Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-026-7
13x19.5 cm, 88 s.
Liste fiyatı: 12,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayanlar: John Berger, Yücel Göktürk
İstanbul'dan Gelen Telefon
Müzik Eşliğinde Bir Söyleşi
Çeviri: Yücel Göktürk, Yasemin Akbaş
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Özde Duygu Gürkan
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2016
2. Basım: Mart 2017

"Ne affedilmez, biliyor musun? Asla affedilmeyecek eylemlerimiz neler, biliyor musun? Kimsenin görmedikleri. Tanrının bile görmedikleri. Failler işledikleri suçları kendilerinden ve başkalarından kelimelerle gizliyor. Kurbanlarına adlar veriyorlar. Onları yaftalıyorlar. Öykülerini tekrarlayıp duruyorlar. İblis kelimelerle çalışıyor. Başka bir şeye ihtiyacı yok. Kelimeler dilin, ağzın, ses tellerinin masumâne faaliyetleri. İnsanlar konuşarak iblisleşiyor. Kelimeler ve sayılar, işledikleri cürümleri gizliyor, ki o cürümler unutulsun. Unutulan, affedilmiş demektir. Zihne nakşolan affetmez. Tanrım, bizi affetme. Bizi affedilmez kıl, ki asla unutmayalım."

— John Berger, Goya’nın Son Portresi oyunundan.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
İstanbul’dan Gelen Telefon
Küresel Hapishane
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 9-10

Roll dergisinde (1996-2009) şarkılı söyleşiler yapar, konuğumuza adını sanını vermediğimiz on şarkıyı sırayla dinletirdik. Her şarkının adından, kimin çalıp söylediği sorusuyla başlayan sohbet müziğin vasıta olduğu serbest çağrışımlar yoluyla ilerler, laf lafı, konu konuyu açardı. Ve nihayetinde konuğumuzun, tabiri caizse, “portresi” diyebileceğimiz bir metin çıkardı ortaya. Müzik dergileri jargonunda “blind test” (bu formatı Türkiye’de ilk defa uygulayan Hey dergisinin deyişiyle “körebe”) diye adlandırılan bu söyleşilerden birini John Berger’la yapmıştık.

Ancak bu defa, yüz yüze değil telefonda ve kısıtlı bir zaman diliminde olduğu için, bazı şarkıların sadece belirli bir kısmını dinletmiş, bazılarının sadece adını anıp sözlerini alıntı alıntılamıştık.

Ayrıca, söz konusu bir özel sayı, üstelik John Berger özel sayısı olduğu için kendimizi on parçayla sınırlamamış, Franz Schubert’in Die Ruh’unu “bonus track” olarak eklemiş ve burada “İstanbul’dan Gelen Telefon” başlığını taşıyan söyleşiyi o parçaya atfen “The Ruh” başlığıyla yayımlamıştık – onca kitabı ve makalesiyle yıllar boyu ruhumuza kılavuzluk eden John Berger’ın portresine verilebilecek en uygun adın o olduğunu düşünerek.

Roll söyleşisini kitaplaştırırken iki ilave yaptık: Şarkıların sözleri ve John Berger’ın vurgulayarak bahsettiği "Küresel Hapishane" başlıklı broşürü.

Ve son bir not: “John Berger’ın elinde büyüdük” desek yeridir. Bunca yıldan sonra, onunla eserleri ve zihin dünyası üzerine söyleşmek büyük bir zevk büyük bir onurdu. 2009 sonbaharındaki o güzel ânın kitaplaşması da öyle.

