Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-690-9
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
A'dan X'e
John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar
Özgün adı: From A to X
A Story in Letters
Çeviri: Aslı Biçen
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2008
3. Basım: Şubat 2017

"John Berger ince ince işlenmiş bir eser sunuyor bize. Şefkatle ve sonuna dek sorgulayan, eleştiren bir siyasi bakışla yontulmuş bir kitap bu, kontrollü öfkenin kitabı. Yazdığı her şey derin, itinalı ve detaylı: özgürlük ve tutsaklık, umut ve umutsuzluk, güç ve güçsüzlük, aşk ve âşık olduğumuz kişi elimizden alındığında duyduğumuz o korkunç özlem." –Arundhati Roy

"A'dan X'e uzun yıllardır okuduğum en duygulu ve dokunaklı kitaplardan biri. Gücü, mevcut olanakları kullanışındaki tutumluluktan geliyor, her türlü zulme direnen kalıcı aşkı anlatış tarzından. Bize zulmeden güçler ne kadar amansız / habis / kötücül / gaddar olursa olsun, aşkın ve insan ruhunun asla yok edilemeyeceğini gösteriyor." –Harold Pinter

OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 11-12

Geçen sene, Suse kasabasının kuzeyindeki tepelere inşa edilmiş, yüksek güvenlikli yeni hapishane açıldığında, şehir merkezindeki eski hapishane kapatıldı ve terk edildi.

Eski hapishanedeki 73 numaralı hücrenin son sakini, ranzanın karşısındaki duvara mektup gözleri yapmıştı. Boş Marlboro kartonlarından yaptığı rafı, koli bandıyla sıkı sıkı duvara yapıştırmıştı. Her bir göz birkaç oyun kâğıdı destesi alabilecek büyüklükteydi. Üçünde mektup tomarları bulundu.

Hücreye ışık, duvarın tepesindeki küçük, yuvarlak, erişilmez bir açıklıktan giriyordu. Hücrenin eni 2,5, boyu 3, yüksekliği 4 metreydi.

Pencereleri parmaklıklı ve buzlu camlı uzun bir koridor, eski hapishanenin bu kanadındaki hücreleri sığınağa benzeyen bir ortak salona bağlıyordu. Salonda ilkel yemek pişirme aletleri, musluk, televizyon, banklar, masalar ve daima hazır bulunan silahlı gardiyanlar için yüksek bir platform vardı.

73 numaralı hücrenin son mahkûmu, terörist bir şebekenin kurucu üyesi olmakla suçlanmış, iki kere müebbet hapse mahkûm edilmişti ve adı Xavier'di. Mektup gözlerinde bulunan mektuplar ona gönderilmişti.

Mektuplar okunduğunda kronolojik sıraya göre dizilmedikleri anlaşılıyor. A'ida –gerçek adı buysa– mektuplarına tarih düşerken yılları değil sadece ayı ve günü yazmış. Mektuplaşmanın uzun yıllar boyunca devam ettiği belli. R.'yle birlikte mektupları temize çekerken, çıkarım ya da tahminle yeniden kronolojik sıraya sokmak yerine, Xavier'in yaptığı düzenlemeye sadık kalmaya karar verdik. Bazen A'ida'nın mektuplarının arka sayfalarına (kâğıtların iki yüzüne birden yazmamış asla) notlar düşmüş Xavier. Bunları da temize çekip daha farklı bir karakterle kitaba aldık.

A'ida besbelli ki mektuplarda, bir aktivist olarak sürdürdüğü hayatından bahsetmemeyi tercih etmiş. Ancak zaman zaman, tahminimce belli göndermeler yapmaktan da kendini alamamış. Kanasta oynadığına dair sözlerini buna yoruyorum. Gerçekten kanasta oynadığından şüpheliyim. Yine aynı ağzı sıkılıkla, yakın arkadaşlarının ve bulunduğu yerlerin isimlerini de değiştirmiş olmalı. A'ida ile Xavier evli olmadıklarından, onu görmek için izin almasının hiç imkânı yoktu.

A'ida'nın yazdığı halde göndermediği bir-iki mektup da var. Bazı mektuplara, daha başından göndermeyeceğini biliyormuş gibi başlamış sanki; bazılarında da söylemek istediği şeylerin telaşesi, sonradan saklamaya karar verdiği şeyler yazmaya sevketmiş onu.

Gönderilmiş ve gönderilmemiş mektupların nasıl elime geçtiği şu anda bir sır olarak kalmak zorunda çünkü bunu açıklarsam başkalarını tehlikeye atabilirim.

Gönderilmemiş mektuplar da gönderilmiş olanlarla aynı mavi kâğıda yazılmış. Onları uygun gördüğüm tomarların içine koydum. Ama siz yerlerini değiştirebilirsiniz.

Xavier ve A'ida şimdi her neredelerse, ölü ya da diri, Tanrı gölgelerini korusun.

J.B.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Irmak Zileli, "Tembel Okurun İtirafı!", Radikal Kitap, 17 Ekim 2008

Bazı romanlar, öyküler gerçek birer yaşamöyküsü oldukları açıkça hissettirilerek sunulur okura. Kimi yazarlar, romanın başında okura şu bilgiyi verir: “Bay X, öyküsünü anlatmam için kapımı çaldığında bir süre kararsız kaldım... Ama ısrarlarına dayanamadım.” Kimi zamansa romanın sonunda, okur şu soruyu sorarken bulur kendini: “Yoksa bütün bu anlatılanlar gerçek miydi?” Yazarın, roman karakterinin kapısını çaldığı iddiası karşısında hep bir kuşku düşer içime. Bu da kurgunun bir parçası olabilir mi? (Ki çoğunlukla böyledir.) Açıkçası bu tür bir ikilem yaşamak beni hep rahatsız etmiştir. Kendimi yazarın maskarası gibi hissettiğim bile olmuştur. Bizimle oyun oynuyor bu yazar milleti diye isyan ettiğim de! Şimdi itiraf etmenin zamanı. Bu aslında bir ‘tembel okur hastalığı’ymış! Gerçek ile gerçekdışının birbirinden net çizgilerle ayrıldığı, yazarın bütün yanıtları verdiği, okura hiçbir soru bırakmayan, kapağını kapattığınız an öyküsüyle ve kahramanlarıyla ilişkinizi neredeyse bütünüyle kestiğiniz eserlerin konforuna alışmış okurun hastalığı! Bu teşhisi nasıl mı koydum?

John Berger’ın A’dan X’e isimli romanını okuduktan sonra. Kitabın esas isminin altında şöyle bir başlık göze çarpıyordu: John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar. Anlamış olacağınız üzere roman mektuplardan ibaretti! Mektupların birer kurgu ürünü olduğunu ifade eden herhangi bir not yoktu. Aksine, Berger’ın mektupları bulduğu ve yayımladığı belirtiliyordu! İşte dedim, yine yazarın okuruyla bir oyuncak gibi oynadığı romanlardan biri. Çık işin içinden kolaysa. Roman boyu beni aynı sorunun kovalayacağına bütün ruhumla inanıyordum: Bu mektuplar gerçek mi, değil mi? Fakat tuhaf bir şey oldu. İlk mektubun ilk cümlelerinden biri beni kendime getirdi. A’ida, cezaevindeki sevgilisine yazdığı bu ilk mektupta şöyle diyordu: “Sağ elim sol kasığımda, yatakta yatıyorum. Gözünde beni canlandırasın diye söylüyorum bunu. Kimse sana engel olamaz.” Cezaevindeki bir insana sunulacak müthiş bir özgürlük tarifi! İnsan zihninin özgürlüğü fiziksel koşullarla ne denli ilgili olabilirdi ki? Ve o an şu acı gerçekle karşılaştım. Okuduklarım ile gerçeklik arasında kurmak için debelenip durduğum bu bağ, aslında hayal gücümün zincirlerinden başka bir şey değildi! Ve böylece kendimi, bu mektupların gerçek olup olmadığı sorusundan koparıp, ‘sahiciliğine’ bıraktım. Böylece okurun ‘yapabileceklerinin’ kitabın sayfalarıyla sınırlı olmadığını gördüm... Hayal gücü kuvvetli okur, yazardan sonra kalemi devralabiliyormuş meğer... Berger’ın romanı, bu aşkın bir tarafının kaleme aldığı mektupları ve alıcı Xavier’in mektup arkalarına düştüğü kısa notları sunuyordu. Ama hayal dünyam özgürdü. Öykü kendi kendini kurmaya devam edebilirdi.

