Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-690-9
13x19.5 cm, 192 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Irmak Zileli, "Tembel Okurun İtirafı!", Radikal Kitap, 17 Ekim 2008

Bazı romanlar, öyküler gerçek birer yaşamöyküsü oldukları açıkça hissettirilerek sunulur okura. Kimi yazarlar, romanın başında okura şu bilgiyi verir: “Bay X, öyküsünü anlatmam için kapımı çaldığında bir süre kararsız kaldım... Ama ısrarlarına dayanamadım.” Kimi zamansa romanın sonunda, okur şu soruyu sorarken bulur kendini: “Yoksa bütün bu anlatılanlar gerçek miydi?” Yazarın, roman karakterinin kapısını çaldığı iddiası karşısında hep bir kuşku düşer içime. Bu da kurgunun bir parçası olabilir mi? (Ki çoğunlukla böyledir.) Açıkçası bu tür bir ikilem yaşamak beni hep rahatsız etmiştir. Kendimi yazarın maskarası gibi hissettiğim bile olmuştur. Bizimle oyun oynuyor bu yazar milleti diye isyan ettiğim de! Şimdi itiraf etmenin zamanı. Bu aslında bir ‘tembel okur hastalığı’ymış! Gerçek ile gerçekdışının birbirinden net çizgilerle ayrıldığı, yazarın bütün yanıtları verdiği, okura hiçbir soru bırakmayan, kapağını kapattığınız an öyküsüyle ve kahramanlarıyla ilişkinizi neredeyse bütünüyle kestiğiniz eserlerin konforuna alışmış okurun hastalığı! Bu teşhisi nasıl mı koydum?

John Berger’ın A’dan X’e isimli romanını okuduktan sonra. Kitabın esas isminin altında şöyle bir başlık göze çarpıyordu: John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar. Anlamış olacağınız üzere roman mektuplardan ibaretti! Mektupların birer kurgu ürünü olduğunu ifade eden herhangi bir not yoktu. Aksine, Berger’ın mektupları bulduğu ve yayımladığı belirtiliyordu! İşte dedim, yine yazarın okuruyla bir oyuncak gibi oynadığı romanlardan biri. Çık işin içinden kolaysa. Roman boyu beni aynı sorunun kovalayacağına bütün ruhumla inanıyordum: Bu mektuplar gerçek mi, değil mi? Fakat tuhaf bir şey oldu. İlk mektubun ilk cümlelerinden biri beni kendime getirdi. A’ida, cezaevindeki sevgilisine yazdığı bu ilk mektupta şöyle diyordu: “Sağ elim sol kasığımda, yatakta yatıyorum. Gözünde beni canlandırasın diye söylüyorum bunu. Kimse sana engel olamaz.” Cezaevindeki bir insana sunulacak müthiş bir özgürlük tarifi! İnsan zihninin özgürlüğü fiziksel koşullarla ne denli ilgili olabilirdi ki? Ve o an şu acı gerçekle karşılaştım. Okuduklarım ile gerçeklik arasında kurmak için debelenip durduğum bu bağ, aslında hayal gücümün zincirlerinden başka bir şey değildi! Ve böylece kendimi, bu mektupların gerçek olup olmadığı sorusundan koparıp, ‘sahiciliğine’ bıraktım. Böylece okurun ‘yapabileceklerinin’ kitabın sayfalarıyla sınırlı olmadığını gördüm... Hayal gücü kuvvetli okur, yazardan sonra kalemi devralabiliyormuş meğer... Berger’ın romanı, bu aşkın bir tarafının kaleme aldığı mektupları ve alıcı Xavier’in mektup arkalarına düştüğü kısa notları sunuyordu. Ama hayal dünyam özgürdü. Öykü kendi kendini kurmaya devam edebilirdi.

Xavier, ilk mektup tomarının üzerine boşuna yazmamıştı: “Evren beyne benzer, makineye değil. Hayat şu anda anlatılan bir hikâyedir. İlk gerçeklik hikâyedir. Tamircilik bana bunu öğretti.”

