Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-066-3
13x19.5 cm, 112 s.
Liste fiyatı: 16,50 TL
İndirimli fiyatı: 13,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hoşbeş
Çeviri: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen
Kapak Resmi: John Berger
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2016
3. Basım: Ekim 2017

"Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz, kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler." — John Berger

Berger’ın ağaçlar, taşlar, çiçekler, belli belirsiz ışıltılar ve biz okurlarla yaptığı bir hoşbeş bu denemeler. Herşeye rağmen dünyaya umutlu gözlerle bakabilmemiz için.

İÇİNDEKİLER
Otoportre
Rosa’ya Armağan
Münasebetsizlik
Düşme Sanatına Dair Bazı Notlar
Ben de Arkadya’dayım
Dikkate Dair
La Lalala Lalala La
Şarkıya Dair Notlar
Bir Ses
Buluşma Yeri
Kayıtsızlığa Karşı Nasıl Direnmeli?

Görsel Kaynakçası
OKUMA PARÇASI

Otoportre, s. 7-11

Yaklaşık seksen yıldır yazıyorum. Önce mektup, sonra şiir ve konuşma, sonra hikâye, makale, kitap, şimdi notlar.

Yazma faaliyeti benim için hayati bir faaliyet oldu hep; bir şeyleri anlamlandırmamı ve devam etmemi sağlıyor. Ancak yazının kendisi daha derin ve genel bir şeyin uzantısı - dille olan ilişkimizin. Bu üç-beş notun konusu da dil.

Bir dilden diğerine çeviri yapma faaliyetini inceleyerek başlayalım. Günümüzde çoğunlukla teknik çeviri yapılıyor, ama ben edebi çeviriden bahsediyorum. Bireysel deneyim gerektiren metinlerin çevirisinden.

Bu faaliyete geleneksel bakış, çevirmen ya da çevirmenlerin sayfa üzerinde bir dildeki kelimeleri inceleyip sonra da bu kelimeleri başka bir dilde başka bir sayfaya yazdığı şeklinde. Bu bakışa göre, çeviri yaparken önce metin kelimesi kelimesine çeviriliyor, sonra ikinci dilin dilbilimsel geleneklerine ve kurallarına riayet edecek şekilde uyarlanıyor ve nihayet özgün metindeki “sesin” eşdeğerini tekrar yaratmak için üzerinden geçiliyor. Çevirilerin büyük bir kısmı bu şekilde yapılıyor ve çıkan sonuçlar başarılı olsa da ikinci sınıf.

Neden? Çünkü hakiki çeviri iki dil arasındaki iki yönlü ilişki değil, üçlü bir ilişkidir. Üçgenin üçüncü köşesi, özgün metin yazılmadan önce kelimelerin ardında neyin yattığıdır. Hakiki çeviri, söz öncesine dönmeyi gerektirir.

Özgün metnin kelimelerini, içlerine nüfuz edebilmek, onları açığa çıkaran fikre ya da deneyime dokunabilmek için tekrar tekrar okuruz. Sonra orada bulduklarımızı toparlar ve bu titrek, neredeye sözsüz “şeyi” alıp tercüme edilmesi gereken dilin ardına koyarız. Artık asıl zorlu iş, evsahibi dili, söze dökülmeyi bekleyen “bu şeyi” kabul etmeye ve onu ağırlamaya ikna etmektir.

Bu uygulama bize dilin bir sözlüğe ya da kelime ve deyim dağarcığına indirgenemeyeceğini hatırlatır. Ne de kendi içinde yazılmış eserlerin bir deposundan ibarettir dil.

Konuşulan bir dil bir beden, canlı bir yaratıktır; fizyonomisi sözel, iç organlarının işlevleri dilbilimseldir. Bu yaratığın yuvası, söze dökülmüş şeyler kadar söze dökülmemiş şeylerdir de.

Anadili terimini düşünün. Rusçada bu terim Rodnoiyazyk kelimesiyle ifade edilir, yani Biricik ya da Sevgili Dilim. Azıcık zorlamayla Canım Dilim de denebilir.

Anadili ilk dilimizdir, ilk kez bebekken annemizin ağzından duyarız onu. Terimin mantığı buradan gelir.

Şimdi bundan söz etmemin nedeni, tanımlamaya çalıştığım dilin yaratıcısının hiç kuşkusuz dişi olması. Merkezini fonetik bir rahim olarak canlandırıyorum gözümde.

Bir Anadilinin içinde bütün Anadilleri vardır. Başka bir deyişle: Her Anadili evrenseldir.

Noam Chomsky bütün dillerin -sadece sözel olanların değil- belli ortak yapıları ve işlemleri olduğunu zekice kanıtlamıştır. Yani Anadili sözel olmayan dillerle de -işaret dili, davranış dili, mekânsal düzen dili- ilişkilidir (ya da kafiyelidir?).

Desen çizdiğimde, Anadili içinde tanımlanamaz ama sağlam yeri olduğunu bildiğim bir görüntüler metnini ortaya çıkarmaya ve dönüştürerek aktarmaya çalışıyorum.

Kelimeler, terimler, deyimler kendi dillerinin canlı yaratığından ayrılıp salt etiketler olarak kullanılabilir. O zaman atıl ve boş bir hal alırlar. Tekrarlanan kısaltma kullanımı bunun basit bir örneğidir. Günümüz anaakım siyasi söyleminin çoğu, her türlü dil canlısından ayrılmış, atıl ve ölü kelimelerden oluşur. Böylesi ölü “laf ebeliği” belleği siler ve amansız bir rehavet üretir.

Seneler boyunca beni yazmaya iten şey, yazılması gereken bir şeyler olduğunu ve ben anlatmaya çalışmazsam hiç anlatılmadan kalacağını hissetmemdi. Kendimi ağırlığı olan, profesyonel bir yazardan ziyade, boşlukları kapayan biri gibi görüyorum.

Bir-iki satır yazdıktan sonra kelimelerin kendi dillerinin canlı yaratığına geri dönmesine izin veriyorum. Orada hemen bir sürü başka kelime tarafından tanınıyor ve selamlanıyorlar, bu kelimelerle bir anlam yakınlıkları, zıtlıkları, metafor, aliterasyon ya da ritim ilişkileri var. Onların hoşbeşini dinliyorum. Seçtiğim kelimeleri kullanma şeklimi aralarında tartışıyorlar. Onlara biçtiğim rolleri sorguluyorlar.