Xavier, ilk mektup tomarının üzerine boşuna yazmamıştı: “Evren beyne benzer, makineye değil. Hayat şu anda anlatılan bir hikâyedir. İlk gerçeklik hikâyedir. Tamircilik bana bunu öğretti.”

Hikâye havalandırılmak ister

Mektupların tarihi yoktu. Satır aralarında gizli ifadelerden çağını kestirmek mümkündü ancak. Örneğin cep telefonunun kullanıldığı bir döneme aitti mektuplar. İsimlerden ve A’ida’nın sevgilisine seslenirken kullandığı İspanyolca sözcüklerden, bu öykünün iki İspanyol’a ait olduğunu anlıyordunuz. “Mi Guapo” diyordu A’ida, yakışıklım! Ya da fısıltım diye çevirebileceğimiz, “Mi Soplete”! “Kanadım” diyordu sevdiğine. Onu kanatlandırıp uçuran bir aşktı anlattığı.

Suse kasabasındaki eski hapishanenin 73 numaralı hücresinde bulunmuştu mektuplar. Sırf onlar için yapılmış “mektup gözleri”nde keşfedilmeyi bekliyorlardı. Bir mahkûmun sevdiğinden gelen bu satırları yıllarca özenle sakladığını haber veriyordu. Ve A’ida diyordu ki, “Önce her birine hava deliği açıyorum sonra içlerine hikâye koyuyorum, açıkta bırakılan hikâyeler solar, saklı yaşamaları gerekir ama havasız da yapamazlar...” Xavier, onun sözlerinden esinlenmiş gibi saklı tutmuştu ortak hikâyelerini. Onları havalandırmak da Berger’a düşmüştü...

İkisinin de kaç yaşlarında olduğunu bilmiyoruz. Bunu ele veren hiçbir veri yok. Bildiğimiz bir şey, Xavier’in iki kere müebbet aldığı...

“Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor ama her birinin hayali farklı. Bir şey daha öğrendim. Bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. Seninkini bekleyen benim vücudumun mesela. Sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım.”

Xavier’in suçunu bilmiyoruz. İki kez müebbet alan bir hükümlü ne suç işlemiş olabilir? Buna dair ipuçlarından birçoğunu, onun A’ida’dan gelen mektupların arkalarına düştüğü notlardan ediniyoruz...

“Açlığın ortadan kaybolduğu gün, dünya, insanlığın emsalini görmediği bir tinsel patlamayla karşılaşacak, dedi Lorca, bir süre önce Jaimes’e.”

Berger, romanın sunuşunda önemli bir bilgiyi paylaşıyor okurla. A’ida ve Xavier’in evli olmadığını söylüyor. Evli olmadıkları için A’ida sevdiği adamı ziyarete gidemiyor. Böylece bu satırların iki sevgilinin göz temasından ve dokunma duyusundan mahrum yazıldığını anlıyoruz.

“Ben bir karar aldım. Neden evlenmiyoruz? Sen teklif et! Ben evet diyeyim! Sonra onlara sorarız. İzin verirlerse düğün için seni görmeye gelirim, ondan sonra da sonsuza kadar haftada bir kere ziyaret odasında!”

Onların evliliğinin ödülü, “haftada bir kere” ama “sonsuza dek” görüşmek olacaktır...

Bu elbette dışarısının koşuludur. Ama onlar kendi özgürlük olanaklarını çoktan buluşturmuşlardır:

“Sen hücrende mesafeler aşamıyorsun-tekrarlanan, asgari mesafeler dışında. Yine de düşünüyorsun ve çepeçevre dünyada düşünüyorsun. Ben istediğim her yere gidebiliyorum, mesafeler aşmak hayatımın bir bölümünü oluşturuyor. Senin düşünmenle, benim dolaşmam hemen hemen aynı şeyler, sevgilim. Düşünce ve yer değiştirme aynı malzemenin parçaları. Tek bir kumaşın.”

A’ida ve Xavier aynı kumaştandır ... A’ida sevgisinin “zamanın soytarısı” olmadığını kanıtlar her satırında: “Kısa ömürlü, sonsuzun zıttı değildir. Sonsuzun zıttı, unutulandır. Bazıları unutulanla sonsuz aslında aynı şeymiş gibi davranır. Ama yanılırlar. Bazıları sonsuzun bize ihtiyacı olduğunu söyler, doğrusu da budur. Sonsuzun hücrende sana ihtiyacı var ve benim burada sana yazmama ve antepfıstığıyla çikolata yollamama.”

Devam edelim mi?

Herkesin kendi kumaşından olanı bulmaya gereksinimi vardır. Herkesin uçmaya gereksinimi... Bunun için de “kanadım” diyebilmeye...

Herkesin bir A’ida’sı, Xavier’i... Herkesin kurmak istediği öyküleri vardır. Öykü kurmaya ihtiyacı...

Öykünün sonunu dilediği gibi getirmekse... İşte o gerçek özgürlüktür...

Devamını görmek için bkz.

Kemal Varol, "John Berger'ın kurtardığı mektuplar", Kitap Zamanı, 3 Kasım 2008

Günümüzün en önemli entelektüellerinden John Berger'ın şiirden romana, öyküden senaryo yazımına, oradan sanat eleştirmenliğine uzanan çok geniş bir ilgi alanı olduğu, bu alanların tümünde başarılı yapıtlar ürettiğini biliyoruz. Üstelik bu alanların tümünde yapıtlarıyla belirli bir dönüşümü de hedef aldı Berger. Örneğin, yazarın bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük bir beğeni ile karşılanan Görme Biçimleri adlı kitabı yalnızca sanat eleştirisine yeni bir boyut kazandırmakla kalmadı, çağımızın görüntüler dünyasının arka planındaki ideolojik yönü açık eden bir yapıt olarak da büyük önem kazandı. Aynı ideolojik konumlanış Berger'ın romanlarında da karşımıza çıktı. Tıpkı yazarın yaşamında olduğu gibi. İngiliz yaşam tarzına tepki olarak ülkesini terk edip Fransız Alpleri'ndeki bir köye yerleşen John Berger aynı zamanda politik bir aktivist olarak da anıldı. Booker McConnel'in Batı Hint Adaları'ndaki ticari faaliyetlerine tepki olarak Booker Ödülü'nden kazandığı paranın önemli bir bölümünü Kara Panterler Örgütü'ne bağışlayacak kadar cesur, Filistinlilere uyguladığı mezalim yüzünden İsrail'in politikalarına savaş açacak kadar gözüpek, Türkiye'deki insan hakları ihlallerine karşı ülkedeki muhaliflerle ortak hareket edecek kadar duyarlı bir entelektüel olarak da saygın bir yer edindi Berger.