Y. G.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "John Berger: Neoliberalizm ekonomik faşizmdir", Edebiyat Haber, 3 Şubat 2016

Yazarlarla yapılan söyleşilerin onları yakından tanımaya vesile olduğunu düşünürüm. Özellikle söyleşiyi gerçekleştiren kişi yazarı yakından takip eden, ustalıkla sorular hazırlayıp, yazarın derinlerine inebilen ve söyleşiyi resmi boyuttan muhabbet boyutuna getirebilen bir ortamı oluşturabilmişse, okuyucuya keyifli bir sohbetin ortasına düşmek kalır. Metis’in diyaloglar serisi bu bahsettiğimiz durumu gerçekleştirebilmiş bir dizi. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan John Berger ve Yücel Göktürk arasında gerçekleşen İstanbul’dan Gelen Telefon adlı söyleşi de bahsettiğimiz özellikleri taşıyor. Bu söyleşinin bir özelliği daha var ki o da müzik eşliğinde gerçekleşmesi. Neredeyse konuşulan her konunun başına Berger’in yaşamında önemli yere sahip olduğu düşünülen veya Yücel Göktürk’ün konu ile ilişkilendirdiği bir şarkı eklenmiş. Böylece okur da bir anlamda şarkılara eşlik ederek muhabbete ortak olacak bir konuma taşınmış.

Söyleşilerin, yazarlar hakkında ilginç bilgiler edindirmek gibi bir yönü de var. Bu kitapta da bunu görebiliyoruz. Örneğin: Zapatista liderlerinden Marcos’un Chiapas’lı çocuklara Berger’in kitaplarını okuduğunu biliyor muydunuz? Berger, özellikle köylüler hakkında yazdığı üçlemeyi (Bir Zamanlar Europa’da, Leylâk ve Bayrak, Domuz Toprak) Marcos’un çocuklara okuduğundan bahsediyor ve kendisinin onunla yüz yüze gelme öyküsünü anlatıyor. Bu anlatıdan; Berger’in Marcos’a çok saygı duyduğunu, onun yeni bir siyasi dil geliştirdiğine inandığını, özellikle getirdiği zaman perspektifini çok önemsediğini öğreniyoruz. Ve öğrendiğimiz enteresan bir şey daha var ki o da Zapatistlerin sembollerinden birinin neden salyangoz olduğu. Berger, bunun sebebini Marcos’un zamana getirdiği anlayışla ilişkilendiriyor ve şöyle bağlıyor durumu: “Zapatistlerin sembollerinden birsinin salyangoz olması boşuna değil, salyangoz yavaş hareket eder, fakat toprağın sesini dinler. Efsane o ki, insanın kalbine girebilen bir hayvandır. İnsan kalbinin sesini dinler, sonra çıkıp gider, toprağa döner ve dinlediklerini anlatır.” Bu bir bakıma ilginç bir ders içeriyor değil mi? Kendi toplumumuz ya da kişisel yaşamımız için düşündüğümüzde, bu hız çağında kalpleri dinlemeyi unuttuk, toprakla ilişkimiz ise neredeyse sıfırlandı bu mücadele anlayışımızı da etkiledi elbette. Belki de tutulması gereken yol salyangozun yoludur. Kalpleri ve toprağı dinlemek zaman istiyordur ve mücadele zamana dağılacak bir süreç içeriyordur. Marcos’un yapmaya çalıştığı da biraz böyle bir şey sanki ve Berger’in ona saygı duymasının en önemli nedenlerinden birisi bu.

Yücel Göktürk’ün sorusuyla Berger’in “Küresel Hapishane: Ekonomik Faşizm Üzerine Düşünceler” adlı yeni bir metninin olduğunu öğreniyoruz ki kitabın sonunda bu metne de yer verilmiş. Berger’e göre; “Neoliberalizm ekonomik faşizmdir, çünkü dışlanan ve yoksulluğa mahkûm edilen insanlar piyasacıların zihninde “loser”dır, kaybetmeye, başarısızlığa yazgılıdırlar. Ve dünya sadece galipler için yaratılmıştır. “Loser’lar, iki nedenle kaybetmeye mahkûm, çünkü tüketemiyorlar ve üretemiyorlar. Galiplerin yargısı o ki, “mağluplar” alt insanlar. Efendi ırka üstün ırka mensup değiller. Onun için neoliberalizm ekonomik ırkçılıktan başka bir şey değil.” Berger’e nasıl haksızsın denilebilir ki neredeyse insanın varlığını kanıtlamasının tüketmesiyle doğru orantılı olduğu bir çağdan ve iliklerimize kadar işlemiş bir tüketim kültüründen bahsediyoruz. Neoliberal ekonomi politikaları bireyin tüm bedenini nerdeyse tüketim üzerine kurgulamışken ve tüketebildiğin kadar var olabiliyorsan, sistemin istediği boyutlarda tüketemediğinde sadece toplumsal ve ekonomik anlamda değil, bireysel anlamda da bir şekilde kendini yoksun hissediyor, hissettiriliyor ve hâttâ dışlanıyorsan bunun adına gayet tabi ki ekonomik faşizm denilebilir.

