Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-590-2
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Buluştuğumuz Yer Burası
Özgün adı: Here is Where We Meet
Çeviri: Çevat Çapan, Gönül Çapan, Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Deseni: John Berger
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2006
3. Basım: Kasım 2016

John Berger'dan, geçen yüzyıla, göçüp gidenlere, tüm zaaflarıyla sevilenlere, yaşanmışlıklarıyla şehirlere duru, ışıltılı bir ziyaret... Lizbon, Krakow, Madrid, Cenevre, Islington ve Küçük Polonya'da, artık hayatta olmayan yakınlarıyla, annesi, babası, eski sevgilileri, öğretmenleri, ustaları, akademiden arkadaşlarıyla buluşup halleşiyor Berger. Hayata ve edebiyata dair güzel ve değerli olan ne varsa bu metnin içinden akıyor usul usul: tenin mucizesi, doğanın ve tarihin nimetleri, kibirinden feragat etmiş bir sevgi, ahlakçı olmayan bir etik ve hayatın neşesi, burukluğu ve sihriyle beslenen bir siyaset...

İÇİNDEKİLER
1. Lizbon
2. Cenevre
3. Krakow
4. Ölülerin Hatırladıkları Kadarıyla Bazı Meyveler
5. Islington
6. Le Pont d'Arc
7. Madrid
8. Szum ve Ching
81/2
OKUMA PARÇASI

Lizbon’dan, sayfa 11-15

Lizbon'daki bir meydanın merkezinde Luzitanya (yani Portekiz) servisi denen bir ağaç var. Dalları göğe doğru değil de, dışa doğru, yatay olarak gelişecek şekilde yetiştirildiği için, çapı yirmi metre uzunluğunda, su geçirmez dev gibi bir şemsiye oluşturuyor. Yüz kişi kolayca sığınabilir bu şemsiyenin altına. Ağacın boğum boğum kütlesel gövdesinin çevresinde daire biçiminde düzenlenmiş metal çubuklar taşıyor dalları; ağaç en az iki yüz yaşında. Ağacın yanında da üzerine geçenlerin okuması için bir şiir yazılmış, resmi bir ilan tahtası var.

Durup çözmeye çalıştım şiirin bir-iki dizesini:

... Ben senin çapanın sapıyım, evinin kapısıyım, beşiğinin de, tabutunun da tahtasıyım...

Meydanın başka bir yerinde tavuklar bakımsız otların arasındaki solucanları gagalıyorlardı. Masaların başına oturmuş adamlar da sueca oynuyorlar, seçtikleri kâğıtları bilgelik ve uysallık karışımı bir ifadeyle masaya bırakıyorlardı.

Burada kazanmak sessiz bir hazdı.

Mayıs sonunda hava sıcaktı – belki de 28°C. Bir-iki hafta içinde, bir anlamda Tagus'un karşı kıyısında başlayan Afrika, uzaktan da olsa varlığını belli ölçüde duyuracaktı. Şemsiyeli yaşlı bir kadın parktaki banklardan birinde hiç kımıldamadan oturuyordu. Hareketsizliğinde dikkatleri üstüne çekmek isteyen bir hava vardı. Orada parktaki bankta otururken varlığını fark ettirmeye kararlı görünüyordu. Bavullu bir adam her gün verdiği bir randevuya gidercesine meydanı uçtan uca geçti. Daha sonra kucağında küçük bir köpekle, köpeği de kendisi gibi üzgün görünüşlü bir kadın, Avenida da Liberdade'ye doğru yürüdü. Banktaki yaşlı kadın gösterişçi hareketsizliğini hâlâ sürdürüyordu. Acaba kimin görmesini istiyordu bu hareketsizliği?

Birden, ben kendime bu soruyu sorarken, kadın ayağa kalktı, dönüp şemsiyesini bir baston gibi kullanarak bana doğru gelmeye başladı.

Yüzünü görmeden çok önce tanıdım bu yürüyüşü. Gideceği yere bir an önce varıp oturmayı düşünen birinin yürüyüşüydü bu. Gelen annemdi.