Romancılığının doruğunda

Bir düşünürün adının bu denli geniş bir alanda anılması, ister istemez onun bazı yönlerinin arka planda kalmasına da yol açıyor. Bu açıdan, Berger'ın romanları sürekli olarak sanat eleştirmenliği veya siyasal faaliyetlerinin gölgesinde anıldı denilebilir. Ama örneğin post-modernist yazının en önemli örneklerinden biri olan ve Avrupa'nın ayrıcalıklı kesimlerini anlattığı G. ile, bir köpeğin gözünden evsizlerin dünyasını açık eden ve haliyle sahip olduğu sınırlı alana rağmen birçok yönden yeni anlatım imkânlarına yaslanmış Kral adlı romanlarında, politik görüşlerinden ödün vermeden ama ille de yepyeni bir üslupla dışarıda bırakılmışların, dışlanmışların, dünyanın ötesine fırlatılmışların, yoksulların dünyasına ısrarla bakmayı sürdürdü yazar. Ama yukarıda da değinildiği üzere, bu başarılı romanlar John Berger adının gölgesinde kaldı çoğunlukla.

Berger'ın bu yıl yayımlanan ve yayımlanır yayımlanmaz yaklaşık on dile çevrilen son romanı A'dan X'e, Türkçeye başka bir başarılı roman yazarı olan Aslı Biçen tarafından çevrildi. A'dan X'e, denilebilir ki, Berger'ın romancılık serüveninde bir doruk kitap niteliğinde. Biçimsel pek çok yenilikten öte, çok çarpıcı ve dokunaklı bir hikâyeden yola çıkıyor yazar. Adı bilinmeyen bir ülkede yer alan Suze Hapishanesi'nin 73 numaralı daracık hücresinde bulunan üç mektup destesinden oluştuğu belirtilen bu kitap giderek dokunaklı bir aşk öyküsü halini alıyor, oradan da asıl niyetine doğru evriliyor. Kitabın başında kurgu ile gerçeklik arasında bir yanılsama yaratması amacıyla yazılan kısa metne göre, şehirdeki eski hapishane yüksek güvenlikli yeni hapishaneye taşınırken bir tomar mektup (John Berger'ın kendisi tarafından) bulunmuş ve bu tarihsiz mektuplar yazar tarafından sıraya konularak günışığına çıkartılmış. Böylece, bu metnin "John Berger tarafından kurtarılmış mektuplar"dan oluştuğu fikri üzerine inşa ediliyor romanın yapısı.

Asıl mesleği tamircilik olan ama daha sonradan "terörist bir şebekenin üyesi" olmaktan iki kez müebbet hapis cezasına çarptırılan Xavier adlı politik bir mahkûmla, dışarıda eczacılık yapan ve Xavier'e âşık A'ida adında bir kadın arasındaki yazışmalardan yola çıkıyor roman. Bu aşkın taraflarından birinin içeride tutulması ve evlenmelerine izin verilmediği için görüşme imkânlarının olmaması sonucu iki sevgili en iyi çözüm yolu olarak yazıya başvuruyorlar. Dünyaya hükmeden büyük güçlerin yarattığı baskıya direnen bu aşkın öyküsünü daha çok cezaevine yazan A'ida'nın mektuplarıyla anlatıyor Berger. Görselliğe dayalı, bir bakıma görselliğin ardındaki ideolojik aygıtlardan yararlanan mektuplar bunlar. Romanın diğer kahramanı Xavier'in ruh dünyasını pek takip edemiyoruz. Ama A'ida'nın gönderdiği mektupların arkasına aldığı küçük notlarla Xavier'in iç dünyasını az buçuk görebiliyoruz zamanla. Bir bakıma A'ida'nın mektupları iç dünyayı temsil ederken, Xavier'in A'ida'nın mektuplarının arkasına not ettiği küçük metinler bu iç dünyayı kuşatan dış'ın nasıl bir yapıyla sarmalandığını gösteriyor. Böylelikle, Hugo Chavez'den Evo Morales ve Komutan Marcos'a, Dünya Ticaret Örgütü'nden IMF ve NAFTA'ya kadar birçok kişi ve kuruluşa yapılan küçük göndermelerle bu aşk öyküsü giderek siyasal bir seyir kazanıyor. Bir bakıma yukarıda yapılan sıralamanın sonundaki muktedirler dünyanın diline hükmettikçe aşk da bu noktada kendi dilini ve zaman algısını inşa ediyor. Nitekim roman kahramanı A'ida, Xavier'e yazdığı bir mektupta: "Sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım" diyecektir. A'ida bir süre sonra "onların" diline inanmayı da bırakacaktır. Xavier ise yine bir mektubun arkasına yazdığı küçük notta, "yoksulların akşam lisanı" dediği yeni bir dilin asıl kurtuluş reçetesi olduğunu vurgular.

Bir hapishane olarak dünya

Yazarın kendisinin çizdiği el desenleri ve tarihi Fayum portreleriyle bezeli A'dan X'e, "mektup" gibi dar bir edebi türün imkânlarına sahip olsa da Harold Pinter'ın da belirttiği gibi nihayetinde "mevcut olanakları kullanışındaki tutumluluk sayesinde" benzersiz bir romana dönüşüyor. Cezaevindeki tutuklu sevgilisine her seferinde "Mi Guapo", "Habibi", "Hayati", "Ya Nur!" şeklinde değişik hitaplarla seslenen kadın kahramanın mektupları giderek birden fazla coğrafyayı (Irak, Filistin, Türkiye, Latin Amerika) temsil eden bir yapıya evriliyor. Böylelikle dünyanın belirli bir yerindeki hapishaneden ziyade dünyanın kendisinin bir hapishane olarak temsil edildiği, bu bağlamı yaratanlara karşı sözün gücünün kullanıldığı yeni bir bağlam yaratıyor yazar. Bu noktadan itibaren de Shakespeare'in bir sonesiyle açıldıktan sonra Fanon, Galeano, Türkiye'den Can Yücel ve Bejan Matur'a kadar birçok şair ve yazara yapılan atıflarla bir tür direniş çağrısına dönüşüyor A'dan X'e.

John Berger'ın o büyülü üslubuna alışık olan okurların yakından bileceği gibi, A'dan X'e özgürlük ve tutsaklık, umut ve umutsuzluk, güç ve güçsüzlük arasında, birçoğu daha şimdiden aforizma olmaya aday itinalı cümlelerle habis güçlerin karşısına insan ruhunu öne çıkarıyor. Yoksulluk olgusuna, baskı altında tutulmuşluğa, adaletsizliğe karşı son derece siyasal içerikli ama siyasetin kalıplaşmış dilinden uzakta, yeni bir dil ve çıkış yolu öneriyor John Berger. Bu önerisini de bu benzersiz roman aracılığıyla yapıyor.

Devamını görmek için bkz.

Pakize Barışta, "John Berger’ın anti-romanı: A’dan X’e romanı", Taraf Gazetesi, 19 Ekim 2008

Aşkın, zalim tarafından hiçbir zaman yok edilemeyeceğine dikkatimizi çekiyor John Berger.

Zulme karşı direnen tek şeyin kalıcı aşk olduğunu, neredeyse kanıtlıyor A'dan X'e adlı romanında.

Ve güç denilen şeyin her halükarda hastalıklı, gaddar, bulaşıcı, tutsak edici, habis bir insanlık ve evren düşmanı olduğunu da hatırlatıyor.

John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar alt başlığıyla yayımlanan roman, devrimci terörist bir örgütün kurucularından olmakla suçlanıp, iki kez müebbet hapse mahkum olan Xavier’ye, yıllar boyunca sevgilisi tarafından gönderilmiş olan mektuplardan oluşuyor.

Gerçekle kurgunun her an için yer değiştirdiği ve aynı zamanda anlamsızlaştığı bir anti-roman bana göre A'dan X'e.