Berger hâlâ sıkı bir Marksist olarak görünüyor söyleşide ancak dikkat çektiği önemli bir nokta var. Ona göre: “Marksizm’in 20. Yüzyıldaki yorumunda, egemen tarih yorumunda, zaman ötesi olana, ebedi olana yer yok. İyi ve kötüyü, hayır ve şeri tartıştığınızda etik bir zemin gerekiyor. Bir şeyin iyi veya kötü olduğuna karar verebilmemiz için kendi içinde iyi mi kötü mü olduğuna bakmalıyız.” Marksist tarih anlayışı, tarihsel zamanı daha çok geleceğe veya başka bir deyişle ileriye doğru kademeli şekilde gitmeye odakladığı için şimdi görülmez oluyor belki de. Ve Berger Marksizm’in bu yorumunun felsefi bir boyutta, Spinoza üzerinden tartışılması gerektiğini düşünüyor. Çünkü Spinoza’ya göre ebediyet şimdiki zamanın içindedir, gelecek zamanda değildir. Berger şimdiki zamanın genişliğini ve derinliğini çok önemsediğini belirtiyor ve Spinoza düşüncesinin, Ortodoks Marksizm’in boşluklarını doldurabileceğine inanıyor.

Söyleşinin önemli noktalarından birisini de müzik oluşturuyor. Berger’in müzikle ve bazı müzisyenlerle olan ilişkisini düşünürlerle ya da düşüncelerle kurduğu ilişkiden ayrı tutmadığını görüyoruz bu vesileyle, çünkü ona göre: “Bir rock şarkıcısı pekâlâ bir filozofla kıyaslanabilir, elbette tersi de geçerlidir. Aralarında bir hiyerarşi yoktur çünkü düşüncelerin, duyguların ya da gözlemlerin ifade edilmesi arasında bir fark yoktur.” Bu konuda da Berger’e hak verebiliriz sanıyorum. Tıpkı düşünceler gibi müzikte insanla ve dünyayla ilgili değil midir? Şarkılar da döneminin yasını, sevincini, tasasını ve dünyanın duygusuna dair düşünceleri içerir. Düşünürler de çoğu zaman fikirlerinin zeminini yaşadıkları dönemin olaylarını ve yaşanmışlıklarını gözlemleyerek oluştururlar. Bu genişletile de bilir. Örneğin: Bir yönetmen içinde bahsettiğimiz durumlar geçerlidir. Müzik, herhangi felsefi ya da sosyolojik düşünce, bir roman, bir şarkı, bir film hepsi bir şekilde ortak bir ilişki barındırır ve bu nedenlerle Berger’in deyimiyle aralarında bir hiyerarşi kurmaya gerek yoktur.

Göktürk-Berger söyleşisinde, Berger’in Goya’nın Son Portresi adlı oyunundan bir bölüme yer verilmiş. Son günlerde öznel olarak ilgilendiğim yaşatılmış bazı olayların affedilmesinin mümkünlüğü üzerine de çok şey söyleyen bir bölüm bu. Oyunun Berger’in okuduğu kısmında şöyle deniliyor: “ Ne affedilmez biliyor musun? Asla affedilmeyecek eylemlerimiz neler biliyor musun? Kimsenin görmedikleri. Tanrının bile görmedikleri. Failler işledikleri suçları kendilerinden ve başkalarından kelimelerle gizliyor. Kurbanlarına adlar verip, onu yaftalıyorlar…” Bu cümleler, Son dönem yaşadıklarımıza dair ne çok şey söylüyor ve düşündürüyor. Tanrının bile görmediği onca acı, yaftalama, gizlenen onca suç ve buna alet olan kelimeler affedilemeyecek olana dair ne çok şey söylüyor değil mi?