Ben de satırları elden geçiriyor, bir-iki kelimeyi değiştiriyor ve tekrar onlara sunuyorum. Yine bir hoşbeş başlıyor.

Geçici onaylamanın alçak mırıltısını duyana kadar böyle devam ediyorum. Sonra öteki paragrafa geçiyorum.

Yine bir hoşbeş başlıyor...

Başkaları beni isterlerse yazar diye tanımlasınlar. Kendi gözümde bir orospu çocuğuyum - hangi orospunun çocuğu olduğumu tahmin ettiniz, değil mi?

İngilizceden çeviren: Aslı Biçen

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Berger ile 'Hoşbeş'", Gazete Duvar, 22 Aralık 2016

Hoşbeş ne güzel kelime… İnsanların karşılaşmalarında hâl hatır sormaları anlamına geliyor, hoşbeş etmek ise sohbet ve karşılıklı konuşma demek. Mâlumunuz, oldukça dertli günler geçiriyoruz. İnsan normal zamanda kendisini kederli hissettiği zaman sığındığı şeylerden karşılık alamıyor. Huzuru çağıramıyor ruhuna. Odaklanamıyor başka şeylere. Tüm bunları düşünürken ve uzaklaşmak için bir yol ararken, Berger’in Metis Yayınları tarafından basılan son kitabı “Hoşbeş” çıktı. Adından yakaladı beni, hoşbeşe ihtiyacım olduğunu bilirmiş gibi. Hem de Berger ile muhabbet, sohbet ne yalan söyleyeyim epey iyi geldi.

Boşlukları kaplamak

Berger’in hayatın içindeki denemelerinden oluşmuş kitap. Yazıdan, çeviriden, buluttan, ağaçtan, şarkıdan, şiirden, ölümden, kuştan, medyadan, kapitalizmden, yani yaşamın içerisinde ne varsa ondan Berger’ce bahsediliyor kitapta. Yazar “Otoportre” adlı denemesinde, “Seneler boyunca beni yazmaya iten şey, yazılması gereken bir şeyler olduğunu ve ben anlatmaya çalışmazsam hiç anlatılmadan kalacağını hissetmemdi.

Kendimi ağırlığı olan, profesyonel bir yazardan ziyade, boşlukları kapayan biri olarak görüyorum” diyor. Bence ağırlığı olan da bir yazar ancak sanırım kendisini gördüğü yer de epey doğru. Yazdıklarının onu takip edenlerin yaşamında epey boşluğa karşılık geldiğini, şu konuda kim ne yapmış diye düşündüğümüzde karşımıza çıkan ve gerçekten boşluklarımızı dolduran bir yazar kendisi.

Çeviride sözün öncesi

Berger “Otoportre” adlı denemesinde ayrıca, çeviriye dair fikirlerinden de bahsediyor. Metinlerin genellikle teknik çeviri ile yapıldığından bahsederken, edebi çevirinin önemine dikkat çekiyor. Kendi deyimiyle, çevrilmesi bireysel deneyim gerektiren metinler bunlar. Ona göre; bu faaliyete geleneksel bakış, çevirmenlerin sayfa üzerinde bir dildeki kelimeleri inceleyip sonra da bu kelimeleri başka bir dilde başka bir sayfaya yazma şeklinde. Bu bakışa göre, çeviri yaparken önce metin kelimesi kelimesine çevriliyor, sonra ikinci dilin dil bilimsel geleneklerine ve kurallarına riayet edecek şekilde uyarlanıyor ve nihayet özgün metindeki “sesin” eş değerini tekrar yaratmak için üzerinden geçiliyor.

Berger, bu tarz yapılan çevirileri ikinci sınıf olarak niteliyor. Çünkü o çevirinin iki yönlü değil, üçlü yönlü bir ilişki içerdiğini düşünüyor. Bu üçüncü yön metin yazılmadan önce kelimelerin ardında neyin yattığı ile ilgili. Ona göre; hakiki çeviri, söz öncesine dönmeyi gerektiriyor. Sanırım Berger’in ifade etmeye çalıştığı sözün dile gelmeden önce hangi hissiyatla yazıldığı ile ilgili. Her söz öncesinde bir duygulanım barındırır ki bunun hissedilmesi belki de yazarın başta söylediği, çevirmenin deneyimi ile ilişkilenir.

Sadece teknik metot uygulanarak yapılan çeviri, özellikle edebî bir metinse okur tarafından soğuk ve duygusuz olarak konumlanabilir. Çünkü söz benim fikrimce dile gelmeden önceki duygusuyla anlamlıdır. O duygunun çeviriye yansıması zor olsa da Berger’in söyledikleri bu anlamda kıymetli.

Dünya yetimliği

Berger “Münasebetsiz” adlı denemesinde kendisini böyle bir hikâye anlatıcısı olmaya iten şeyin ne olduğundan bahsediyor. Camus’nün İlk Adam kitabını yeniden okuduktan sonra böyle bir sorgulamaya girişmiş ve kendisini bildi bileli “yetim” hissetmesinin, bunun nedeni olabileceğini düşünmüş. Bu anne babasızlıktan kaynaklı bir yetimlik değil. Yaşamında bunu besleyen şeyler olsa da anne babasını az görmek, yatılı okula gitmek gibi, Berger’in yetimliği daha çok dünyayla ilgili gibi geldi bana.

Ve buna dünya yetimliği denilebilir diye düşündüm. Dünya yetimliği, kendine genel kabulün içinde yer bulamamayla, uyumlu olamamayla, eleştirme ve itiraz etmeyle de alâkalı bana kalırsa. Berger’in önerdiği yetimler ittifakı da bunun göstergesi belki de: “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeler paylaşırız.

Münasebetsiziz biz kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takım yıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler.” Bu nedenle Berger metinleri dünya yetimlerinin karşılaştıkları bir alan yaratıyor, o da zaten okuru için böyle düşünüyor ki şöyle söylemiş: “Evet münasebetsiziz. Sanırım okurlara da bu şekilde yaklaşıyorum ve onlarla aynı şekilde sohbet ediyorum. Sanki siz de yetimmişsiniz gibi.”

