeni gördüm — röprodüksiyonlara değil de ancak resimlerin asıllarına bakınca görülebilen bir şey. Belki de çok basit, çok aşikâr olduğu için insanlar hiç üzerinde durmamış. En azından bundan bahsedene rastlamadım. Bu yüzden de kendim yazıyorum.

Tablolarının birkaçı tuvale yapılmış ama büyük çoğunluğu metal ya da onun kadar pürüzsüz olan Masonite üzerine yapılmış. Tuvalin dokusu ne kadar ince olursa olsun, ona direniyor ve görüşünü bozuyor, fırça darbelerini ve konturlarını çok ressamsı, çok plastik, çok sıradan, çok epik, (her ne kadar epey farklı olsa da) Fil’in çalışmalarına çok benzer kılıyordu. Görüşünün bozulmaması için ten kadar pürüzsüz bir yüzeye resim yapması gerekiyordu.

Ağrıları ya da hastalığı yüzünden yatakta kalması gerektiği günlerde bile her sabah giyinmek ve kendine çekidüzen vermek için saatler harcardı. Her sabah cennete gidecek gibi giyiniyorum, derdi! Doğal olarak birbirine kavuşan kaşlarıyla yüzünü aynada hayal etmek kolay; göz kalemiyle kaşlarını daha da fazla vurgular, tarif edilemez gözleri üzerinde siyah bir paranteze dönüştürürdü. (O gözleri insan ancak kendi gözlerini kapattığında hatırlayabilir!)

Benzer şekilde, yağlıboya resim yaparken, sanki kendi teni üzerine desen çiziyor, renk sürüyor ya da kelimeler yazıyordu. Bunu gerçekten yapabilse, elin yaptığı şeyi yüzey de hissedeceği için - her ikisinin de sinirleri aynı beyin korteksine bağlandığı için-duyarlılık iki katına çıkardı. Frida, kendi alnı üzerine Diego’nun küçük bir portresini, onun alnına da bir göz resmederek kendi otoportresini yaptığında, belli ki —başka şeylerin yanı sıra— bu hayalini itiraf ediyordu. Kirpik gibi ince fırçaları ve titiz fırça darbeleriyle, yaptığı her imge, tam manasıyla ressam Frida Kahlo olduğu andan itibaren, kendi teninin hassasiyetine öykünüyordu. Arzusunun keskinleştirdiği, acısının daha da bilediği bir hassasiyet.

Duygularını ve ontolojik özlemini ifade etmek için, kalp, rahim, süt bezleri, omurga gibi beden parçalanın resmini yaparken kullandığı bedensel simgesellik fark edilmiş ve üzerine defalarca yorum yapılmıştır. Bunu daha önce kimsenin yapmadığı şekilde, ancak bir kadının yapabileceği gibi yapardı. (Gerçi Diego da kendi tarzında bazen benzer bir simgesellik kullanmıştır.) Yine de burada mutlaka eklemek gereken bir şey var: Onun kendine has yağlıboya yöntemi olmasa, bu simgeler gerçeküstü tuhaflıklardan ibaret kalırdı. Kendine has yağlıboya yöntemi de dokunma duyusuyla ilgili bir şeydi, elin ve ten olarak yüzeyin çifte dokunuşuyla.

İster evcil maymunlarının kollarındaki kıllar olsun, ister kendi alnındaki ve şakaklarındaki saçlar olsun, her telin resmini nasıl yaptığına dikkat edin. Her fırça darbesi, saçın derideki bir gözenekten büyümesi gibi büyür. Hareket ve malzeme tektir. Başka resimlerde meme ucundan sızan süt damlası, bir yaradan damlayan kan ya da gözlerden akan yaş hep aynı bedensel kimliğe sahiptir - yani boya damlası, beden sıvısını tarif etmez, onun ikizi gibidir. Kırık Sütun isimli tablosunda bedeni çivilerle delik deşik olmuştur ve izleyicinin zihninde, çivileri dişlerinin arasında tuttuğu ve tek tek alıp çekiçle bedenine çaktığı görüntüsü oluşur. Resmini eşsiz kılan dokunma duyusu o kadar kuvvetlidir.

Buradan onun paradoksuna geliriz. Kendi imgesine bu kadar yoğunlaşmış bir ressam nasıl olur da narsisist olmaz? Bunu, çok sayıda otoportre yapmış olan Van Gogh ve Rembrandt üzerinden açıklamaya çalışanlar olmuştur. Ama bu kıyaslama yüzeysel ve yanlıştır.

Yeniden acıya ve acı biraz soluklanmasına izin verdiği zamanlarda Frida’nın onu yerleştirdiği perspektife geri dönmek lazım. Hisseden bir varlık olmanın birinci koşulunun, acıyı hissedebilme kapasitesi olmasının yasını tutar sanatı. Kendi sakatlanmış bedeninin hassasiyeti, canlı olan her şeyin tenlerinin farkına varmasını sağlamıştır — ağaçların, meyvelerin, suyun, kuşların ve doğal olarak başka kadın ve erkeklerin. Bu yüzden de, kendi imgesini, adeta kendi teni üzerine resmederek bütün bir hisseden dünyadan bahseder...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Berger ve sanatla direnmenin yolu", Gazete Duvar, 30 Mart 2017

John Berger’in Sanatla Direniş adlı kitabını okurken, onun her şeyi direnişe odaklı bir göz ile görmeye çalıştığını düşündüm. Metis tarafından basılan kitapta Berger, incelediği ressamların her fırça darbesini, her desenini takip ederek, yaşama dair, biz’e dair dünyaya dair ne söylüyorlar sorusuna yanıt aramış. Bahsettiği isimlerin o ânına, şimdilerine giderek duygularını, yarattıkları eserlerle kendileri arasında nasıl bağlantılar olduğunu yorumlamaya çalışmış ve bize onlardan bugüne kalana dair sanatlı, umutlu bir yol çizmiş. Sanatla Direniş kitabı aynı zamanda Subcomandante Marcos ile Berger arasındaki yazışmaları da bizimle buluşturan bir kitap olmuş, bu iki bilgenin doğayla, yaşamla, direnişle olan ilişkileri bize kaybettiğimiz umuda dair pek çok şey söylüyor.