Bazen düşlerimde annemle babamın oturdukları eve telefon edip aktarma yapacağım aracı kaçırdığım için geç kalacağımı kendilerine bildirir ya da bu bilgiyi bir başkasına iletmelerini isterdim. O anda olmam gereken yerde olmadığım konusunda uyarırdım onları. Söylediklerimin ayrıntıları düşten düşe değişirdi, ama onlara söylemem gereken şeyin özü hep aynıydı. Aynı olan başka bir şey de adres defterimin yanımda olmayışı ve onların telefon numaralarını hatırlamak istememe ve birçok numarayı çevirmeyi denememe karşın doğru numarayı bir türlü bulamayışımdı. Bu da gerçek hayatımda onların yirmi yıl boyunca oturdukları ve benim bir zamanlar ezbere bildiğim numarayı unutmuş olmamla bağlantılıydı. Ne var ki, benim düşlerimde asıl unuttuğum şey onların ölmüş olduklarıydı. Babam yirmi beş yıl önce öldü, annem de ondan on yıl sonra.

Meydanda buluşunca annem koluma girdi, ikimiz de anlaşarak karşı sokağa geçtik ve yavaş yavaş Mãe d'Agua'nın başına doğru yürüdük.

Bak John, unutmaman gereken bir şey var – çok unutkansın. Bilmen gereken şey şu: ölüler gömüldükleri yerde kalmazlar.

Annem konuşmaya başladığında, bana doğru bakmadı. Büyük bir dikkatle birkaç metre önümüze bakıyor, ayağının bir şeye takılmasından korkuyordu.

Cennetten söz etmiyorum. Cennete bir diyeceğim yok, ama ben başka bir şeyden söz ediyorum!

Sustu, sanki ağzındaki kelimelerden birinin kıkırdağı varmış da, yutulmadan önce biraz daha çiğnenmesi gerekiyormuş gibi ağzındakini çiğnedi. Sonra devam etti:

Ölüler öldükleri zaman Yeryüzü'nde nerede yaşamayı sürdürmek istediklerini seçebilirler, yeter ki Yeryüzü'nde kalmaya karar versinler.

Yaşarken mutlu oldukları bir yere mi dönerler demek istiyorsun?

O anda merdivenin başına gelmiştik, annem sol eliyle merdivenin parmaklığına tutundu.

Sen her şeyin yanıtını bildiğini sanıyorsun, her zaman öyleydin sen. Oysa babanı daha çok dinlesen iyi olurdu.

Birçok şeyin yanıtını biliyordu o. Bugün bunu daha iyi anlıyorum.

Merdivenden üç basamak indik.

Sevgili babanın birçok konuda kuşkuları vardı, bu yüzden her zaman onun arkasında durmam gerekiyordu.

Sırtını sıvazlamak için mi?

Biraz da onun için, evet.

Dört basamak daha indik. Annem elini tırabzandan çekti.

Ölüler kalmak istedikleri yeri nasıl seçiyorlar?

Annem karşılık vermedi, bunun yerine eteğini toplayıp merdivenin bir alt basamağına oturdu.

Ben Lizbon'u seçtim! Sanki çok bilinen bir şeyi söylermiş gibi söyledi bunu.

Buraya hiç gelmiş miydin –duraksadım, geçmişle şimdiki zaman arasındaki ayrımı daha çarpıcı göstermekten çekiniyordum– daha önce?

Gene sorumu duymazdan geldi. Sana daha önce söylemediğim bir şeyi öğrenmek istiyorsan, ya da unuttuğun bir şey varsa, bunları bana sormanın zamanı da, yeri de burası, dedi.

Bana o kadar az şey anlattın ki, dedim.

Herkes bir şey anlatabilir! Anlat! Anlat! Ben başka bir şey yaptım. İşaret edercesine uzaklara, Tagus'un karşı kıyısına, Afrika'ya doğru baktı. Hayır, daha önce buraya hiç gelmedim. Başka bir şey yaptım dedim ya sana.

Babam burada mı?

Başını salladı.

Nerede?

Bilmiyorum, sormuyorum da. Belki de Roma'dadır.

Papa yüzünden mi?

İlk kez dönüp bana baktı, gözlerinde muzip bir pırıltı vardı.

Yok canım; masa örtüleri yüzünden!

