Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-631-2
13x19.5 cm, 112 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
Çeviri: Zafer Aracagök
Kapak Fotoğrafı: Jean Mohr
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1987
4. Basım: Şubat 2016

"Bir gece Bosna'da, Prijedor yakınlarındaki kırlarda yürürken, otların içinde ışığı amber yeşili, kimsesiz bir ateşböceği buldum. Yerden alıp parmağımın üstüne koydum, o da bir yüzüğe oyulu elektrikli bir opal gibi ışıldayıp durdu. Eve yaklaştığımda, öbür ışıklarla yarışamadı ve ışığını söndürdü.

"Sonra onu yatak odasında çekmeceli bir dolabın üstünde duran birkaç yaprağın içine bıraktım. Işığı söndürünce, tekrar ışıldamaya başladı. Tuvalet masasının aynası tam pencerenin karşısındaydı. Yan yatınca aynada gördüğüm bir yıldız ve onun hemen altında dolabın üstünde duran ateşböceği oluyordu. Aralarındaki tek fark ateşböceğinin ışığının daha yeşil, daha donuk ve daha uzak olmasıydı."– John Berger

Geçen zaman ve bu zamanın geçtiği mekân üzerine yazılmış bu şaşırtıcı yalınlıktaki kitap John Berger'ın bir yazar olarak yaşamı hakkında en çok ipucu taşıyan kitabıdır: Berger'ı Berger yapan o ilgili dikkat, görünür dünyaya, arkadaşlara, hayattakilere ve ölmüşlere, dile ve yaratıcılığa yönelen dikkat, dünyaya duyduğu derin sevgi, bizce en yoğun ifadesini bu kitapta buluyor.

OKUMA PARÇASI

BİR ZAMAN DİLİMİNDE, s. 12-14.

İlki bir tavşandı. 2000 m. yükseklikte bir dağ sınırındaydı. Nereye gidiyorsun? diye sordu Fransız sınır memuru. İtalya'ya dedim. Niye durmadın? dedi. Devam etmemi işaret ettiğinizi sandım dedim. Tam bu anda her şey birden unutuldu. Çünkü on yarda kadar ötede yoldan bir tavşan geçiyordu. Kulak uçlarında sütlü kahve püsküller olan çelimsiz bir tavşandı. Görünüşte yavaş koşuyordu, ama canını kurtarmak içindi koşusu. Bazen böyle olabilir.

Birkaç dakika sonra tavşan tekrar göründü. Bu kez peşinde ondan da yavaş koşan, sofradan apar topar kalkmış gibi görünen bir düzine kadar adamla geçtiler yoldan. Tavşan yukarılara, kayalık ve ilk kar yığıntıları arasına kaçtı. Sınır memuru tavşanı nasıl yakalayacaklarıyla ilgili komutlar yağdırıyordu – ben de böylece gazlayıp aştım sınırı.

İkincisi bir kedi yavrusuydu. Ak pak toparlak bir yavru. Şöminesi ve bacaklarından biri kırık bir masası olan, duvarları beyaz badanalı, tabanı eğri büğrü bir mutfağın kedisiydi. Duvarların önünde durunca, kara gözleri de olmasa neredeyse görünmez oluyordu. Yüzünü duvara çevirdiğindeyse, duvarda kayboluyordu. Birden ileri ya da masaya sıçrayacak olsa, duvardan çıkacak bir hayvan görür gibi oluyordu insan. Var olup yok olma biçimi yavruya, evi gözeten tanrıların o gizemli içtenliğini bağışlamıştı. Evi gözeten tanrıların hep hayvan olduğunu düşünmüşümdür. Bazen görünür, bazen yok olurlar, ama hep vardırlar. Masaya oturunca, yavrucuk bacaklarıma atılıyordu. Kürkü kadar ak, keskin dişleri vardı. Bir de pembe dili. Bütün kedi yavruları gibi sürekli oyun peşindeydi: Kendi kuyruğuyla, sandalye sırtlarıyla, yerdeki saçaklarla oynayıp duruyordu. Dinlenmek istediğindeyse, üzerine kıvrılabileceği yumuşak şeyler seçiyordu. Bir hafta boyunca hayranlıkla onu izleyerek şu sonuca vardım: Ak bir şey, bir havlu, bir kazak ya da çamaşır buldu mu, fırsatı kaçırmıyordu. Sonra da gözleri yumulu, ağzı kapalı öyle kıvrılıp ak duvarlar içinde gözden kayboluyordu.