Kısacası Berger-Göktürk söyleşisi bir söyleşi olmanın ötesinde bize, bizim hakkımızda da çok şey anlatıyor. Bahsettiklerimizin dışında da bu muhabbete ortak olmak gerek diye düşünüyorum. Okurken kitapta bahsedilen şarkıları da dinlerseniz, müdahil olabildiğiniz, kendinizi öznesi hissettiğiniz bir okuma deneyimi de yaşayabilirsiniz.

Devamını görmek için bkz.

Artun Gebenlioğlu , "John Berger dinlemek", Agos Kitap/Kirk, 10 Mart 2016

Jim Morrison, Zapatista Marcos, Michelangelo Caravaggio, İkbal Ahmed... Tüm bu isimlerin berrak bir zihinde nasıl yankılandığını gösteriyor bize İstanbul’dan Gelen Telefon. John Berger, kendi düşünce dünyasında yer edinen, büyük değer atfettiği sanatçılara, filozoflara ve devrimcilere dair görüşlerini müzik eşliğinde yapılan sıcacık bir söyleşide Yücel Göktürk’e anlatıyor.

‘Blind test’

Yücel Göktürk, “Elinde büyüdük” dediği, zihin dünyası ve eserleri üzerine söyleşmek istediği John Berger’la bir ‘blind test’ gerçekleştirmiş. Yani ona belli çağrışımlarda bulunacak şarkılar dinletmiş ve ortaya çıkan düşünceler üzerinden soru cevap yöntemiyle Berger’i okurlara daha yakından tanıtmayı amaçlamış. Çevirisini Yücel Göktürk’ün yaptığı, ilk olarak Roll dergisinde 2009’da yayımlanmış bu söyleşi, Metis Yayınları tarafından Yücel Göktürk’ün önsözü ve Berger’ın ‘Küresel Hapishane’ başlıklı broşürü eklenerek İstanbul’dan Gelen Telefon adıyla kitaplaştırıldı ve tekrar okurla buluşturuldu.

Kitap, Tom Waits’in aynı adı taşıyan şarkısıyla (‘Telephone Call From Istanbul’) başlıyor. Berger için Tom Waits ve İstanbul’un ne anlam ifade ettiğini öğreniyor ve çağrışımlarla dolu bir söyleşiye ilk adımı atmış oluyoruz. Berger’a dinletilen şarkıların sözlerinin Türkçeye çevrilerek okuyucunun ilgisine sunulması Berger’ın düşünce pratiğini yönlendiren etmenleri anlamamıza katkı sağlıyor. İngiliz yazar, Jacques Brel’e olan hayranlığını ifade ederken bir müzisyenle, bir düşünür ya da romancıyı bir tutmasının sebebinin hiyerarşiye inanmaması olduğunun altını çiziyor.

“Bir rock şarkıcısı pekâlâ bir filozofla kıyaslanabilir, elbette tam tersi de geçerli. Aralarında bir hiyerarşi yok bence, çünkü düşüncelerin, duyguların ya da gözlemlerin ifade edilmesi arasında hiyerarşik bir fark görmüyorum. Merleau-Ponty’yle Jacques Brel veya Camus’yle Edith Piaf veya Aragon’la Noir Désir arasında o anlamda bir fark yok benim için.”

Berger’ın, Zapatista Marcos ya da Karl Marx gibi dünyadaki düşünce kalıplarını sarsan kişiler hakkındaki görüşlerini öğrenmekle kalmıyor, toplumsal düzeyde dönüştürücü güce sahip olaylara bakışına da vâkıf oluyoruz. ‘68 olayları sırasında Prag’da bulunan Berger, bu süre içinde siyasal düşüncesinin nasıl şekillendiği sorusuna verdiği çarpıcı cevapla, hayattaki ve edebiyattaki düsturunu edinmesine katkıda bulunan olayı paylaşıyor. Batı Avrupalı devrimcilerin Doğu Avrupa’ya has gerçeklerden uzak olduğuna ve onların bir rüya âleminde yaşadığına dikkat çeken bir Çek öğrenci ona adeta bir hayat dersi veriyor.