Hayal edemeyeceğimiz koşullarda direnmek

Berger’in “Kayıtsızlığa Karşı Nasıl Direnmeli” adlı denemesi ise içinde yaşadığımız zamana oldukça dokunan bir metin. O, finans kapitalizmi çağında totaliter küresel medyanın ve onun denetimindeki haberlerin siyasetin yerini aldığını düşünüyor. Bu durumun gerek sağ gerekse sol siyasetler için hiçbir şeye tekabül etmeyen, neticeye varmayan bir söylemi doğurduğuna dikkat çekiyor. Durum böyle değilmiş gibi diyor Berger, “oy vermeyi, kanun çıkartmayı sürdürüp duruyorlar.” Ve ekliyor, “Tekrar tekrar terörizm, demokrasi, esneklik gibi anlamını yitirmiş, içi boşaltılmış sözcük ve terimler kullanıyorlar.”

Nasıl haklı Berger değil mi politikacıların misyonu ister sağda olsun ister solda sadece zaten olanın devamını sağlıyor. Dünyada son yıllarda ortaya çıkan direnişler de hep bu tekrar tekrar söylenene karşı, onu yıkmaya meyleden direnişler. Her şey bu kadar kötüyken hâlâ politikacılara irade teslim etmek de sanırım bizlerin aymazlığı. Ancak yine Berger’in işaret ettiği gibi, bunlara direnmeye hazır çok sayıda insan da var ama siyasal araçları çok muğlak ya da belirsiz. Ve zamana ihtiyaç var. Ancak nasıl beklenir derseniz Berger, düz bir zaman çizgisinde değil de dairesel bir zaman çizgisinde varlığımızı düşünerek bunu başarabileceğimizi düşünüyor.

Ona göre, bizler “kapitalist düzenin anlık aç gözlülüğü ile kesilip atılan bir çizgi üzerindeki noktalar değil; bizler dairelerin merkezleriyiz.” Bu nedenle bu dairesel zamanda geçmişin birikimiyle, tanıklıklarımızla, belleğimizle onun deyimiyle “hayal edemeyeceğimiz” koşullarda bile direnmeyi sürdürebiliriz. Yani Berger’in son cümlelerinde de işaret ettiğine benzer bir şekilde: “Tıpkı bildiğimiz her dilde övmeyi, sövmeyi ve küfür etmeyi ilelebet sürdüreceğimiz gibi.”

Berger’in Hoşbeş'i daha pek çok şeyden bahsediyor, şarkılardan, müziğin nasıl bedeni ele geçirebileceğinden, tablolardan, Chaplin’in gülmeyi nasıl ölümsüzleştirdiğinden, ağaçların metninin sözsüz bir dil ile nasıl yazılacağından... Kısacası Hoşbeş: “Her şeye rağmen dünyaya umutlu gözlerle bakabilmemiz için.”

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Dayanmak için okumak", Radikal Kitap, 27 Ocak 2017

Bir edebiyat metnini, dili ile doğrusal hikâyesi arasında kalıp üçüncü boyutunu görmeden, yani o metnin karanlıkta gizlenen noktalarını aydınlatmaya çalışmadan okumak, okuru dramatik bir körlük içinde bırakır. John Berger bunun bir benzerinden çeviri konusunda, iki dil arasında kurulan geometride üçgenin üçüncü köşesini, yani özgün metin yazılmadan önceki sözcüklerin ardında neyin yattığını görmemek biçiminde söz ediyor.

Hoşbeş’te, “Konuşulan bir dil bir beden, canlı bir yaratıktır,” diyor John Berger, “Fizyonomisi sözel, iç organlarının işlevleri dilbilimseldir. Bu yaratığın yuvası, söze dökülmüş şeyler kadar söze dökülmemiş şeylerdir de.”

Demek yazdığımız ve okuduğumuz dil, canlı bir organizma olmaktan da çıkıp uçları açık bir dünya oluşturur. Söze dökülmemiş olanlar: orada bir maden var. Bulunması için gizlenmiş, demek herkesi oyuna davet ediyor.

Bunca sözü hep olması gerekeni anlatmak için ediyoruz. Yaratıcı yazarın, dilinin de iyi olması aranır, değil mi. İyi aile çocukları sıradan insanlar gibi değil de sanatçı gibi yaşamaya çalışırken çoğu kez unutsa da. Oysa John Berger gibi, kendisinin bir orospu çocuğu olduğunu bilerek yazanların sayısı pek az. İyi ki o var -hâlâ var- ve onun gibi, dil dediğimiz orospunun çocuğu olmakla övünen yazarları bugün dünden daha çok arıyorum.

Hoşbeş’te en çok hoşuma giden yazı ‘Rosa’ya Armağan’. İlkgençlik yıllarımda bulduğum günden beri sevgimin hiç eksilmediği Rosa Luxemburg. John Berger ona, Polonya’da doğduğu Zamosc kasabasında kendisinin de bir arkadaşının oturduğundan söz ediyor, “Lehçe konuşmasam da kendimi en çok evimde hissettiğim Avrupa ülkesi belki de Polonya’dır” da diyor. “Eminim heyecanla, Polonyalılar gücü, iktidarı hiç umursamaz” diye ekliyor, “Çünkü güç denen haltın akla gelebilecek her türüne maruz kalmışlardır.” Rosa Luxemburg, Bolşeviklerin en güçlü olduğu ve gözbebeği gibi korunması gereken anlarda bile, güç ve iktidar konularında ciddi eleştiriler yöneltiyor, uyarıyordu. Ona o günlerde bu nedenle duyduğum hayranlık hiç eksilmedi.