Pistoia'ya pek uzak olmayan tepeler arasında bir köy. Köy mezarlığı yüksek duvarlarla çevrili bir dörtgendi ve demir oyma kapıları vardı. Geceleri mezartaşlarının çoğu içlerindeki mumlarla ışıldamaya başlıyordu. Fakat mumlar elektrikle çalışıyor ve sokak lambaları ile birlikte yakılıyordu. Gece boyunca ışıldayan mumların sayısı sokak lambalarını geçiyordu. Mezarlığı geçince, yol keskin bir viraj yapmakta ve dönemeçten çiftliğe giden toprak bir yol uzanmaktaydı. İşte bu toprak yolda gri ördeklerden biriyle karşılaştım.

Daha önce birkaç kez tüm aileyi bir arada görmüştüm. Genellikle, mezarlığın karşısındaki çalıların aşağısına düşen çim düzlükte toplanıyorlardı. Mezarlık ışıklarını ilk kez bir tan vakti gördüğümde gece-yeşili çimlerde kımıldanan ördekleri fark etmiştim. Bir dişi, bir erkek ve altı tane de yavrudan oluşan bir aile.

Bu kez yalnızca erkek ördek vardı, yolun ortasında öyle durmuş, başı önüne eğik toprağı eşeliyordu. Daha bir dakika geçmeden tümüyle görünmez olmuş dişi ördeğin sırtına binmiş olduğunu fark ettim. Dişi ördek tekrar toz toprak içine gömülmeden önce erkeğin ayakları arasından birkaç kez kanatlarını uzattı kapadı. Erkeğin gidiş gelişleri hızlandı. Sonunda doruğa ulaştıktan sonra dişinin üzerinden kalktı ve dişi tekrar görünür oldu. Dişinin yanından yola kaydı. Kurşun yemişçesine yere düştü ve bir yanı üzerine yığıldı. İçi kurşun dolu, toprağa bulanmış cansız kuş biçiminde ufak gri bir torbaydı sanki. Dişi ördek etrafına bakınıp ayağa kalktı, kanatlarını çırpıp boynunu esnetti ve artık yavrularının kendini bulabileceğinden emin dolaşmaya başladı.

Bir gece Bosna'da, Prijedor yakınlarındaki kırlarda yürürken, otların içinde ışığı amber yeşili, kimsesiz bir ateşböceği buldum. Yerden alıp parmağımın üstüne koydum, o da bir yüzüğe oyulu elektrikli bir opal gibi ışıldayıp durdu. Eve yaklaştığımda, öbür ışıklarla yarışamadı ve ışığını söndürdü.

Sonra onu yatak odasında çekmeceli bir dolabın üstünde duran birkaç yaprağın içine bıraktım. Işığı söndürünce, tekrar ışıldamaya başladı. Tuvalet masasının aynası tam pencerenin karşısındaydı. Yan yatınca aynada gördüğüm bir yıldız ve onun hemen altında dolabın üstünde duran ateşböceği oluyordu. Aralarındaki tek fark ateşböceğinin ışığının daha yeşil, daha donuk ve daha uzak olmasıydı.

Devamını görmek için bkz.

BİR ZAMANLAR BİR ÖYKÜDE, s. 15-16.