Kolumu omuzuna doladım. Yavaşça elimi omuzundan kaldırdı ve bırakmadan kendi eliyle taş basamağın üstüne götürdü.

Ne zamandan beri Lizbon'dasın?

Bunun böyle olacağını sana söylemiştim, hatırlamıyor musun? Söylemiştim böyle olacağını. Günlerin, ayların, yüzlerce yılların, zamanın ötesinde.

Gene Afrika'ya doğru bakıyordu.

Demek zaman değil, yer önemli? Bunu onu kızdırmak için söylemiştim. Yetişkinlik çağına geldiğimde onu kızdırmaktan hoşlanırdım, o da sesini çıkarmaz, ikimize de geçmiş bir hüznü yaşattığı için buna razı olurdu.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Abidin Parıltı, “Ve ‘kente’ Berger gelir”, Radikal Kitap Eki, 8 Aralık 2006

Geçmiş çağırır. Gidilen, varılan yer neresi olursa olsun hatıralar bazen bir pranga bazen de bir gül demeti kıvamında kişiyi tutsak eder. Yetmişine gelinse bile çocukluğun ilk yıllarının etkisiyle bir şeylere dokunulur. Neredeyse hep o zamanlar anlamlandırılmaya çalışılır. Yani hayallerin ve hayal kırıklıklarının başkentleri, dokunulan, dokunulamayan, dokunulduğunda kaybedilen, hep orada, kişinin yanında olacak duygusuyla davrandığı ama birden bire göçüp giden insanlar ve hep o eski tatlar... Gelir gelir de kişinin yakasını bırakmaz. John Berger de son derece sakin ama bilgece yazdığı Buluştuğumuz Yer Burası kitabında geçmişe, o güzel insanlara, ömrünü tükettiği kentlere döner. Döner de ne yapar? Kendisinin yüzleştiği, hesaplaşma içine girdiği geçmişini bize anlatırken bugünü anlamlandırmamıza ışık olur. Hızdan feragat etmemizi, yavaşlayıp, önümüzden geçip giden hayatı görmemizi, doğaya yeniden dokunmamız gerektiğini, kısacası tat almamızı salık verir. Nitekim kendisi pratik hayatında da bunu gayet iyi başarmış, bir zaman sonra köye, doğaya dışardan bakmak yerine oraya yerleşmiş, onlar gibi değil tamamen onlar olarak yaşamaya devam etmiştir, etmektedir.

Buluştuğumuz Yer Burası, daha çok Görme Biçimleri adlı, fotoğrafa, görüntüye bakmanın çehresini değiştiren, görselliğin bir baştan çıkarma olduğunu belirttiği kitabıyla tanınan ama sadece bu kitabıyla tanınmakla eksik kalınan John Berger'in son kitabı. (Hatırlatma; Avrupa Üçlemesi, Kral, Düğüne önemli edebi eserlerindendir. Okuyunuz. Okutunuz.) Bu kitapta kentler, insanlar ve tatlar üzerine sekiz buçuk metin var. Berger başta da söylediğim gibi geçmişe döner ve sevdiklerini ziyaret eder, onlarla halleşir. Artanları, eksilenleri, ışıltılarıyla yitip gidenleri, kentlerin değişen yüzlerini, eski zamanların geri döndürülmez güzelliklerini, artık onulmaz birer yara olan sevgililerini, yani hayatının aslarını anlatır bize.

Hem beşiğimiz hem tabutumuz

Kentler de en az insanlar kadar kişinin oluşumuna katkıda bulunur. Bugün kent kavramı bizim için daha çok tükettiğimiz bir alan ve anlam taşırken Berger'in anlattığı kentler yaşamın özünü oluşturuyor. İnsanla organik bir bağı olan ve kopmayan, onu oluşturan birer mimaridir kentler. Oysa bugün kent yaşamında kriz noktasında yaşanmakta ve herkes bir gün uzaklara gitmenin, bu hengameden kurtulmanın, doğaya varmanın düşünü kurmaktadır. Çoğunlukla bu düşü gerçekleştiremeyeceğini bilse de... Bu anlamda Berger'in anlattığı kentler Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'i gibidir. Ancak aralarında önemli bir fark vardır. Calvino'nun kentleri kurmaca kentler iken, Berger'in anlattığı kentler gerçek kentlerdir. Aslında dönüp bakıldığında ve onların da birer anı olduğu düşünülüp, insanın kendi anılarını oluşturmakta ve onu güzelleştirmek için çoğunca kurmacaya başvurduğu düşünüldüğünde Berger'in kentlerinin de içinde kurmaca taşıdığı söylenebilir.