Şimdi Rosa’yı, John Berger’ın sözün tam anlamıyla tadına doyulmaz denemelerinde sevdiği arkadaşlarıyla ilgili anılarında okurken kendi arkadaşlarımı düşünüyorum: Elli yıldır her gün arayıp soran ve başım sıkıştığında onları arayabileceğim çocukluk arkadaşlarım var. Oysa yaptığım işlerin kazandırdığı arkadaşlarım yok. Herkesin önce insan olmak yerine başka bir şey olmayı seçtiği yerlerde gerçek arkadaşlıklar yaşanmıyor. Yakınımda oldukları için kırk yıl boyunca hep kendilerinin yazdıklarına ne diyeceğimi soran ama benim yazdıklarım hakkında iki satır düşünüp söylemeyi aklından geçirmeyen insanların olduğu bir dünyada arkadaşlık olmaz. Burada alçakgönüllülüğü bilmeden bir şeyler olmak isteyenlere birileri John Berger’ın bütün yazdıklarını okuma cezası vermeli.

İyi kitaplar, onlardan hep bilmediklerimizi öğrendiğimiz için acı veriyor. Bilmediğimiz bu kadar çok şey varken okudukça öğrendiklerimizin yanında hiç öğrenemeyeceğimiz sayısız bilgiyi arkamızda bırakıp gitmek çok kötü değil mi. Sözgelimi, resimlerine daha çocukluk yıllarında tutkun olduğum Pisarro’nun, büyük bir ressam olmanın yanı sıra altın yürekli bir insan da olduğunu John Berger’ın yazdıklarından öğreniyorum.

Güzel bir metinde okuduğu sözcüklerin yalnızca doğrudan anlamlarıyla yetindikçe insanın suyu çekilmeye başlar. Aynı zamanda o sözcüklerin anlamlarını canlandırmalı, önceden yaşamadığımız hayatların içine girmeli, başkalarının alışkanlıklarına dokunmalı, bilmediğimiz bir dilde verilen duyguyu içselleştirmek için zorladığımız zihnimiz yorgun düşmeli. Bu arada okuduklarımızın ruhunu nereye koyacağız? Yaşadıklarımızı düşleyen ve belki hiç göremeyeceğimiz birilerinin varlığı bizi diri tutmaya başlamıştır işte. Johnny Cash’in, “Kendimi bir şarkının sıcak kozasına sarıp” dediğini aktarıyor John Berger. Yaratıcı bir yazının kozasına sarınarak yaşayamıyorsa insan, atıldığımız cehenneme dayanmak iyice zorlaşır, muhakkak daha kötüye gideriz.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "John Berger’la 'Hoşbeş': Sözün müziği ve şarkısı", Kültür Servisi, 3 Ocak 2017

5 Kasım 2016, John Berger’ın doksanıncı yaş günüydü. Pek az yazar, doksan yaşına gelip de sağlıklı bir zihinle üretmeyi sürdürüyor. Berger, titizlendiği ve son derece yalın bir şekilde kurduğu cümlelerle birçok konuda anlaşılır ve net biçimde yazmaya devam ediyor.

Onun incelikli ifadeleri, dünyayı derinlemesine irdelediğini ve üstüne uzun uzun düşündükten sonra kaleme kâğıda sarıldığını gösteriyor. En yeni metinler toplamı Hoşbeş'in hemen başında “Yaklaşık seksen yıldır yazıyorum” deyip durumu şöyle açıklıyor: “Yazmak benim için hayatî bir faaliyet oldu hep; bir şeyleri anlamlandırmamı ve devam etmemi sağlıyor. Ancak yazının kendisi daha derin ve genel bir şeyin uzantısı-dille olan ilişkimizin.”

Berger’ın kâğıda döktüğü her cümle bir tür konuşmaya ve konuşarak görmeye benziyor. Sözün büyüsünden öte anlamına kafa yoran yazarın, Hoşbeş'le girdiği yol da daha çok bu yönde bir kazı gibi. Kullandığı dilin üstüne giderken hem teknik hem de edebi açıdan konuya yaklaşmayı tercih edince okuması zevkli ve zihni sorularla meşgul eden metinler ortaya çıkıyor. Dilin kökenini, insanın kökünde araması da aynı çabanın ürünü.

Sözsüz ve sözlü dil

Berger’ın, dille ve yazmayla ilişkisi hiçbir zaman laf kalabalığı veya laf ebeliği zemininde olmadı. Hoşbeş'teki metinleri de bunun birer göstergesi. Üstelik günümüzün anaakım siyasetindeki dilin atıl ve ölü kelimelerden oluştuğu eleştirisini getirirken kendisinin, sözcükler ve bir eylem olarak yazıyla ilişkisini de açıklıyor: “Seneler boyunca beni yazmaya iten şey, yazılması gerekenler olduğunu ve ben anlatmaya çalışmazsam hiç anlatılmadan kalacağını hissetmemdi. Kendimi ağırlığı olan, profesyonel bir yazardan ziyade, boşlukları kapayan biri olarak görüyorum.”

Berger’ın anlattığı hikâyeler, dil üstüne bildiğimiz akademik konuların uzağında; sanattan şiire ve romandan resme kadar birçok bağlantı kurarak ele aldığı sorunlar, hayatla hep bir şekilde ilişkili. Bu durum, onun yazdıklarının gücüne güç katarken metinlerini de yalınlaştırıyor.

Berger, hızla akan hayatta bir parça dinginlik öğütlüyor yine; Hoşbeş bu nedenle insanın yüzünde tebessüm, benliğinde serinkanlılık oluşturan bir kitap. Bazen etrafına bakıp kederi ve mutluluğu cümlelerle ifade etmeye çalışıyor bazen de içgörüsü onu yokluyor. Biz bu anların hepsinde ona yazar desek de Berger kendisine hâlâ o sıfatı yakıştırmıyor. Ama yazmayı ısrarla sürdürüp çoğu insanın kendine ayıracak vakti olmadığını ve bunun farkına varamadığını söylüyor.

Hoşbeş'in bazı satırlarında “yaşlı” bir adamın anılarına döndüğünü sanabilirsiniz. Gelin görün ki işin aslı böyle değil. Berger, yaşamından kimi kesitleri paylaşıyor belki ama bunları getirip dayandırdığı yer hepimizi ilgilendiriyor. Çünkü dil hayatla ve sözcükler ifade gücüyle bağlantılı. Hatta sorduğu bir sorunun hep aklımızda bulunması gerek: “Hikâyelerimizin bizi ele geçirme tehlikesi olduğunu bilsek onları başka türlü yazar mıydık acaba?”