İkimiz de öykü-anlatıcılarıyız. Sırtüstü uzanmış gece göğüne bakıyoruz. Öykülerin başladığı yerdir burası: Geceleyin dogmaları aşırıp bazen inanç olarak geri veren bu yıldız bolluğunun desteğiyle başlar öyküler. Yıldız kümelerini ilk keşfedip onlara ad verenler öykücülerdi. Bir avuç yıldız arasına düşsel bir çizgi çekince, kimlik ve birer imge kazanıyordu yıldızlar. Çizgiye işlenmiş yıldızlar bir anlatıya işlenmiş olaylar gibiydi. Yıldızların küme oluşturduğunu düşlemek kuşkusuz ne yıldızları ne de onları çeviren kara boşluğu değiştirdi. Değiştirdiği şey insanların geceleyin göğü okuma biçimiydi.

Zaman sorunu göğün karanlığı gibidir. Her olay kendi zamanına kayıtlıdır. Olaylar kümeleştirilebilir, zamanları örtüşebilir, ama olaylar arasındaki ortak zaman kümeleşmenin ötesine bir "yasa" olarak geçmez.

Kıtlıklar olayların trajik kümeleşmesi sonucu oluşur. Bir başka zamanda olduğu gibi, Büyükayı yine vardır ve kıtlığa kayıtsız kalmıştır.

Bir tavşanın olsun, bir kaplumbağanın olsun, her ikisinin de yaşam süreleri hücrelerince düzenlenip belirlenir. Bir canlının olası yaşam süresi canlının organik yapısının bir boyutudur. İkisiyle de ilgisi olmayan bir soyutlama yapmaksızın tavşanın yaşam süresiyle kaplumbağanınkini kıyaslamak mümkün değildir. İşte insanoğlu bu soyutlamayı icat edip bitiş çizgisine önce hangisinin ulaşacağını bulmak üzere bir yarışma düzenledi.

İki olguyu bağdaştırdığı sürece insan benzersizdir. Olgulardan biri kendi biyolojik organizmasına –bu bağlamda tavşan ve kaplumbağa gibidir– öbürü kendi bilincine aittir. Bu nedenle insanda bir arada işleyip bu iki olgunun karşılığı olan iki zaman vardır. Ana rahmine düşüp büyüdüğü, olgunlaşıp yaşlandığı ve öldüğü zaman ile bilincinin işlediği zaman.

Zamanlarının ilki yine kendince anlaşılır. Bunun içindir ki, hayvanların felsefi sorunları yoktur. İkincisiyse değişik dönemlerde, değişik biçimlerde anlaşılmıştır. Gerçekten de her kültürün ilk hedefi, geçmişin gelecekle olan bağlantılarını anlayabileceği böyle bir bilinç zamanı anlayışı üretmek olmuştur.

Çağdaş Avrupa kültürünün getirdiği açıklamaya göre –ki bu açıklama son iki yüzyıldır öbür açıklamaları iyice bastırmıştır– bütün olaylara uygulanabilen tekdüze, soyut, çizgisel bir zaman yasası vardır ve bütün "zamanlar" bu yasaya göre karşılaştırılıp düzenlenebilir. Bu yasaya göre, Büyükayı ve kıtlık ikisine de kayıtsız kalan aynı hesaba aittir. Yine aynı yasaya göre, insan bilinci, öbür olgular gibi zaman içinde yer alan bir olgudan başka bir şey değildir. Böylece görevi bilinç-zamanını "açıklamak" olan açıklama, jeolojik bir katmanmışçasına edilgin bir tutum takınır bu bilinç karşısında. Modern insan sık sık kendi pozitivizminin kurbanı olmuşsa bu süreç, bilinçsel olgunun yarattığı zamanın ret ya da yok edildiği noktada başlamaktadır.

Gerçekte hep iki zaman arasındayızdır: Gövdenin ve bilincin zamanı arasında. Bütün öbür kültürlerdeki ruh ve gövde arasındaki ayrım işte buradan kaynaklanır. Öncelik her zaman ruhundur ve yeri bir başka zamanın aktığı çizgidedir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Çakmak, "Gerçekler Devrimcidir", Özgür Gündem, 9 Mart 2016

İsviçre Alpleri’ndeki küçük bir köyde, Quincy’de, kamera karşısında oturan ama onu tamamen unutmuş görünen John Berger’in vasıfları sıralanıyordu: “Eleştirmen, romancı, denemeci, ressam.” Söz ona geldiğinde, kendisiyle ilgili tek bir tanımı tercih edeceğini söyledi: “Hikaye anlatıcısı.”