“’Bize gelince, bizim meselemiz önümüzdeki 24 saati azami özsaygı ve haysiyetle ve asgari tavizle yaşamayı becermek. Bizim tek derdimiz özsaygımızı, haysiyetimizi yitirmeden yaşamak.’ Bu sözler beni sarstı. O gün bugündür ‘azami özsaygı - asgari tavizle yaşamak’ mefhumu kulağıma küpedir. O Çek öğrencinin sözlerini hiç unutmadım. Yazdığım her şey bir bakıma onunla bağlantılıdır.”

‘Küresel Hapishane’

Kitapta Berger’ın ekonomik faşizm üzerine düşünceleri de yer alıyor. Müzik eşliğinde yapılan söyleşiye ek olarak verilen ‘Küresel Hapishane’ adlı, Berger tarafından kaleme alınan broşür, neoliberalizmin yıkıcılığını gözler önüne seren bir manifesto. Sanayi toplumundan finans sermayesinin hüküm sürdüğü bir sosyal düzene geçişle birlikte insanın mahkûmiyetinin nasıl farklılaştığına dair gözlemlerini okura tüm çarpıcılığıyla aktarıyor Berger. Yaşamakta olduğumuz dünyanın, ucu bucağı olmayan bir hapishane haline geldiğini kelimelerini esirgemeden tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Öte yandan bunu öylesine naif bir dille yapıyor ki güvenilir bir dostun içten nasihatlerini dinliyormuşuz gibi hissettiriyor. Böylece onun kişiliğini ve yazarlığını neyin özel kıldığını bir kez daha anlama fırsatı buluyoruz. Berger’in sanat anlayışı özgürlük esasına dayanıyor. Eğer okurunun özgürleşmesinde en ufak bir payı varsa, bunu yazarlık gayesini gerçekleştirme yolunda büyük bir adım olarak kabul ediyor.

İstanbul’dan Gelen Telefon büyük bir yazarın dünyayı nasıl kavradığı hakkında önemli ipuçları sunuyor okura. Yücel Göktürk’ün gerçekleştirdiği söyleşide müzik, neden olduğu çağrışımlarla Berger’ın zihnine girmemizi kolaylaştıran bir anahtar işlevi görüyor. Bir rock şarkısıyla birlikte aralanan bir kapının ardında bizi Zapatista Marcos’un beklediğini fark ediyoruz. Derken, kendimizi Spinoza ve Marx’ın kapitalizm eleştirileriyle baş başa buluyoruz. Tüm bunları tamamlayan ise Berger’in yazdığı ‘Küresel Hapishane’ broşürü oluyor. İstanbul’dan Gelen Telefon kısa fakat mutlaka okunması gereken; müziği, edebiyatı ve siyaseti harmanlayan sıcacık bir kitap.

Devamını görmek için bkz.

Hilmi Tezgör, "Berger'ı okursan bitmez", Sabirfikir, 15 Mart 2016

Bir zamanlar Roll dergisi vardı. Çıktığından kısa bir süre sonra anladık ki meğer hayatımızda koca bir müzik dergisi boşluğu varmış. Kapandığında ise artık bu boşluğu daha iyi tanıyorduk ve dedik ki: “Yine mi sen?”