Berger, bugün yaşanmaz hale gelen kentlerden uzaklaşır, 'megapol' imgesine sırtını döner. O yüzden Lizbon kentini anlatmaya başlar başlamaz bir ağaçla yani doğanın bir imgesiyle başlar. "Lizbon'daki bir meydanın merkezinde Luzitanya (yani Portekiz) servisi denen bir ağaç var. Dalları göğe doğru değil de, yatay olarak gelişecek şekilde yetiştirildiği için, çapı yirmi metre uzunluğunda, su geçirmez dev gibi bir şemsiye oluşturuyor. Yüz kişi kolayca sığınabilir bu şemsiyenin altına. Ağacın boğum boğum kütlesel gövdesinin çevresinde daire biçiminde düzenlenmiş metal çubuklar taşıyor dalları; ağaç en az iki yüz yaşında. Ağacın yanında da üzerine geçenlerin okuması için bir şiir yazılmış, resmi bir ilan tahtası var... ben senin çapanın sapıyım, evinin kapısıyım, beşiğinin de, tabutunun da tahtasıyım..." Aslında Berger'in çözdüğü bu şiir bir anlamda bizim bugün yaşadığımız hayatı da isimlendirir. Doğa hem beşiğimiz hem de tabutumuzdur.

Cenevre'de Borges'le buluşmak

Kentlerin de insanlar gibi ruhları vardır ve onlar da aşk gibi, sevgi gibi gerçekten kendilerine dokunabilenlere, onları anlayabilenlere kapılarını ardına kadar açar. Berger, kapıları kendisine ardına kadar açılmış kentlerin kapısından içeri girer. Lizbon, Krakow, Madrid, Cenevre, Islington ve Küçük Polonya'da artık hayatta olmayan sevdikleriyle bir araya gelir ve hem toplumsal hem de kişisel dertlerini konuşur, konuşurken kendini ve bizi sağaltır. Lizbon metninde annesini ve kentle ilişkisini anlatırken Cenevre'de Borges'le buluşur ve Cenevre-Borges ilişkisini anlatır. Borges'in ölmeye geldiği bu kenti, onun Ulusal Kütüphane Müdürü olma zamanlarını, bakirliğini kaybetme hikâyesini anlatır. Borges'in sadece bir iki arkadaşına söz ettiği hikâyeyi şöyle anlatır: "Babası, oğlunun bakirliğini kaybetme zamanının gelip geçtiğini düşünüyormuş. Oğluna bir fahişeyle randevu ayarlamış. İkinci katta bir yatak odasında. Bahar sonralarında bir akşamüstü. Ailenin evinin yakınlarında... Fahişeyle yüz yüze kalan on yedi yaşındaki Borges ürkeklik, utanç ve belki de babasının aynı kadının müşterisi olduğu şüphesiyle felç olmuş. Ömrü boyunca Borges'in vücudu ona acı vermiştir. Sadece, aynı zamanda giysileri de olan şiirlerde soyunmuştur."

Berger'den bir kere daha anlıyoruz ki kentler anıların, arzuların, tatların, bir dilin ve yaşantının bütün işaretlerinin bir araya geldiği yerlerdir. Anlıyoruz ki kentler sadece ekonomik ve ticari olanın takas yeri değildir. Onlar arzuların, anıların ve bilumum insani değerlerin de takas yerleridir. Aynı zamanda geçmiş, bugün ve geleceğin de takas edildiği, iç içe geçtiği yerlerdir.