Berger’ın bu soru etrafında gezinerek yaptığı sözsüz ve sözlü dil ayrımı önemli. Kelimelerin yetersiz kaldığı ya da onları bilinçli olarak kullanmak istemediğimiz anlarda kendini gösteren sözsüz dil, parmakların anlattığı öyküler haline geliyor. Diğer yandan isimlerin yitip gittiği ve yalnızca çizgilerin konuştuğu bir dil bu. Berger, her ikisine de yer veriyor Hoşbeş'te.

‘Tarihsel yalnızlık hissi’

Berger’ın bir kez daha insan hikâyeleriyle karşımıza çıktığı metinler, bize sade ve sakin bir yaşamın kapılarını açıyor. Bizimle sohbet ederek yazdığı her satırda, yaşamın keyfini süren Berger, bunu bencilce bir tavırla yapmayıp aynı tadı bizim de almamızı istiyor. Hatırlattığı bazı isimler de karmaşanın ortasından, umudu ve hakikati devşirmede ona yardım ediyor: “Zenginler şarkıları dinler; yoksullar şarkılara tutunur ve onları sahiplenir. ‘Hayat zehir ve baldan ibarettir’ demişti Cesaria Evora. Anlaşılmaz hayatlarımızın şarkılarını söyler bize.”

Şarkıda olduğu gibi çizimde, konuşma ve yazmada da bir ritim var. Berger’a göre bu, sözün ve dilin akıcılığını sağlıyor; bir bakıma sözün şarkısı ya da müziğinden bahsediyor. Az biraz ileri gittiğimizde kelimelerin ete kemiğe bürünüp beden gibi harekete geçmesine bağlıyor konuyu Berger. Şarkı ve hikâye ilişkisine değinirken onların, şimdiyi dolduran ve ileriye uzanan kimliğinden söz ediyor. Her ikisinin de görünenin ötesinde derin anlamlar barındırdığını; deneyimlere, zafer ve yenilgilere göndermede bulunduğunu, çoğu zaman fark etmeden yaşayıp yaşattığımız boşluğa dikkat çektiğini anımsatıyor. Bu da sesin ve sözün ağırlığını tekrar kavramamızı sağlıyor veya Berger, en azından bu yolda bir adım atarken bizden de benzer bir girişimde bulunmamızı bekliyor.

Berger’ın yakaladığı, ses ve söz yardımıyla anlatılan, bazen de üstü örtülen gerçek hikâye veya söylenceler, insanların nasıl yanlış yönlendirildiği ve yönetildiğini, o yönetim ve yönlendirmenin hangi geri döndürülemez sonuçları doğurduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle Berger, “büyüdükçe daha körlemesine hareket eden kalabalıklar”ın popülist söylemlerle rahatça sivriltilebileceği fikrini ortaya atıyor. Aidiyetlerin tüketime açılıp pazarlanması tam da böyle bir şey.

Peki, bu tür bir dünyada Berger, gördüğü manzarayı nasıl yorumluyor? Neoliberalizmin, klasik siyaseti kadük kıldığı yeryüzünde anlamsız bir dil kullanıldığını söyleyen Berger, borçlanmaların ve alışverişlerin bunu örtmeye yetmediğini düşündüğü duruma “tarihsel yalnızlık hissi” diyor: “Gündelik hayat var ama onu kuşatan şey bir boşluk. Bugün milyarlarcamızın içinde yalnız olduğu bir boşluk.”

Dünyanın kiri pası...

Kof belagate maruz kalan dünya, olan bitene karşı git gide kayıtsızlaşıyor Berger’a göre. “Haber” bombardımanları ve art arda sıralanan şoke edici içerikler duyarsızlaşmayı tetikliyor. Günden güne “kaderci” ve “kestirilemezci” yaklaşımlar insanların içine işlerken hemen her şey sayılara indirgeniyor. Berger’ın deyişiyle “yaşayan ya da acı çekenlerin değil, sayıların dünyasına ait bir ses” duyulmaya başlıyor. Deneyimlerin izi silinirken geçmişle geleceğin bağı koparılıyor. Belirsiz ve aynı anda sayılara indirgenen şimdinin yarattığı hafıza kaybı ise her şeyin üstüne tuz biber ekiyor.

Berger’ın, mevcut kayıtsızlık ve unutkanlığa karşı yine çok yalın bir önerisi var: Böyle bir yaşam istemeyenlerin yanında yer alıp geçmişten gelen mirası göz önünde bulundurmak ve tanıkları dinlemek. İşte Berger’ın umudu buralarda filizleniyor.

Hoşbeş'te kendisiyle sohbet halindeki Berger’ın yine konu kısıtlaması yok. Fakat izlek belli: Sözcükler, dil, imgeler, sesler; hayata dokunan ne varsa bir şekilde kitapta. Kendi yaşamında başkalarını bulduğu gibi kitabı karıştıranlar da kendisinde Berger’ı buluyor. Karşılıklı; bazen sözsüz bazen de sözlü dil aracılığıyla yapılan bir keşif bu.

Berger’ın paylaştığı hikâyeler, bize münasebetsizliğimizi, bir yerlerde gizlenen hoşgörümüzü ve içe bakışımızı hatırlatmaktan geri durmuyor. Buralardan yaklaştığımızda Hoşbeş, dünyanın kirine pasına aldırmayışımızı ya da ona nasıl katlandığımızı gösteriyor bize, öte yandan bu kirliliği yok etme veya kullanma çabalarımızı da...

Kısacası Berger kitapta, dünyadan kopuşumuzu ve ona bağlanışımızı, bazen sözcüklerle bazen çizimlerle ama kurduğu kendine has dille resmediyor.

Devamını görmek için bkz.

Esra Yalazan, "John Berger’le iyimserlik diyarında 'Hoşbeş'", T24, Ocak 2017

Yeni yılın ilk sabahı, kendime, sözün tılsımıyla ulaşabileceğim insanlara umudun titreşimini, sevilen birini anlık bir kıpırtıyla özlemeye benzer muğlak hayat sevincini iletebilmek arzusuyla uyandığım halde, zihnimde uçuşan yazı parçacıkları yine korkunç bir katliamın acısıyla eriyip yok oldu.