Yayın hayatı boyunca dergiye az buçuk katkım olmuştu ama dış kapının mandalı olarak kalmaktan öteye de geçemedim nedense. Roll’un ağabeyi Yücel Göktürk’ün sevdiğimiz müzisyen ve gruplarla telefon üzerinden yaptığı “exclusive” söyleşiler, derginin en özel hediyeleriydi. Kimlerle konuşmadı ki Roll... Hem de öyle bilindik klişelerden ya da “farklı olduğu düşünülen” sorulardan sorulmuyordu bu sohbetlerde. Mutlaka politik ve kültürel arka planı olan, özele inen ama genele de tüm içtenliğiyle cevaplar arayan sorularla geliyordu bizim taraf. Laf kabak çiçeği gibi açılıyor ve doyuruyordu. İlk aklımda gelen, Lambchop grubundan Kurt Wagner’a açılan telefon...

İşte bu söyleşilerden bir tanesi de, dergicilerin “elinde büyüdüklerini” itiraf ettikleri John Berger ile yapılmıştı. İngiliz yazar, sanat eleştirmeni, ressam John Berger. Kim bilir kaç kişiye hediye ettiğim Düğüne isimli romanıyla tanıyıp sevdiğim John Berger. Dünyada bir yerde yaşamakta olduğunu bilmenin insana güç verdiği John Berger. İstanbul’dan Gelen Telefon isimli, Müzik Eşliğinde Bir Söyleşi altbaşlıklı bu minicik kitap, Berger’ın söyledikleriyle kalbimizde büyüyüp genişliyor. Söyleşi derken aslında bir “blind-test”ten söz ediyorum. Hey dergisinin deyişiyle “körebe.” Ama testten geçmenin ya da kalmanın hiçbir önemi yok. Önemli olan, sorular ve cevaplar.

Kitabın ismine uygun olarak, test Tom Waits’in Telephone Call From İstanbul şarkısıyla başlıyor. Daha uygun bir seçim olabilir mi?.. Berger diyor ki: “Tom Waits çok bütünlüklü bir insan. Ve şu çok paradoksal: Bir Tom Waits şarkısı duyduğunuzda onu derhal tanırsınız, sesini tanırsınız, kelimelerini tanırsınız. Ama onu derhal tanımanıza rağmen, o kendi benliğini silmekle meşguldür. Dile getirdiği hayat tecrübesine kendisini teslim eder, onun içinde kendisini eritir.” Ben, bu söylenenlerin aynen David Bowie için de geçerli olduğunu düşünüyorum, antrparantez.

Sonra Luke Haines’in The Oliver Twist Manifesto’su çalınıyor ve laf dolanıp Zapatista Marcos’a geliyor. Kiminle söyleşirsen söyleş, laf konudan sapar ve bambaşka bir yere gelir, ama Berger’da gelinen yerler, sözün ağızdan çıktığı kadar sıcak yerler hep. En büyük acılardan bahsetse bile toprağın teri kadar sıcacık yerler. “Zapatistlerin sembollerinden birinin salyangoz olması boşuna değil. Salyangoz yavaş hareket eder, fakat toprağın sesini dinler. Efsane o ki, insanın kalbine girebilen bir hayvandır. İnsanın kalbinin sesini dinler, sonra çekip gider, toprağa döner ve toprağa dinlediklerini anlatır.”

“Blind-test,” yapan için de yapılan için de çok keyifli bir şey bence. Ama Roll’unkiler (ha, bir de Wire’ınkiler) bambaşka.

Hepsini saymayacağım elbette ama söyleşide çalınmış şarkılardan biri de Cem Karaca’nın Ceviz Ağacı. John Berger bu şarkıyı dinlemiş filan değil ama ne gam. Laf Prag Baharı’na gelince, Berger 1969’da Prag’da olduğunu söylüyor ve bir Çek öğrenciden duyduğu ve o zamandan beri kulağına küpe olan bir sözü alıntılıyor: “Bizim tek derdimiz özsaygımızı, haysiyetimiz yitirmeden yaşamak.” Berger’ın kulağına küpe olanın, benim kulağıma küpe olmaması için bir neden göremiyorum.

Janis Ian hariç, erkek sesleri duyuluyor bu söyleşide, ama sesin tonu hep “insanı kucaklayan, sarmalayan, bağrına basan” cinsten.

Bu söyleşiyi, bence, Roll’un yeni bir sayısı çıkmış gibi okuyun.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.