Diğer yandan kitabın ilgi çekici bölümlerinden biri de 'Ölülerin Hatırladıkları Kadarıyla Bazı Meyveler'dir. Burada Berger, kavun, şeftali, Frenk eriği, kiraz, mürdüm eriği gibi meyveleri oldukça ilgi çekici bir görsel anlatımla verir. Bazı meyvelerde kullanılan zaman ise önemli görünmektedir. Di'li geçmiş zamanın kullanılması, yine bizi geçmişe götürür. Geçip giden ama şahit olunmuş, tadılmış, beğenilmiş, ama bugün aynı kıvama sahip olmayan tatlardır bunlar.

Kitapta hayatla, edebiyatla, tenle, duyguyla, sevgiyle, ahlak kurallarıyla, geçmişle, bugünle ilgili halleşmeler, hesaplaşmalar, yüzleşmeler okuyana hep yeni şeyler düşündürtür, her kelimesiyle yeni dünyalara çağırır. Sakin ama oldukça dingindir. Acı verecek anıları anlatsa bile huzur veren bir sakinliği vardır. Tedirgin etmez. Derinliğine yaşanmışlığın ve okumuşluğun verdiği, karmaşadan kurtulmuş dinginlik, kendine has bir dil oluşturmuş. Sade bir dil. Herkesin anlayacağı, felsefesi kesinlikle eksik olmayan, sadece ustaların becerebileceği bir dil kullanır. Bu yazılarda damıtılmış bir bilgelik ilk satırlardan itibaren kendini belli eder. Yaşanmışlığın, hayatla kopmaz ilişkinin yazıyla buluştuğu, yazının hayatı onardığı, sağalttığı ve geçmişi anlamlı kıldığı sinsi bir ustalıkla okuyanın benliğini kaplar. Yalın üslup diğer kitaplarında olduğu gibi burada da kendini apaçık belli eder. Çok açık, çok anlaşılır ve kapsayıcı bir üslup... Hayatı ve yazıyı zorlaştırmayan, zorlukları bile kolaylaştırmayı seçen bir üslup söz konusudur Berger'de.

Devamını görmek için bkz.

Anıl Gökoğlu, “Yazarların Kentleri / Berger’ın Kentleri”, Remzi Kitap Gazetesi, Sayı13, Şubat 2007

"Sokaklar hep kendini dolanır.

Yolculuk yollarda kalır."

Erol Hızarcı, Toprakaltı Sarayları

Yazarların mekânlarla özel bir ilişkisi olduğuna inanırım. Yazar kimi kez, mekânını da kendisi kurgulamayı seçer. Bu mekânlar, en az yaşadığınız kent kadar gerçek, değişken, devingen, içinde yaşanabilir, yolculuk edilebilir ve tarif edilebilirdir. Italo Calvino Görünmez Kentler’de İsidora’dan Zoe’ye onlarca kent düşler. "Görünmez Kentler", kendi deyimiyle, yazarın ‘kentlere yazdığı son bir aşk şiiri’dir. Bir mekân düşlemeye başladığınızda, bir zaman sonra düşleyen, düşlenenin üzerindeki yaratıcı denetimini yitirir. Düşlenen, başlangıç noktanızdan hareketle kendini tekrar tekrar kurar, değiştirir. Orası kimi zaman dönmek, kimi zaman uzaklaşmak istenilen yerdir. Her iki durumda da varlığını sizden bağımsız sürdürür. Ursula K. Le Guin’in "Yerdeniz"i gibi. Le Guin, Yerdeniz’i (beşlemeye adını veren düşsel mekân) bir üçleme olarak tasarlamıştı: Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları, En Uzak Sahil. En Uzak Sahil yayımlandığında, daha kitabı okumadan bir hüzün çökmüştü içime. Geçici olarak bulunduğunuz, ayrılma vakti geldiğinde daha yola çıkmadan özlemeye başladığınız kentler gibi… Sanırım, Le Guin böyle bir özlemle yazmış beklenmeyen dördüncü kitabı (Tehanu): "Yerdeniz’e yeniden gidip onu hâlâ hatırladığım haliyle bulmak, ama değiştiğini ve değişmekte olduğunu görmek beni çok memnun etti."