Her daim yaralı bir hayvan misali uluyan bu vahşi coğrafyada, hangi koşullarda, nelere maruz kalarak ve ne tür bedeller ödeyerek hayatta kaldığımız sorularının sıkıştırdığı cenderede, yine onun cümleleriyle iyileşeceğimi biliyordum aslında ama kitabı, notları masanın üstüne bırakıp bir süre öylece durdum.

Sonra gerçekliği epeyce tartışmalı olan o kamusal, yapay alanda olup bitene dair izler aradım herkes gibi. Ölenler kimdi, hikayeleri neydi, neler olmuştu, sözcükleri hiçleştiren resmi açıklamaların, insan hayatına asla değmeyen gaddar yanı neden hep unutuluyordu. Buna benzer bezdirici, kendini tekrar eden yorgun sorular. Oysa kitapta son okuduğum yazılarından birinde (Şarkıya Dair Notlar) John Berger, “Medya insanları içinde yaşadıkları adaletsiz dünyayı sorgulamaya sevk edebilecek bir sessizlik kalmasın diye, uyduruk ve geçici şeylerle dikkat dağıtıyor” diyerek beni uyarmıştı. Üstelik salt buyurganlığıyla irkilten bir uyarı değildi. Onun dünyaya merhametle dokunuşunu hatırlatan sesi, görüntülerin zihne yansıyış biçimini ele alan zarafeti, sözü, müziğin, şiirin, sanatın görsel diliyle buluşturan bakışı, hepsi beni ona ve yazmakta olduğum yazıya sürüklüyordu. Ama öylece durdum. İnsan kalabilmek için kederime, sıkıntıma, umutsuzluğuma sıkıca tutunarak birkaç gün durdum.

Sonra onun ölüm haberi, birbirinden berbat ve çoğu zaman asılsız haberlerin akıp gittiği o soğuk mecrada, keskin bir bıçak gibi parladı. Eğer 90 yaşındaki bir yazar ve eserleri hakkında düşünüp yazıyorsanız, böyle bir habere şaşırmamak doğal kabul edilebilir ama katı gerçeğe rağmen ölüm karşındaki mahcup çaresizliğimizdir bizi her şeye rağmen ayakta tutan.

Bir süre ardından yazılanlara baktım, okurlarına ve kendime kaybını yazarak duyurdum. Herhalde ölümünün gerçekliğine kendimi ikna etmek ve isimsiz olan o karanlık duyguyu belirgin hale getirmek için yaptım bunu. Bizi yetim bırakışını idrak ettikten sonra, bütün kayıp yazarlarıma yaptığım gibi hayatıma eşlik edecek olan eserlerine uzandım. Ruhunun değdiği her anı, kelimeyi, duyguyu, düşünceyi içeren kitaplarını toparlayıp çalışma masama döndüm. Daha önce başladığım yazıyı sildim, yeni beyaz bir sayfa açtım ve bunları yazdım.

"Gizli bir yetimler ittifakı"

2016’da hakkında hazırlanan belgesel, “The Art of Looking 2016.” Dünyanın onu tanımasına neden olan, kendisinden bile daha meşhur Görme Biçimleri’ni içeren BBC belgeselinden farklı. Film, evinin geniş ağaçlıklı bir alana bakan balkonunda, mütevazı çalışma masasında beyaz sayfaların üzerine eğilmiş yazarken“bakma sanatıyla” ilgili bir şeyler söylediği hırıltılı sesiyle başlıyor. Arkadan ulu ağaçların hışırtısı, kuş cıvıltıları işitilirken, çizim yaptığı sayfalar rüzgarla uçmak ister gibi kanatlanıyor. Kamera toprağı, insanı, boya kalemlerini, ağaçları, müphem geleceğini ve hayatı ahenkli bir tutarlılıkla kavrayan ellerinin üstünde usulca dolaşıyor. Mavi camdan şeffaf gözleriyle izleyiciye bakıp bir rüyadan bahsediyor. Sonrasında hayatını, eserlerini anlatan söyleşiler ve yorumcular akıp geçiyor.

John Berger’in Türkiye’deki yayıncısı Müge Gürsoy Sökmen’le (Metis Yayınları) onun ardından medyascope.tv’de bir söyleşi yapmışlar. Müge’nin onu neden bir yazar, insan olarak sevdiğine, Türk okurunun kendini ona yakın hissedişine dair samimi konuşması bir yana, ellerini anlatma coşkusunu sevdim. Onun salt bir entelektüel olmadığını, sanatın ötesinde zanaatın gücüyle dünyaya dokunduğunu söylüyordu.

Berger, kitaplarında işçilere, çocuklara, resimlere, ölülere, henüz doğmamışlara, ağaçlara, kuşlara, kahramanlarına ve kelimelere, kendisini dili kadar gerçek kılan hakiki bir bakışla temas eder. Ne yazarsa yazsın – hikaye, makale, sanat eleştirisi, senaryo, roman, mektup, şiir, deneme veya kısa notlar – şiirin ölümsüzlük vaadine benzer, kendini dil aracılığıyla başka hayatlara açabilen bir ferahlık hissettiriyor. Bugün onu kaybedenlerin derin hüznü, önerdiği “gizli bir yetimler ittifakının” bir parçası olmaktan kaynaklanıyorsa eğer, bunda mütevazı, hiyerarşiyi reddeden, samimi, paylaşıma açık tavrının önemli bir payı vardır kuşkusuz.

"Kendimi boşlukları kapayan biri olarak görüyorum"

Okurla hayatla, tabiatla, dostlarıyla, hatıralarıyla ve nihayetinde kendisiyle yaptığı sohbetleri, notları içeren Hoşbeş'in bıraktığı en belirgin iz, bütün düşünsel sıçramaların ötesinde, Berger’in umuda tutunmanın kıymetini hatırlatan sağlam duruşu oldu yine.