“Evren beyne benzer makineye değil. Hayat şu anda anlatılan bir hikâyedir. İlk gerçeklik hikâyedir. Tamircilik bana bunu öğretti.” A'dan X'e’nin Birinci Mektup Paketi, bu ifadelerle başlıyor.

Romanda Latin Amerika’da olduğu hissettirilen terk edilmiş bir hapishanedeki hücrelerden birinin duvarında, boş Marlboro kartonlarından yapılmış bir raf dikkati çeker. Bu rafın üç gözünde de mektup tomarlarına rastlanır. Bu mektuplar, hücrenin son sakini Xavier’ye, sevgilisi A’ida tarafından gönderilmiştir. Mektuplarda yer yer şifreli bir dil de kullanılmaktadır; A’ida, devrimci bir aktivisttir çünkü.

A’ida, mektuplarında aşkıyla Xavier’yi ayakta tutmak, onu hayata bağlamak için çabalamaktadır. Sevgilisi hapse girdikten sonra bir daha onu görememiştir; aralarında resmi bir bağ yoktur zira. Sevgilisini görebilmek için Xavier’nin ona evlenme teklif etmesini söyler.

A'dan X'e adlı romanda okur şunu da hisseder; bir insanın çok yakını, aşık olduğu biri, uzun süreli hapse atıldığında, dışarıda yaşamasına rağmen kendisi de hapistedir aslında:

“Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor. Ama her birinin hayali farklı. Bir şey daha öğrendim. Bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. Seninkini bekleyen benim vücudumun mesela. Sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım.”

John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar’ın ikinci paketi “Umudumuz var diyemeyiz-sadece ona kucak açıyoruz” ibaresiyle başlıyor.

A’idacığın imzalı kısa bir mektup var ki romanda, insana insanlığını hatırlatıyor; hem müebbet hapse mahkum olmuş bir sevgiliye nasıl sadakat gösterileceğinin, hem bir ülküden nasıl asla vazgeçilemeyeceğinin, hem de nasıl moral verileceğinin bir örneği olduğu gibi, karşı tarafa da (zalime) nasıl haklı meydan okunabileceğinin kısa ve öz ifadesi bu mektup.

“Mi Guapo,

Gecenin son karanlıkları. Daha uyumadım. Geleceği düşünüyordum. Herhangi bir yerdeki geleceği değil. İkimizin geleceğini değil. Burada kürtajla almaya çalıştıkları gelecekten bahsediyorum. Başaramayacaklar. Korktukları gelecek gelecek. Ve içinde bizden kalan, karanlıkta koruduğumuz güven olacak.”

Üçüncü Mektup Paketi‘nin başlangıcında ise sadece iki kelime var: “Ana Vatan.”

Aradan 20 yıl geçmiştir. Aynı aşk. Aynı umut. Çok uzaklardan uzanmış olsalar da birbirlerine dokunan eller aynı. John Berger’ın hissettirdiği yeryüzü parçası, aslında içinde Amitaraların, Zekeriyaların, Susanların, Emillerin, Cesarların, Yahaların birlikte yaşadıkları, geleceğe ve devrimlere ortak oldukları, gerçek şefkatin yaşandığı bir toplam: “...kuşların yaptığı yuvaların içine parmağınla dokunduğunda ne hissettiğini hatırla. O yumuşaklık, o şefkat, sonsuz seferlerin, mücadelelerin, aynı zamanda da yüzlerce yıl sadece esnek, dirençli ve güçlü şeyler inşa etmekle öğrenilmiş kurnazlığın bir sonucudur. Bir dokun...”

A'dan X'e, bir özgürlük çığlığı aslında. Yazar, toplamın içine, anlaşılan son derece değer vererek yerleştirdiği ve bu toplamın kutsal bir üyesi olarak addettiği Can Yücel’i de anıyor romanında. Ve ondan duyduğu şu küçük hikâyeyi anlatıyor:

“Can Yücel bir hikâye anlatıyor.

Yakov yedi yaşında bir çocuk ve arkadaşına soruyor: insanlar nasıl olup da o küçücük gözleriyle her şeyi görebiliyor? Koca bir kasabayı ya da caddeyi görebiliyorlar, bütün bunlar bir göze nasıl sığar?

‘Pekiy ama Yakov’ diyorum ben de, ‘şu cezaevindeki bini aşkın mahkumun, koca koca adamların yıllardır dünyaya duydukları özlemle o kocaman olmuş gözlerini düşün bi kez! Nasıl olup da bunca göz bu dört duvar arasına sığıyor?”

A'dan X'e, gerçek bir anti-roman bence.

John Berger, zaman zaman yaptığı gibi, mazlumun değerlerini savunuyor –ki, bunlar tartışmasız evrensel üst değerlerdir.

Zulmün hâkim olduğu, bizlerin bu duruma yabancılaşarak sağırlaşmamızı (sağır kılınmamızı) köşeye sıkıştırıyor (yani bizi köşeye sıkıştırıyor).

Bir kapı aralamaya çalışıyor bizim için.

Altını defalarca çizerek, aşkı hatırlatıyor.

Ve kalemini mütevazı bir edebilik içinde kullanıyor.

Devamını görmek için bkz.

Bülent Kale, "Yasadışı bir aşk bu: ‘Özgürlük savaşanın’ diyor", Agos Kitap / Kirk, Sayı: 3, 2009

Türkçedeki yanlış bir kalıbı kırarak başlayalım A’dan X’e /John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar’dan bahsetmeye. Cezaevine giren insanlar ‘içeri’ düşmezler, ‘dışarı’ düşerler. Hayatın öznesi olmak isteyen gayretli insanlar, muntazaman hayatın dışına atılır ve cezaevine kapatılırlar. Sistem, hep yaptığı gibi belden aşağı vurur; hayata hudutsuz katılmak isteyen insanların en değerli şeylerini ellerinden alır, onları hayatın dışına kapatır. İçeriden dışarı, kadından erkeğe, A’dan (tanıdığımız kişiden) X’e (tanımadığımız kişiye), A’ida’dan Xavier’e yazılan bu mektuplar, bize bir hikâye anlatırlar. Kitabın İngilizce orijinalinin adı da –okurla yazarı buluşturma anlamında, Türkçe adından daha işlevsel olan– ‘Mektuplardan Bir Hikâye’dir. Nasıl bir hikâye anlatır bize A’dan X’e, Bir aşk hikâyesi anlatır, bir direniş hikâyesi, ve bir firar...

Mektuplarla, küçük notlarla, amatör çizimlerle örülü kitapta, kurgusuna yazarın da katıldığı bir romanla karşılaşırız. John Berger (J.B.), sunuş yazısında, hiçbir haritada görünmeyen Suse şehrinin artık terk edilmiş olan eski cezaevinde, Xavier’in 73 no’lu hücresinde üç tomar mektup bulduğunu anlatır. Mektuplar, yakınlardaki (yine hiçbir haritada görünmeyen) Sucrat’ta yaşayan A’ida tarafından gönderilmiştir. J.B., A’ida’nın göndermekten imtina ettiği mektuplara da ulaşır ama Xavier’in A’ida’ya gönderdiği mektuplar ortada yoktur. Xavier yalnızca A’ida’nın mektuplarının arkasına düştüğü notlarla görünür. J.B., sunuş yazısında, gönderilen ve gönderilmeyen mektupların eline nasıl geçtiğini açıklayamayacağını söyler, A’ida’nın mektuplarında bazı şifreli mesajların olabileceğini ima eder ve sanki yaşadıklarını vurgulamak ister gibi, Xavier ve A’ida’nın “gölgelerine” selam eder. A’ida’nın mektupları Xavier’e yazılmıştır ama cezaevi idaresi tarafından da okunmaktadır; J.B. da her şeyi anlatamaz, çünkü hikâye daha sıcaktır; Xavier, A’ida ya da örgütlü dostlar zarar görebilir... Dolayısıyla, hem sunuşta hem de A’ida’nın mektuplarında söylenen şeylerin doğru olmama yahut başka anlamlara gelme ihtimali hep vardır. Kurguya katılan J.B., bir şekilde, yukarıdaki soru işaretlerini ıskartaya çıkarır ve yazar John Berger’ın elini rahatlatır.