Hikâye havalandırılmak ister

Mektupların tarihi yoktu. Satır aralarında gizli ifadelerden çağını kestirmek mümkündü ancak. Örneğin cep telefonunun kullanıldığı bir döneme aitti mektuplar. İsimlerden ve A’ida’nın sevgilisine seslenirken kullandığı İspanyolca sözcüklerden, bu öykünün iki İspanyol’a ait olduğunu anlıyordunuz. “Mi Guapo” diyordu A’ida, yakışıklım! Ya da fısıltım diye çevirebileceğimiz, “Mi Soplete”! “Kanadım” diyordu sevdiğine. Onu kanatlandırıp uçuran bir aşktı anlattığı.

Suse kasabasındaki eski hapishanenin 73 numaralı hücresinde bulunmuştu mektuplar. Sırf onlar için yapılmış “mektup gözleri”nde keşfedilmeyi bekliyorlardı. Bir mahkûmun sevdiğinden gelen bu satırları yıllarca özenle sakladığını haber veriyordu. Ve A’ida diyordu ki, “Önce her birine hava deliği açıyorum sonra içlerine hikâye koyuyorum, açıkta bırakılan hikâyeler solar, saklı yaşamaları gerekir ama havasız da yapamazlar...” Xavier, onun sözlerinden esinlenmiş gibi saklı tutmuştu ortak hikâyelerini. Onları havalandırmak da Berger’a düşmüştü...

İkisinin de kaç yaşlarında olduğunu bilmiyoruz. Bunu ele veren hiçbir veri yok. Bildiğimiz bir şey, Xavier’in iki kere müebbet aldığı...

“Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor ama her birinin hayali farklı. Bir şey daha öğrendim. Bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. Seninkini bekleyen benim vücudumun mesela. Sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım.”

Xavier’in suçunu bilmiyoruz. İki kez müebbet alan bir hükümlü ne suç işlemiş olabilir? Buna dair ipuçlarından birçoğunu, onun A’ida’dan gelen mektupların arkalarına düştüğü notlardan ediniyoruz...

“Açlığın ortadan kaybolduğu gün, dünya, insanlığın emsalini görmediği bir tinsel patlamayla karşılaşacak, dedi Lorca, bir süre önce Jaimes’e.”

Berger, romanın sunuşunda önemli bir bilgiyi paylaşıyor okurla. A’ida ve Xavier’in evli olmadığını söylüyor. Evli olmadıkları için A’ida sevdiği adamı ziyarete gidemiyor. Böylece bu satırların iki sevgilinin göz temasından ve dokunma duyusundan mahrum yazıldığını anlıyoruz.

“Ben bir karar aldım. Neden evlenmiyoruz? Sen teklif et! Ben evet diyeyim! Sonra onlara sorarız. İzin verirlerse düğün için seni görmeye gelirim, ondan sonra da sonsuza kadar haftada bir kere ziyaret odasında!”

Onların evliliğinin ödülü, “haftada bir kere” ama “sonsuza dek” görüşmek olacaktır...

Bu elbette dışarısının koşuludur. Ama onlar kendi özgürlük olanaklarını çoktan buluşturmuşlardır:

“Sen hücrende mesafeler aşamıyorsun-tekrarlanan, asgari mesafeler dışında. Yine de düşünüyorsun ve çepeçevre dünyada düşünüyorsun. Ben istediğim her yere gidebiliyorum, mesafeler aşmak hayatımın bir bölümünü oluşturuyor. Senin düşünmenle, benim dolaşmam hemen hemen aynı şeyler, sevgilim. Düşünce ve yer değiştirme aynı malzemenin parçaları. Tek bir kumaşın.”

A’ida ve Xavier aynı kumaştandır ... A’ida sevgisinin “zamanın soytarısı” olmadığını kanıtlar her satırında: “Kısa ömürlü, sonsuzun zıttı değildir. Sonsuzun zıttı, unutulandır. Bazıları unutulanla sonsuz aslında aynı şeymiş gibi davranır. Ama yanılırlar. Bazıları sonsuzun bize ihtiyacı olduğunu söyler, doğrusu da budur. Sonsuzun hücrende sana ihtiyacı var ve benim burada sana yazmama ve antepfıstığıyla çikolata yollamama.”

Devam edelim mi?

Herkesin kendi kumaşından olanı bulmaya gereksinimi vardır. Herkesin uçmaya gereksinimi... Bunun için de “kanadım” diyebilmeye...

Herkesin bir A’ida’sı, Xavier’i... Herkesin kurmak istediği öyküleri vardır. Öykü kurmaya ihtiyacı...

Öykünün sonunu dilediği gibi getirmekse... İşte o gerçek özgürlüktür...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.