Onun sessiz işaretleri, karanlık bir ormanda belli belirsiz bir ışık huzmesine doğru acele etmeden yürüyen gezginin dikkatli bakışıyla fark edilebilir ancak. Seçtiği kelimelerin birbirleriyle hoşbeşini dinlerken neden yazdığını düşünüyor ve okuruna üstünü hiç örtmeden aktarıyor: “Seneler boyunca beni yazmaya iten şey, yazılması gereken bir şeyler olduğunu ve ben anlamaya çalışmazsam hiç anlatılmadan kalacağını hissetmemdi. Kendimi ağırlığı olan, profesyonel bir yazardan ziyade, boşlukları kapayan biri gibi görüyorum.” Bu cümleler, yazının dille olan ilişkimizin derin bir uzantısı olduğunun bilincinde ve neredeyse 80 yıl kesintisiz, okumuş, dünya ağrısını içerden hissetmiş, insanları dinlemiş, onlarla birlikte başka bir hayat ihtimalini düşlemiş, yazmış, çizmiş birinin eserleriyle henüz tanışmamış olanlar için de anlamlı.

"Sızlanmak zayıfların işidir"

“Rosa! Seni çocukluğumdan beri tanıyorum” diye başlayan yazısında, Polonyalıları sevme sebeplerinden, Bolşeviklerin her türlü akıl yürütmeyi tartışmanın yerine koymasında yatan tehlikeden, modern proletaryadan, komşusunun Moskova seyahatinde aldığı “Ötücü Kuşlar” kutusundan, savaştan, özgürlükten, esaretten ve Rosa Luxemburg’dan bahsederken tanıdık, güvenilir bir dost gibi tınlıyor sesi. Hikayeler, insanlar ve nesneler arasında kurduğu görünmez bağlar, yazı tecrübesinden ziyade Berger’in dünyayı bütünlüklü bir bakışla izleyen özen ve inceliğinde gizli bana kalırsa.

Kitapta Rosa’ya yazdığı mektupta, onun da hapishaneden kendi arkadaşına yazdığı bir mektuptan alıntı yapmış: “O halde, insan kalmaya bak. Temel mesele insan olmak. Bu ise, kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatın seve seve, ‘kaderin büyük terazisine koymak’ fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir.”

John Berger, savaşa, faşizme itiraz eden Rosa’nın mücadelesini bilmeyen bugünkü okura sadece geçmişi hatırlatmıyor, o daima geçmişin, ‘şimdinin’ ve umutlu bir gelecek tahayyülünün içinden sesleniyor okura. Bugünün dünyasını belirleyen kararların, değerlerin, koşulların korkunç yüzünü anlatırken, Charlie Chaplin’in ayakta kalabilmesinin çok katmanlı sırrını fısıldadığında içten ve cesaretle gülebilmenin mucizesini de hatırlayıp rahatlıyorsunuz; “Birbiri ardına gelen küçük düşmeleri metanetle anlatıyordu: Karşı atağa geçtiğinde bile bunu bir hayıflanma imasıyla yapıyordu. Tavrındaki metanet, onu yıkılmaz kılıyordu – ölümsüz görünecek derecede yıkılmaz. Biz de, umutsuz hadiseler karnavalımızda bu ölümsüzlüğü seziyor, gülüşümüzle onaylıyorduk. Chaplin’in dünyasında Gülme ölümsüzlüğün takma adıydı.”

"Hayat nasılsa öyleydi"

John Berger türlerin, disiplinlerin, formların sınırlarına inanan bir yazar değil. Bir sanat eleştirmeni olarak ele aldığı konularda bile olabildiğince esnek bir zihin haritası var. Sanırım o da “Ne kadar çok Yazar varsa o kadar çok yazma biçimi var” fikrine inanıyordu. Tanışma imkanım olsaydı bunu da onunla konuşabilmeyi isterdim ve daha pek çok şeyi elbette. Mesela ona elli yıllık arkadaşı İsveçli ressam Sven’in ölümünün ardından yazdığı (Ben de Arkadya’dayım) makalede, resim sanatının gizini, İskandinav toplumunun mutluluk algısını, çok yakın bir arkadaşın kaybına dair mahrem duyguları, hayatın köküne tutunmayı, tabiatı ve Alaska geyiklerini olağanüstü bir doğallıkla buluşturabilmesinin sırrını sorardım. Muhtemelen, duymamış gibi yapar, gülerek o sırada kendi aklından geçenleri anlatmak isterdi.

Arkadaşının cenazesine giderken hafızasına kaydettiklerini yazmış: “Tüm pencereleri açık olan tren sarsılarak yol alırken hoşgörülü bir esinti acemi aşklara, zarafetten yoksunluğa, kaçırılmış fırsatlara, çil basmış sırtlara, garip mırıltılara, terli saçlara, kızmış tabanlara üflüyordu. Hayat nasılsa öyleydi.”

John Berger, hayatı olduğu gibi görebilen ama varlığın ve ona bakanın ilk anda fark edilemeyen müphem yanlarını göstermeyi seven bir yazar. Kurgulamaktan ziyade hikaye etmeyi tercih ediyor. Sanırım beni ona çeken en başından beri üslubundeki sükunet oldu. En sevdiğim kitaplarından A’dan X’e'de, A hapishanedeki sevgilisine yazdığı mektuplardan birini bitirirken Berger’in içini yansıtıyordu: “Doğanın bütünü, içinden geçen malumatın sırrını ele veren bir süzgeçtir. Bedenlerimiz de aynı süzgecin bir parçasıdır ve bu hikayeyi okuyan zihinlerimiz bedenlerimizden gelir. Sana bunu anlatmak için giysilerimi çıkarıyorum.”

"Gözlerini son defa doğru kelimeyi bulmak için kapadı"

Berger, siyaset, mutluluk, aşk, tabiat, resim, şiir, haz, gerçeklik – ne hakkında yazarsa yazsın, muhtemelen kendisin de farkında olmadığı tabii bir refleksle bakışımızın çok farklı algılara açık olabileceğini soylu bir hayat duruşuyla gösterdi. Tam da bu yüzden yeri kolayına doldurulamaz.

Kaybettiği eşi Beverly Berger’in ardından oğlu Yves Berger’le birlikte yazdığı o muhteşem ağıtta (Uçuşan Etekler) hayatı boyunca ona eşlik eden kadına sesleniyordu: “Yazmak benim için adeta soyunmakla bir, yalın bir şeye yaklaşması için okuru yönlendirmeye çalışmak. Ve paylaştığımız bu yalınlık umudu. Birlikte nesnelerin adlarının ardında gizlenenleri görmeye çalışıyorduk, bunu başardığımızda birbirimize kenetlenirdik sıkıca. Bu kenetleniş bana yalnız başıma kaldığımda yazmaya devam etme cesaretini verirdi.”