Görünümün Yokluğu Bedeni Siliyor

Berger görüntülerin hızlıca gelip geçen bir hâle geldiğine dikkat çekerken günümüzde bol miktarda imge bulunduğuna, istediğimiz herhangi bir şeyi istediğimiz zaman görebilmemizin fiziksel görüntü dediğimiz durumu kaybettirdiğine dikkat çekiyor. Çünkü ona göre, eskiden görüntüler elle tutulur bedenlere aitti ve teknolojik yenilikler görüneni var olandan ayırdı. Görünürler artık serap gibi bizler tam da sisteme uygun olarak iştah hâlinde hep daha fazlasını görmek isteyen bir hazzın esiriyiz. Bu da bedeni siliyor, görme iştahı belki de bedeni bir nesneye indirgiyor. Berger’in deyimiyle; “içi boş elbiseler ve arkası boş maskeler seyirliğinde yaşıyoruz.”

Yazarın önemli bir örneği var bu konuda ve üzerine düşününce gerçekten durumu fark ettiriyor. Şöyle diyor Berger; “Herhangi bir ülkedeki televizyon haber spikerini düşünün. Bu spikerler bedensizleştirilmiş olanın mekanik zirvesidir. Onları icat etmek ve onlara bugün yaptıkları gibi konuşmayı öğretmek sistemin yıllarını aldı.” Bunun üzerine düşününce televizyon haber spikerlerini sadece gördüğümüzü ve mekanik bir ses işittiğimizi fark ettim. Robotik bir durum bu, karşımızdakinin bir insan bedeni olduğunu unutturan, bize bir makine hissi veren, aynı tonda akıp giden, bedeni, sesi, mimiği kaybettiren bir konuşma biçimi.

Resim ise her şeyden önce, bizi çevreleyen ve sürekli belirip kaybolan görünürün olumlanmasıdır diyor Berger. Yani bize dayatılan hızla kaybolan imgeler bir anlamda resimlerde anlamını bulur. Resim onu yapan kişi ile nesnesi arasındaki karşılaşmadan doğar ve bu karşılaşma ressamın onu gördüğü hâliyle buluşarak bir yoldaşlık ilişkisi oluşturur. Ve bizler müzelerde başka dönemlerin görünürleriyle karşılaşarak bu yoldaşlık ilişkisini devam ettiririz. Ve çağlar arası ilişki kurmamızı sağlayan görüntüler bize bir rahatlama hissi verir çünkü görünürün hızı içerisinde insan belki de devamlı olarak kaybolacağı hissiyle var olur, bu resimler bize Berger’in işaret ettiği gibi, pek çok şeyin hâlâ aynı göründüğü durumunu hatırlatır; dişler, eller, güneş, balıklar...

Ve görünürün âleminde tüm çağlar kardeşçe, bir arada var olur aralarında yüzyıllar, bin yıllar bile olsa. Haklıdır Berger, bana kalırsa bizler her şeyin çılgınca bir hızla akıp gittiği bir çağda bir resme uzunca bakabilir, onun görünümü ile kendimiz arasında bir bağ kurabilir ve varlığımızı duyabiliriz. İnsanın, yok olan doğanın, dünyanın acısının devamlılığını gerçek imgelerle görür, belki de acımızı ve yalnızlığımızı biraz olsun dindirebiliriz. Bu nedenle Berger’in söylediği gibi; “Bugün varolanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir.”

Berger’ın Sanatla Dünya Yorumu

Berger incelediği tablolar ve sözünü ettiği ressamlar üzerinden bir bakıma dünyayı yorumluyor. Feyyum portrelerinden, mağara resimlerine kadar sanatsal bir çerçeve sunuyor. Medyanın insanı imgelerle kuşatmasının neleri götürdüğüne dikkat çekerken, ileriki kuşaklara ben buradaydım, yaşadım demek için kendini kayıt altına aldıran insanların tanıklıklarını gelecek nesillere aktarmak için yaptırdıkları Feyyum portrelerinin, aslında nasıl anlamlı olduğuna işaret ediyor. Bu portreler hiçbir şeye davet etmiyor, kusursuz değiller, ama bizim başaramadığımızı kendileri olarak buradayız diyebildikleri mesajını bize iletiyorlar.

İnsanın suretini kaybetmediği dönemlerin, yaşamda varolduğunu gelecek kuşağa aktarmanın bir yolu olarak bu portrelere günümüzden bakınca sanırım Berger sonuna kadar haklı. İnsanın herhangi birine istendiği an tıklayıp ulaşabildiği ve her defasında yeni bir benlik sunumuyla karşılaştığı bu çağda bu portreler bize varolduğunu gösteren görünümleriyle gerçekten de çok şey söylüyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.