Mekânlar karakterler kadar önemli bir rol üslenir kimi zaman. Boris Vian’ın sürrealist romanı Günlerin Köpüğü’nde, akciğerinde bir zambak büyüyen Chloe ile Colin’in birlikte yaşadıkları ev hikâyeye katılır. Yaşanan bir mekân olmanın ötesinde yaşayan bir mekândır. Acı çektiğini, huzur bulduğunu, neşesinin kaçtığını, değişimlerini izleyebilirsiniz. Kimi yazarlarsa yaşadıkları mekânları/kentleri kurgusal mekânlara yeğlerler. Sait Faik öykülerinin en belirgin özelliğidir kahvehaneler… Ara sokak kahveleri, kıyılardaki balıkçı kahveleri, sönmeye yüz tutmuş bir sobanın yanı başına çekilmiş sandalyeleriyle sabahçı kahveleri…

Yazarların bir kente tutuldukları da olur. Virginia Woolf ve sevgili Londrası gibi. Romanları, öyküleri, denemelerinde hep Londra vardır. Londra Manzaraları adlı kitabı, yazarın kenti anlattığı altı denemesinden oluşur. Woolf, Londrasını yanı başında uyuyan bir sevgiliyi izleyen kadının hazzıyla anlatır. Kentlerden ve yazarlardan söz etmeye başlamışken es geçemeyeceğimiz bir yazar ve yapıt: James Joyce’un Ulysses’i. Yazarın ifadesiyle; Dublin yerle bir olsa, Ulysses’in sayfaları takip edilerek kent yeniden inşaa edilebilir.

Türkiye’de Görme Biçimleri’yle tanınan John Berger, geçtiğimiz Kasım ayında Metis Yayınları tarafından yayımlanan Buluştuğumuz Yer Burası kitabında kendi kentlerini anlatıyor. Lizbon, Cenevre, Krakow, Islington, Madrid, Küçük Polonya… Yazar, her kentte sıradışı bir buluşma yaşıyor: Artık hayatta olmayan yakınlarını ziyaret ediyor. Lizbon’un çamaşır asılı daracık sokaklarından birinde yankılanan fado ezgisinin peşine düşüveriyor. Lizbon, aynı zamanda yazarın annesiyle buluştuğu kent. Annesinin yaşarken hiç görmediği, ama ölümünden sonra "yaşamayı" seçtiği kent. Borges tarafından ziyaret edilen ve Borges’in ömrünün en sarsıcı deneyimlerinden birini yaşadığı Cenevre, Berger için bir kentten fazlası anlaşılan: Cenevre’yi "…duyup tanık olduğu hiçbir şey onu şaşırtmıyor. Hiçbir şey de kışkırtmıyor, daha doğrusu bariz olan hiçbir şey. Gizli tutkusu (çünkü elbette gizli bir tutkusu var) iyice gizlenmiş, sadece birkaç kişinin malumu." Fransa’da Chauvet mağarasında binlerce yıl öncesinden kalma "sanat eserleri" karşısında bir saygı duruşu… Madrid’de bir otel lobisinde randevulaştığı eski bir öğretmen, bir yaşam ustasıyla buluşuyor yazar. Otelin bekleme salonunda gözlemekten kendini alamadığı, tombulluk tanımını bir hayli aşmış Senyorita, Madrid’in ta kendisi olabilir mi?

Küçük Polonya, iki pırasa ve birkaç patatesle birlikte pişirilen kuzu kulağı çorbasının yanı başında yer alıyor artık benim için. Berger sözcüklerle kentlerin panaromasını örüyor. Öte yandan metin, sözü edilen kentlere aidiyet duygusundan bir hayli uzak. Yabancılıkla yerlilik arasındaki o sisli alanda gidip geliyor çoğunlukla.

Berger bir solukta okunacak bir roman sunmuyor okura. Buluştuğumuz Yer Burası, ağır ağır okunması gereken bir kitap. Sokak sokak keşfedilecek bir kent gibi… Arka sokaklarını, saklı köşelerini ve satır aralarını atlamamalı.