“...İlk gerçeklik hikâyedir. Tamircilik bana bunu öğretti” yazar ilk mektup tomarının üzerinde, ve bizi bir şeye hazırlar. Sunuş, bize yeri ve zamanı bir yana bırakmamızı söylemişti. A’ida’nın mektupları ve Javier’in mektupların arka sayfalarına düştüğü notlar, bunda ısrar eder, bizi bütün zamanların, dillerin ve coğrafyaların bir araya getirildiği bir atmosfere taşırlar. Aida’nın Xavier’e ‘Ya Nur’ (ışığım), ‘Mi soplete’ (nefesim), ‘Kanadım’, ‘mi guapo’ (yakışıklım), ‘hayati’ (hayatım) diye seslenmesi, küçük Sucrat kasabasında ya da Suse cezaevinde dünyanın bütün halklarını anıştıran isimlere sahip bireylerin olması, Xavier’in mektupların arkasına düştüğü güncel istatistiki bilgiler, bizi öyle bir yer olmadığı, öyle insanlar olamayacağı düşüncesine sevk etmez. Tam aksine, tek bir dünyamız olduğunun altını çizen, hepimizi aynı kitabın sayfalarında buluşturan bu enternasyonal kurguyla, bütün farklı renklerine, farklı koşullarına rağmen dünyanın her yerinde, bütün halkların aynı adaletsiz sisteme maruz kaldığının, sisteme karşı aynı mücadeleyi verdiğinin ayırdına varır, kalabalıklaşırız. Her şeyi bir yana bırakır, ilk gerçekliğin, hikâyenin peşine düşeriz.

Okura çok fazla yer vardır, A’dan X’e yazılan mektuplardan oluşan romanda. Okur, kurgunun ana bileşenlerinden biridir. Okurun hayal gücü, özgürlük tasavvuru nereye kadarsa, roman da oraya kadardır. Okurdan boşlukları dolduracak hayal gücünü, azmi ve cesareti talep eder Berger. Eksiltili bir romandır çünkü bu; bir mektuplaşmanın tek tarafını sunar bize Berger, ve zor olanı seçer: A’ida’nın, yani kadın karakterin kaleme aldığı mektupları aktarır okura. Kurgu zekâ doludur. Mektuplar, maharetini sergiler usta yazarın. Her şey bu mektuplardadır. Aşk Aida’nın, âşık kadının lirik üslubundan saçılır; direniş, gündelik hayat tasvirlerindeki gerçeklikten alır membaını; firar, mektuplardaki belli belirsiz şifrelerde gizlidir. “[F]aydasız kelimeler arasında benim gördüğümü sen de göreceksin” der A’ida, ilk mektuplarından birinde.

Eğer yalnızca bir aşk hikâyesi gibi okunursa, arabesk bir tona bürünebilir A’dan X’e. Erkeğini çok seven bir kadının, cezaevi yakınlarında bir kasabaya yerleşip, hayatın dışına atılan sevdiğini mektuplarla, ihtiyaçlarını karşıladığı paketlerle beslemesini, temeli hayatın sürprizlerine dayanan bir umuda sığınmasını anlatan bir aşk hikâyesi olarak kalır. Bu haliyle de güzeldir hikâye; bize, kültürümüze, Ortadoğu’ya daha yakındır, ancak eksiktir. İnsancadır ama devrimci değildir, ‘klişe’ olarak nitelenmeye pek müsaittir. Üstelik, John Berger’ın emeklerine haksızlık olur böylesi bir okuma.

Farklı bir okuma daha vardır – okurun oyunları keşfedip katıldığı, belki daha zahmetli ama çok daha keyifli bir okuma. Daha dikkatli, özgürlükten, hayatın içinde buluşmaktan vazgeçmeyen bir okumadır bu: A’ida bir devrimcidir; hayatın içindedir ancak sevdiği adam hayatın dışına atılmıştır ve onun bakış açısına göre, hayatın içinde yeniden buluşmaktan başka çıkar yol yoktur. “Sana EVET diyorum, sürdürdüğümüz hayata HAYIR” diye yazar son mektuplarından birinde. Bir Xavier dikkatiyle okumalı A’dan X’e’yi. Böyle okunursa, kitabın bize adım adım bir firar hikâyesi anlattığı fark edilebilir; A’ida’nın gerçek isminin İrene olduğu, Xavier’le 7 yıla yakın bir süredir görüşemedikleri gibi detaylar öğrenilebilir. İşte o zaman, kitap, tam da Berger’in istediği gibi, okuru heyecanlandıran, yüksek bir tempo kazanır.

Esareti kabul etmeyen, arabeske yüz vermeyen, böyle bir devrimci okuma, oyunlara çok açık olan John Berger’le oynama fırsatı sunar okura. Onunla kitabın sayfalarında buluşuruz, ama asıl önemlisi, kitabın sonundaki çizimin ötesinde, A’ida’nın bir mektubunda söylediği gibi “etrafından, üzerlerinden, altlarından geçmenin hep bir yolu bulunan” duvarların ardında, “kaçan bir kuş gibi, incirkuşu gibi bağıran” Xavier ve A’ida’nın özgürlük çığlıkları arasında, hayatın içinde buluşuruz. Benim bir okur olarak naçizane dileğim, John Berger’la, Xavier’la, A’ida’yla ve birbirimizle buluştuğumuz yer burası olsun, ve tanrı gölgelerimizi korusun.

Devamını görmek için bkz.

Naime Narin, "Duvarın biz tarafı: Hiçbir yer’in her yerindekiler", Virgül Dergisi, Temmuz-Ağustos, 2009

Virginia Woolf, 1920’lerde yazdığı bir makalede, Richmond-Waterloo treninde görüp Bayan Brown adını verdiği yoksul bir kadını anlatır:

Temiz fakat yıpranmış, abartılı düzenliliği paçavralardan veya kirden daha fazla fakirliği çağrıştıran yaşlı hanımlardan biriydi: Her şeyi ilikli, bağlı, tutturulmuş, yamanmış ve temizlenmişti. Ona ıstırap veren bir şeyler vardı, görünüşü kederli ve endişeliydi, üstelik çok da ufak tefekti. Temiz küçük botları içindeki ayakları ancak yere değiyordu. Ona bakacak kimsesinin olmadığını, kararlarını kendi başına vermesi gerektiğini, senelerce önce terk edildiğini ya da dul kaldığını, belki de tek oğlunu büyüterek geçirdiği sıkıntılı, ziyan olmuş bir hayatı olduğunu ve oğlunun artık kötü yola sapmaya başladığını hissettim. (Akt. Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar)

Woolf’un aynı makalede “çok ufak tefek, çok direngen, hem çok kırılgan hem de çok cesur” olarak tanımladığı Bayan Brown, yanındaki adama “Acaba yaprakları iki yıldır tırtıllar tarafından sürekli yenen bir meşe ağacı ölür mü?” diye sorar. Adam böcek salgınlarından uzun uzun söz ederken, Bayan Brown küçük beyaz bir mendil çıkarıp sessiz sedasız ağlar.