15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilen belgeselde Quincy’de Mevsimler: John Berger’ın Dört Portresi bütün derdinin insanları dinlemek olduğunu söylüyordu Berger. Eğer onları dinlemeye yeterince istekliyseniz, gerçeklik batığından bir parça daha çıkarmayı önemsiyorsanız hikâyeler gelir sizi bulur.

Yalnızca hikayeyi değil onun gerçekliği nasıl yansıttığını ya da gerçeğin kaskatı bir görünümüne dönüştüğünü saplantılı bir şekilde araştırıyor Berger. Susan Sontag’la bir söyleşilerinde hikaye anlatıcısının gerçeklikle mesafesine vurgu yapıyordu yine. Sontag bunun hikaye anlatıcısının merkezi bir sorunu olduğundan kuşku duyduğunu belirttiğinde daha iyi anladık Berger’ın ısrarını. Yaşadığı köyde, evli bir kadına aşık olan ama bir süre sonra aşkı karşılık görmeyen bir çobanın yemek yemeyi reddettiğini ve böyle ölmeyi seçtiğini anlattı. Hikaye çarpıcıydı ama onun kafasını aynı ölçüde meşgul eden bir soru daha vardı; bunu kaleme aldığı, insanlara anlattığı anda okur onun gerçek mi kurgu mu olduğu konusunda bir şüphe yaşayacaktı ve belki Berger da gerçeklik batığını biraz daha derine mi itmiş olacaktı?

Temelsiz bir saplantı değil bu, modern sanatçı ve devrimciyi aynı safta buluşturanın gerçeğe daha fazla yaklaşma, onu daha açık hale getirme çabası olduğunu söylüyor Berger: “Gerçeklik gücü elinde tutanların karşısında yer alır.” Onu, sanatçıyı devrimciyle, Lenin’le buluşturan bu muydu: “Gerçekler devrimcidir.”

Gerçeğe aynı saplantılı bağlılığı, onu örten perdeleri yırtma kararlılığını ve ondan kâr etmeme kaygısını Van Gogh’da da görüyor Berger: “Gerçekliğin sanat olduğunu söylerler ve gerçeklikten sanatsal bir kâr almayı umarlar. Kâr konusunda Van Gogh kadar isteksiz bir başka ressam daha yoktur... Tüm hayat öyküsü gerçekliğe duyulan bitmez tükenmez bir özlemdir. Renkler, güneş, Akdeniz iklimi gerçekliğe uzanan araçlardır onun için, hiçbir zaman kendi içlerinde özlem nesneleri olmamışlardır. Gerçeklik batığından tek bir parça bile çıkaramadığını hissettiği zamanlar, tutulduğu acı dolu krizlerle bu özlem daha da yoğunlaşıyordu.” Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü.

Quincy’de Mevsimler’de sadece nasıl adlandırılmak istediğini değil, seçmek zorunda kalsaydı hangi kitabıyla anılmak istediğini de söylüyordu Berger: “Yedinci Adam”. Açlıktan kurtulmak için aşağılanmayı göze alan ve Avrupa’ya giden göçmen işçilerin hikâyesini anlatmıştı. Onu tükenen bir gerçeklikle (köylülükle) tanıştıran da köylerinden kopup sanayi şehirlerine göç eden bu işçilerdi. Kulağına dolan köylü-işçi sesleri miydi onu Quincy’e götüren?

Irgatların, yol işçilerinin seslerini, fizik gerçekliklerini Berger’ın hikayelerinde, Van Gogh’un tablolarında, mektuplarında Vincent Van Gogh, “Dostlukla-Seçme Mektuplar”, (çev. Nurettin Elhüseyni-Pınar Kür, Yapı Kredi Yayınları) duymaya devam edeceğiz. Kulağımıza, gözümüze dolmalarına izin verdiğimiz sürece

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.