Kitabın çeviri işini Cevat Çapan, Gönül Çapan ve Müge Gürsoy Sökmen birlikte üslenmişler. Oldukça da başarılı bir iş çıkarmışlar. Bölümler arasında dil ve biçem kopukluğu söz konusu değil. Çeviri tek elden çıkmış izlenimi uyandırıyor. Buluştuğumuz Yer Burası okura keyifli ve uzun bir yolculuk vaat ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Turgay Fişekçi, “Yolunu kaybetmek istemeyenler için”, Sabah Kitap Eki, 24 Ocak 2007

John Berger, ülkemiz okurlarının sevdiği yazarlardan. Deneme, inceleme, roman, öykü... Farklı türlerde, her yazdığı ilgiyle karşılanıyor. Geçmiş yıllarda ülkemize sık sık gelmesi, yazarlarımızla dostluklar kurması, kitaplarında Türkiye'den, insanlarından, sanatçılarından söz etmesi bu ilginin kaynakları arasında olsa da temel neden farklı: John Berger, okurlara alışılmadık bakışlar, yaklaşımlar sunarken insanoğlunu, çağın, çağların temel sorunlarıyla yüz yüze getiriyor. Yazdığı her şeyde insanlığın yazgısını, mücadelesini, dünyayı anlama ve değiştirme çabasını temele yerleştiriyor. Bunu yaparken her insanın biricik, benzersiz olduğunu, her birinin ayrı bir dünyası, hikâyesi olduğunu da unutmuyor. En genel doğrularla en kişisel özelliklerden bir arada ve her ikisine de aynı değeri vererek söz ediyor.

Kentten kente anılar

Bu nedenle ne yazarsa yazsın, okuruyla kolayca sıkı bağlar kurabiliyor. John Berger'ın yeni yayımlanan son kitabı Buluştuğumuz Yer Burası okurlarını fazlasıyla sevindirecek bir yapıt. Onun çoğu anlatılarında rastladığımız türler arası geçişler, kaynaşmalar bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Yazı başlıklarına baktığımızda bir kentler kitabı gibi algılanabilir: Lizbon, Cenevre, Krakow, Islington, Madrid... Gerçekten de kent betimlemeleriyle, yazarın oralardan izlenimleriyle başlayan bu yazılar, geliştikçe içine kimi anılarla, öykü kahramanlarının karıştığı kurmaca anlatılara dönüşüyor. Lizbon'da çoktan ölmüş annesiyle, Cenevre'de Borges'le, Krakow'da ilkgençlik yıllarında 'yaşamayı kitaplardan öğrenme konusunda' kendisine yolgöstericilik yapmış Ken ile Islington ve Madrid'de gençlik arkadaşlarıyla dolaşıyor. Kitabın en uzun anlatısı olan 'Szum ve Ching'de ise Berlin'den Moskova'ya doğru motorla çıkılan yolculukta karşılaşılan hayat dilimlerine, Rosa Luxemburg gibi trajik tarihsel kişilikler eşlik ediyor. Bir coğrafya kitabı, gezi kitabı gibi de okunabilir Buluştuğumuz Yer Burası. Bilmediğiniz kentlerde, yazarın size o kentlerin gizli saklı köşelerini dolaştırdığı, ilginç sokaklar, mahalleler, kent dokuları arasında heyecanla dolaştığınız bir kitap olarak okuyabilirsiniz onu. Yer yer bir tarih kitabı olarak da okuyabilirsiniz. Avrupa'nın çağdaş acılarının sık sık anımsatıldığı, açılan geniş parantezlerin içinde tarihsel olaylara yer verildiği, onların ağırlığının sayfalara sindiği bir tarih kitabı.

Bir edebiyat şöleni

Bir anı kitabı olarak da okunabilir bu kitap. Artık yaşlılık yıllarına ulaşmış olan yazar, zengin yaşam deneyimlerine sık sık geri dönüp, onlarla zenginleştiriyor metnini. Çocukluğunda, gençliğinde ya da olgunluk yıllarında başından geçmiş, yaşamını etkilemiş türlü olaylarla Buluştuğumuz Yer Burası örüyor anlatısını. Sanki yaşadığımız dünya bütün bunlarla anlamlı dercesine ayrıntı zenginlikleriyle dolu anlattıkları. Doğadan insana, sanattan siyasete, eğitimden serüvene süzülmüş, arıtılmış bakışlar... Sanatın, hayatın, insana ilişkin yüceliklerin harmanlandığı, okura insan olmanın değerlerinin anımsatıldığı, benzersiz bir edebiyat şöleniyle karşı karşıyayız.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.