Bayan Brown’un bir roman konusu olduğunu söyleyen Woolf, bu makaleyi, o dönem karakter-özne ile ilgilenmeyen yazarları eleştirmek için yazmış. Le Guin ise, teknolojik konuların tuzağına düşmeye yatkın olan bilimkurgu edebiyatında Bayan Brown’lara yer olup olmadığını sorgularken, klasik roman kahramanı olarak “özne”nin kaybolduğuna dikkat çeker. Bayan Brown’un öldüğünü, yerine kitlelerin, istatistiklerin, kafa sayılarının, tüketicilerin vb geçtiğini, ama asıl konunun Bayan Brown’un yaşayıp yaşamadığını gerçekten önemseyip önemsemediğimiz olduğunu söyler. Le Guin, 1975’te yazdığı bu denemede, zamanımıza iyiden iyiye damgasını vuran bir durumun ilk nüvelerini de anlatır:

Klik, kamera gözü – bir an; bir insan ya da bir portre değil; sadece geçmişi ve geleceği içine almayan bir tek an, süreksizlik, klik. (...) Şiir hâlâ var, ama artık Bayan Brown’lar yok. Bir kadının çeşitli yerlerde çeşitli insanlarla hareket eden görüntüleri var. Bir “karakter” olarak, hatta bir kişilik olarak bile, öyle sağlam, sabit, Viktorya çağına veya Ortaçağa özgü bir kesinlik oluşturmuyorlar. Bunlar anlar, ruh halleri; akışın şiiri, parçalanmışın parçaları, değişmişin değişimi. (agy, s. 79-80)

Le Guin’in öngördüğü, geçmişi ve geleceği içine almayan “süreksizlik” halinin yaygınlaşıp sistemleştiği dönemlere geldik. Başka şeylerin yanı sıra Duvar’ın yıkılmasıyla beraber, muktedirlerin elleri gezegenin her yerine ulaşabilir oldu. O çok bildik laf: dünya küçüldü, zalimlikle ve zalimlikte. Yeni tiranların “yeni” düzeni ise, bu sefer küresel çapta yeni yoksullar ve evsiz kalabalıklar oluşturuyor. Bu evsizlik, yoksulluk ve yoksunluk biçimi (evet, “yeni”) sadece mülksüzlükle açıklanamayan, derin ve çok katmanlı bir nitelik taşıyor.

Bayan Brown’un gözümüzde bir an için canlanan resmi bile yoksulluğun biçiminin nasıl derinden değiştiğini gösteriyor. Zamanımızın yoksul ve yoksun bırakılmışlarıyla kıyaslandığında Bayan Brown, toprağına bir hayli kök salmış, kim olduğunu ve ne istediğini bilen, bir geçmişi ve alışkanlıkları olan, hayatını iyi kötü idame ettirebilen, aidiyetleri epeyce güçlü olan bir karakter. “Her şeyi ilikli, bağlı, tutturulmuş, yamanmış ve temizlenmiş” haliyle, geleceğe dair umudu, hiç değilse hayatını bu kadarıyla da olsa sürdürme güvencesi olan biri.

Günümüzde ise “yoksulluk” sözcüğü, sayıları hızla artan “dışarıdakilerin” durumunu tanımlamaya artık yetmiyor. Yeni sömürgenlerin düzeni, birilerine hayat hakkı tanıyıp tanımamanın da ötesine geçip doğrudan hayata kastediyor. Akli olduğu varsayılan kapitalizm, büsbütün çıldırmış görünüyor. Bu çılgınlık, yıkıcı bir güç halini alarak, her gün katledilen, işkence edilen ya da göç etmek zorunda bırakılan sayısız insanın yanı sıra toprağa, havaya, suya, tohuma, hayvana, insan ve doğanın ruhuna, gezegen üzerindeki istisnasız her şeye yönelmiş durumda.

John Berger’ın A’dan X’e isimli romanı işte böyle bir dünyanın Bayan Brown’larından birini anlatıyor. Hiçbir yer’e sürülen ama artık her yerde bulunan bir özne, Berger’ın görüş alanımıza taşıdığı. Roman, hapishanedeki bir sevgiliye yazılmış mektuplardan oluşuyor; A’ida’nın sevgilisi Xavier’e yazdığı, gönderilmiş ve gönderilmemiş mektuplardan ve Xavier’in bu mektupların arkalarına düştüğü notlardan.

Berger, kapısında güvenlik görevlisi olan bir site ya da havuzlu bir villada değil, içinde çok kişinin barındığı, küçük derme çatma evlerin birinde görmüş A’ida’yı. Yetenekli elleriyle, kırık bir sandalyeyi, özenle, sabırla, dikkatle, incelikle onaran bu genç kadını izlemiş. Kadının onarma işini bitirdikten sonra sandalyeye bakıp birden hıçkırıklara boğulduğunu görmüş. Gezegenin tüm canlılarının küçük, zayıf, kırılgan varlıklarının üzerinde koparılan devasa anaforlar halindeki kasırganın içinde görmüş, bu “çok ufak tefek, çok direngen, hem çok kırılgan hem de çok cesur” kadını. Aynı anda, dünyanın her yerindeki A’ida’ları, onların birbirine benzeyen hikâyelerini. Sanki Berger’ın A’ida’yı ağlarken gördüğü o anda, Woolf’un Bayan Brown’u bir alt ses olarak usulca konuşuyordur: “Acaba yaprakları iki yıldır tırtıllar tarafından sürekli yenen bir meşe ağacı ölür mü?”

Romanı oluşturan mektuplarda, A’ida’nın yaşadıklarını, özlemlerini, arzularını, umudunu, umutsuzluğunu görürüz. Aynı zamanda, diğer A’ida’ların hayatlarını da: A’ida’nın yanında çalıştığı, ilk kadın eczacılar kuşağından İdelmis’in; yeğeni kaybolan, görümcesi hastanede ölen, kocası işsiz, kendisi kataraktlı gözleriyle dikiş dikerek para kazanmaya çalışan Soko’nun; elli dokuz yaşındaki, sokaklarda bulduğu madenleri eriterek ailesinden uzakta yaşayan Ved’in; otobüs durağında bekleyenlere çalıntı sigara satan, yaşadığı oda bir hücre kadar olan on dokuz yaşındaki Ama’nın; yıllarca çalışarak yaptığı ev örgüt evi olduğu iddiasıyla başka pek çok evle beraber füzeyle vurulup yerle bir edilen Gassan’ın; on sekizine varmadan hapse girdiğinde tanıştığı ve onu ilk hapis bunalımından çıkaran, müzik öğretmeni, lavta çalmayı seven ve sonra A’ida’nın da katıldığı bir eylemde öldürülen arkadaşı Manda’nın; hayatın olmaması gereken bir kaza olduğuna inanan ve belki de kendisi de buna inanmaktan korktuğu için A’ida’yı öfkeden kudurtan Nininha’nın; sokağa çıkma yasağından sonra sokakta bacağından vurulan, on üç on dört yaşlarındaki, erken olgunlaşmış Raf’ın; Ama’nın âşık olduğu, devriyeler tarafından yatağından kaldırılarak bir nehre götürülüp vurulan, üç gün sonra da cesedi bulunan Rami’nin; annesi bütün gün yalnız kaldıktan sonra hikâyeler dinlemek istediği için, Türkçe olmayan “anadilinde” ona uzun bir şiir yazmakta olduğunu söyleyen, Toros Dağlarından gelen Hasan’ın hayatlarını. A’ida’nın, uzaktan yakından ilişki kurduğu bu insanların hayatlarını detaylarıyla anlatmaz Berger. Bir araya geldiklerinde zamanımızın yoksul ve yoksun bırakılmışlarının resmini oluşturan çizgilerdir bunlar. Aynı resim içinde A’ida’nın hayatı, mektupların satır aralarından anladığımız kadarıyla örgütlü bir direniş hikâyesini de taşır. Xavier’in notları ise, onlara reva görülen hayatın ideolojik yalanlarla nasıl örüldüğünü/örtüldüğünü çıplak ve çarpıcı biçimde gösterir bize.

A’ida’lar, muktedirlerin bize sunduğu “merkez hayat”ın içinde görünmezler. Olsa olsa, artık sıradanlaşan çatışma, ölüm, açlık, terör haberleri olarak yer alırlar. Merkez hayatın huzurunu kaçıran, onu rahatsız ve hatta tehdit eden olgular oldukları için, algı sınırlarının içine girmesine imkân tanımayacak bir hızda geçip gitmesi istenen haberlerdir bunlar. Bu merkez hayatın ideolojisi, edebiyatın çehresine de bulaşmış gibi. Yazıyla uğraşanların, yoksul ve yoksun bırakılmışlarla bağları oldukça zayıf. Berger’ın ise gerek denemelerinde, gerekse kurmacalarında bu bağ her zaman güçlü olmuştur. Onun bu duruşu bilinçli bir seçim. Yazarın yirmili yaşlarında farkına vardığı ve sonrasında tüm yazın hayatını şekillendiren bir seçim. Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü’de, 1940’ların sonlarına doğru Livorno sokaklarını resmettiği çizimlerinden söz ederken, “Şehir o zamanlar savaştan yeni çıkmıştı ve yoksulluk içindeydi ve maldan mülkten yoksun insanların soylu içtenliğini ilk kez orada öğrenmeye başlamıştım. Bu dünyada güçlü olanlarla mümkün olduğu kadar az bir ilişkim olmasını istediğimi de ilk orda keşfetmiştim. Bu sonraları bütün bir hayat boyunca süren bir tiksintiye dönüştü,” diyordu Berger. (s. 79)

Berger’ın deyişiyle “modern evsizlerin,” dünyanın her yerinde, az çok benzerini yaşadıkları ortak durumlar var: Askerler, cipler, sokağa çıkma yasakları, silah sesleri, yeraltı hayatları, cezaevi kapıları, kontrol noktaları, bin çeşit duvar, kimyasal silahlar, füzeler, öldürülen, içeri alınan erkekler, çocuklar, hayatlarını idame ettirmeye ve erkeklerini, çocuklarını yaşatmaya çalışan kadınlar, özlem, arzu, yoksunluk, büyük acılar... Zamanımızın yoksul ve yoksun bırakılmışlarına düşen, normal bir hayatın akışında geçici kriz dönemi olacak bir halin içinde sürekli yaşamak. Sürekli yıkımla karşı karşıya iken yapılabilecek tek şey, hayatta kalmaya ve etrafındakileri hayatta tutmaya odaklanmaktır. Her gün üzerine yenileri eklenen onca ıstırabı, bütün katlanılamazlığı ile birden su yüzüne çıkaran ise “küçük şeyler”dir. Bir anlık bir boşluk, zırhı delen, o yüzden de korkutucu olan. İmkânsız olanı hayat diye neden ve niçin yaşamayı sürdürdüklerine dair o cevapsız soruyu içinde taşıyan, anlamsızlığı, beyhudeliği, vazgeçmeyi koynuna almaya hazır bir boşluk anı.

Beni ağlatan neydi? Sandalyeyi tamir etmek bu kadar kolayken başka şeyleri tamir etmenin bu kadar zor olması mı? Yoksa artık böyle işlerin senden soruluyor olmaması mı? Senden!

Küçük şeyler korkutuyor bizi. Ölümümüze sebep olabilen büyük şeyler cesaret veriyor. (A’dan X’e, s. 75)

A’dan X’e, bir roman; ama daha da çok, bir uzun şiir duygusu uyandırıyor insanda, okudukça koyulaşan. Bunda Berger’ın her zaman şiire yakın duran üslubunun etkisi olduğu açık. Yazarın anlatıda bize verdiği ipuçlarından, bu hikâyeyi oluşturan mektupların beş yıldan uzun bir süreye yayıldığını anlıyoruz. Metnin bu denli uzun bir zaman dilimini kapsamasına rağmen yine de şiirin zamanında –şimdide– kalmasını sağlayan, Berger’ın üslubunun yanı sıra hikâyeyle ilgili başka sebepler de olsa gerek.

Belki bunun bir sebebi, bu hikâyenin, araya ayrılığın girdiği bir aşk hikâyesi olması. Tüm bu zaman boyunca, cezaevindeki Xavier’le ilişkisinde A’ida, aşkın –şiirdekine benzer– akmayan, genişleyen zamanında kalır. Arzusuna, özlemine, isyanına, yaşadığı tüm zorluklara karşın ayrılığa ve zamana direnir. “Aşk bütün uzaklıkları aşmayı amaçlar,” diyordu Berger Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü’de. (s. 90) A’ida’nın hikâyesinde de bir yanıyla olan budur. Ama aynı zamanda aşk bir direnme biçimi de olmuştur A’dan X’e’de, duvarlara, onları ayıranlara, hayata kastedenlere inat.

Öte yandan, bu beş yılda, ne içeride ne dışarıda olumlu yönde bir değişiklik olur. Yoksunluk ve yoksulluk sürüyor, hatta hayat yeni kayıplarla daha da eksiliyordur. Hayatın, sadece hayatta kalmayı içeren bir askı zamanda, bir arada zamanda kalıp orada sürüyor olmasıdır, belki de bu anlatıyı şiirin zamanına taşıyan bir diğer sebep. Sanki sonsuzca sürecekmiş gibi görünen, bir arada zaman bu. Belki de, küreselleşen, zalimliklerini teknolojiyle azami boyutlara çıkaran, insan dahil tüm canlı türlerinin varlığını tehdit eden “yeni” muktedirlerin dünyasında hepimizin sıkıştırıldığı, sürüldüğü bir ara zamandır bu. Beklediğimiz; her şeyi öğüten bu delirmiş çarkın, bir gün bir yerde duracağını umduğumuz; beklerken, küçük kırıntılardan ibaret de olsa, hayata dair, insana dair bir şeyleri kurtarmaya çalıştığımız bir ara zaman.

Berger, yakınlarda yayımlanan Kıymetini Bil Herşeyin’de, Le Guin’in “geçmişi ve geleceği içine almayan bir tek an, süreksizlik” olarak tanımladığı durumun bugün aldığı biçimi anlatıyor:

Sayısal zaman. Gece ve gündüz, mevsimler, doğum ve ölüm demeden, kesintisiz, sonsuza dek sürüp gidiyor. Para kadar lakayt. Sürekli ama tamamen bağlantısız. Geçmiş ve gelecekten bağımsız kılınmış şimdiki zaman. Zaman söz konusu olduğunda yalnızca şimdi ağırlık taşıyor, öteki ikisinin önemi yok. (...) Soyutlanmış bir şimdiki zaman içinde, sayısal zamanda, hiçbir yer bulunamaz ya da kurulamaz. (s. 110)

Bu “sayısal zaman,” Xavier’in mektuplara düştüğü notların birinde söz ettiği “Hiçbir Yer”in zamanı.

Yersizleştirme. Sadece üretimin ve hizmetlerin emeğin en ucuz olduğu yere taşınması uygulamasına değil, daha önceki bütün sabit yerlerin statüsünü ortadan kaldırarak dünyayı Hiçbir Yer’e, tek bir likit piyasaya dönüştürme planına işaret eder. (A’dan X’e, s. 31)

A’ida’lar için bu sayısal zamanda bir hayat yok. Onların dünyasında, başka bir zamanı olan bir yer oluşuyor. Kayıplarından ve ölümlerini reddettikleri ölülerinden bir geçmiş, sadece hayatta kalmaya odaklı bir şimdi ve umudunu bile taşımadıkları bir gelecekten oluşan bir yer burası. Hiçbir yer’in içinde, ama her geçen gün orayı daha fazla tehdit etmeye başlayan bir yer.

Gerek güvenlik, gerekse diğer nedenlerle cezaevindeki bir sevgiliye yazılamayacaklar saklıdır mektupların satır aralarında. Gönderilmemiş mektuplardan, A’ida’nın Xavier’e anlatamadıkları hakkında fikir edinirken, mektupların tümünde A’ida’nın giderek koyulaşan, kimi zaman yorulan, ağırlaşan ruh halinin izlerini görürüz. Hikâye anlatmanın “kurucu” gücünün farkında olan A’ida, ruh hali koyulaştıkça, kendine ve sevdiğine güç verecek, anlam yaratacak, hayatı yeniden kuran hikâyeler anlatır. Duvarların aşılabileceğine kendisini de, sevdiğini de inandıracak hikâyeler, belki de en çok kendisini. Hayatın küçük gerçeklerinden derlediği, onları hayatta tutacak büyük sonuçlar.

Şimdi insanların hayatlarını düşün, her dakikalarını, gündelik hayatlarını! Herkesin katkıda bulunduğu, üzerinde uzlaşılmış bir nizama bağlıdır hayatları. Sözünü ettiğim unutulmuş pratik bu nizamı muhafaza etmek.

Meyvenin her sabah pazara gelişini, geceleri sokak lambalarının yanışını, mektupların kapının altından atılışını, kutudaki kibritlerin başlarının hep aynı yöne bakışını, radyoda duyulan müziği, yabancıların birbirine gülümsemelerini. Nizamın bir ritmi vardır, çok hafif, çoğunlukla kulağın duymadığı, aynı zamanda kalp atışına benzer. Burada yanılsamaya yer yok. Bu ritim yalnızlığı bitirmez, acıyı dindirmez, ona telefon edemezsin – sadece paylaşılan bir hikâyeye ait olduğunu hatırlatır.

Ama günümüzde, hayatımızda sonsuz bir nizamsızlığa mahkûmuz. Bunu bize dayatanlar nizamsızlığımızdan korkuya kapılıyorlar. Bu yüzden de bizi dışarıda tutacak duvarlar inşa ediyorlar. Yine de duvarları asla o kadar uzun olamaz, etraflarından, üzerlerinden, altlarından geçmenin bir yolu bulunur. (agy, s. 178)

A’ida buna inanır. Buna duyduğu arzu, Xavier’e iki kere müebbet verdiklerini öğrendiğinde inanmayı bıraktıklarından daha gerçektir. Bir adım sonrası her şeyin mümkün olduğu yerdir. Ve ancak böyle bir duruş o derin kuşatmayı yarabilir, onu ve sevdiklerini hayatta tutabilir. Kim bilir, belki de Xavier’i hapishaneden bile kaçırabilir.

Merkez hayatın dışına sürülenler, derin bir dilsizliğe de mahkûmdur. Merkezin dilinde, anlam kategorilerinde yaşadıklarının bir karşılığı yoktur – merkezin onları anlamak gibi bir arzusu da. Bu nedenle de, acıyı, ayrılığı, yokluğu/yoksunluğu yaşayanlar, aynı zamanda kendilerini anlayan, teselli eden, kendilerine merhamet duyan olmak zorunda kalır. Bir hikâyenin hem kahramanı, hem anlatıcısı hem de dinleyicisi de olmaktır bu aynı zamanda. Hiç kimsesi olmayanlar kendilerinin her şeyi olurken, kendi hayatlarına dışarıdan bakan “üçüncü bir kişi,” bir dış göz de olurlar.

Sana EVET diyorum, sürdürdüğümüz hayata HAYIR. Yine de o hayattan gurur duyuyorum, yaptığımız şeyden gurur duyuyorum, bizimle gurur duyuyorum. Bunu düşündüğümdeyse üçüncü bir kişi oluyorum, ne ben ne sen, sen de aynı üçüncü kişiye dönüşüyorsun – bütün evet ve hayırların ötesinde! (agy, s. 181)

Muktedirlerin, bilmedikleri, anlamadıkları ve belki de sonlarını hazırlayan hikâye tam da burada sezdiriyor kendini. Onları, karşı konulamaz güçlerine rağmen, korkutması gereken de bu. Bayan Brown, muhtemelen tanımadığı yol arkadaşına “meşe ağacı ölür mü?” sorusuyla yarasını gösterirken, hâlâ başkalarınca “görülme” inancını da ifade ediyordu. A’ida’ların dünyasında ise bu inanç çoktan iflas etmiş durumda. A’ida’lar, kendilerinin ebeveynleri, doktorları, askerleri, taziyecileri, her şeyleri olurken, aynı zamanda hiçbir şekilde “görülmedikleri” muktedirlerin düzeninden artık bir şey beklemeyenler haline de geliyorlar. Hiçbir beklentisi olmayanların bu düzenin koruyucusu olmayacakları çok açık – A’ida’ların sayısının artmasıyla birlikte, hikâyelerinin giderek yayıldığı da.

Hikâye zamanı (yani hikâye içindeki zaman) düz bir çizgide seyretmez. Yaşayanlar ve ölüler bu zaman içinde dinleyici ve hakem olarak buluşur; dinleyici sayısının arttığı hissedilirse, her dinleyici hikâyenin daha derin bir mahremiyete büründüğü duygusuna kapılır. Hikâyeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. Ve bu inanç uğruna kadınlar, erkekler, çocuklar tarihin belirli bir anında insanüstü bir şiddetle savaşırlar. Tiranlar bu nedenle hikâye anlatılmasından hoşlanmaz: Tüm hikâyeler bir bakıma onların iktidarlarının yıkılışına dairdir. (Kıymetini Bil Herşeyin, s. 91)

Adaletin “her an tecelli edeceği” inancının paylaşılmasının yanı sıra, hikâye anlatma, anlatanların evini de kurar. A’ida ve Xavier gibi Berger da biliyor bunu. Berger, romanda, onların sesinin yanına diğerlerinin sesini, sözünü de katmış; yaşayanların ve ölmüşlerin. Can Yücel, Marcos, Chavez, Bejan Matur, Galeano, Lorca, Kanafani gibi. Ve yanı sıra biz okurlar, hepimiz bu hikâyenin içinde dinleyici ve hakem olarak buluşuyoruz; hissettiğimiz ise, anlatılanın bizim de hikâyemiz olduğu. Ve Berger’ı da, geleceğe dair tasavvuru olanlarla birlikte kurduğu kendi evinde görürüz: “Evet ben, başka şeylerin yanı sıra hâlâ Marksistim.” (agy, s. 112)

Le Guin, klasik roman kahramanının öldüğünü söylerken haklı görünüyor. Ne Viktorya dönemine, ne ortaçağa ne de daha yakın döneme özgü bir roman karakteri A’ida. Bayan Brown’la benzerlikleri olsa da, bir klasik roman kahramanı olacak kadar şanslı bir dönemin insanı değil. Aslında A’ida, yoksul ve yoksun bırakılmışlığın kendisinin kahramana dönüştüğü bir hikâyenin nesnesi. Böyleyken, insanı sessiz bir kedere boğan sonsuz bir çabayla bir özne olabilmek için direniyor. Bu direnme “Umudumuz var diyemeyiz – sadece ona kucak açıyoruz,” noktasında, boğucu kuşatma altında, insanın içine çöküp, oradan inatla, neredeyse aşkın bir biçimde ortaya çıkarılan bir direnme. A’dan X’e, inat, irade, direnme, umut, aşk, hayat, yoksunluk ve daha birçok sözcüğün bugüne kadar bildiklerimizin çok ötesinde içerikler yüklendiği hayatların romanı.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.