Doğrusu onun kitaplarından herhangi birini açıp karıştırmaya başladığımda ben de kendimi onun davet ettiği kalabalık “gizli yetimler ittifakının” bir parçası gibi hissediyorum. Yazdıkları, varlığı, eminim benim gibi pek çok insana direnme gücü ve umut veriyor, verecektir.

Yayıncısı Müge Sökmen, bahsettiğim söyleşinin sonunda oğlu Yves’in John Berger’in ölümünü haber vermek için kendisine şu cümleyi yazdığını söylüyordu; “Gözlerini son defa doğru kelimeyi bulmak için kapadı ve huzur içinde öldü.” Sahiden sevgili Müge’nin de hatırlattığı gibi o 90 yılını doğru kelimeyi, ifadeleri, insanları aramak ve bulmak için yazdı. Bulduklarını müthiş bir alçak gönüllükle paylaştı, emekçi olduğunu hiç unutmadı.

"Dayanışma içinde beklemeyi öğreneceğiz"

Hoşbeş'in son makalesinin başlığı “Kayıtsızlığa Karşı Nasıl Direnmeli?”. Desenlerinin de yer aldığı sayfalarda çiçek resimleri yapmasına neden olan doğal dürtüden bahsediyor. Ve hemen ardından siyasetçilerin terörizm, demokrasi gibi anlamını yitirmiş, içi boşaltılmış sözcük ve terimler kullandığından dem vuruyor: “Soygunlar, depremler, batan tekneler, ayaklanmalar, katliamlar. Bir kez gösterilenin yerini hemen bir başkası alıyor; duyarsızlaştırıcı bir art ardalıkla içerikleri boşaltılıyor.”

Ama yazının sonunda, merkezine çöp adam çizdiği daireleri gösteren deseniyle birlikte, düz bir çizgi üzerindeki noktalar olmadığımızı söyleyip zamanın daireselliğini hatırlatıyor; “Daireler, atalarımızın ta taş devrinden beri bize bıraktığı vasiyetlerle ve bize bırakılmadıysa da tanıklık edebileceğimiz metinlerle sarıyor bizi. Doğadan, evrenden kaynaklanan metinler bunlar; simetrinin kaosla yan yana var olduğunu, maharetlerin talihsizliklerin üstesinden geleceğini, arzulanın vaat edilenden daha güven verici olduğunu hatırlatıyor bize. Böylece, geçmişten gelen mirasımız ve tanık olduklarımız sayesinde, direnecek cesareti bulacak ve şimdi hayal edemediğimiz koşullar altında direnmeyi sürdüreceğiz. Dayanışma içinde beklemeyi öğreneceğiz.”

John Berger’le buluşana kadar kendi yatağından akarak uçsuz bucaksız denizlere karışan nehirler, şarkılar, şiirler, hikayeler gibi elbet umutla dayanışmayı öğreneceğiz.

Devamını görmek için bkz.

Melike Çınar, "Umuttur, bir mum alevi gibi kırpışan...", İleri Haber, 8 Ocak 2017

Dünyanın en saygın edebiyat ödüllerinden biri olan “Man Booker Prize”ı G. adlı romanıyla 1972 yılında kazanan ve bir klasik gibi görülen Batının kültürel estetik anlayışını eleştirdiği Görme Biçimleri adlı eserin sahibi; yazar, sanat eleştirmeni ve ressam John Berger, geçtiğimiz hafta 90 yaşında hayata veda etti.

Her bir kitabında bize dünyaya “gören” gözlerle bakmayı öğütledi Berger. İnsanın ister istemez etkilendiği popüler kültürü derinlemesine inceledi. Çoğu kez kulağımıza kar suyu kaçırmayı başardı ve bize sunulanın aslında görmemiz istenilen, yerleşik hale gelmiş olgular olduğunu anlattı. Marksist öğretiyle hayatı yorumlayan Berger yüzyılımızın önemli düşün insanları arasında yerini aldı. Olmasaydı insanlığın düşünsel birikiminde de eksiklik olurdu.

Hoşbeş kitabı da John Berger’in yukarıda saydığımız özelliklerini yansıtması açısından önemli bir yerde duruyor.

“İyi bir hikâye anlatıcısıysam eğer, iyi bir dinleyici olduğumdandır” diyen Berger’in hayata dair notlar aldığı, on bir farklı denemeden oluşuyor Hoşbeş. Yazdığı kelimelerin kendi aralarında “hoşbeş” ettiğine değindiği bu kitapta, yaşantısının kısa bir kesiti olduğunu da hissettiriyor okuyucuya Berger. Yazmaya neden gereksinim duyduğunu, kelimelerle oynayışını; içinden geçenleri aktarışını görüyoruz.

“Senelerce boyunca beni yazmaya iten şey, yazılması gereken bir şeyler olduğunu ve ben anlatmaya çalışmazsam hiç anlatılmadan kalacağını hissetmemdi. Kendimi ağırlığı olan, profesyonel bir yazardan ziyade, boşlukları kapayan biri olarak görüyorum.” diyerek kendisini yazmaya iten sebebi böyle ifade ediyor Berger.

Rosa'ya Armağan

Alman Komünist Partisi’nin kurucularından, Lenin’in “Kartal” diye nitelendirdiği Rosa Luxemburg’a içten bir selam çakmayı da ihmal etmiyor. Tutuklandığı gün işkence edilerek öldürülen ve cesedi bir nehre atılan Rosa’nın insanlık için yaktığı ateşi güzel bir hikâye içinde farklı bir üslupla dile getiriyor. Rosa’nın inatçılığına, direngenliğine, onun yarattığı değerlere değiniyor kısaca.

“Vardım, varım, var olacağım” demiştin. Bizim için oluşturduğun timsalde yaşıyorsun hâlâ Rosa. Ben de bu kibritleri oluşturduğun timsale yolluyorum.”

Gerçekler Şarlo'da

Kitabının her bölümünde umudu anlatıyor Berger. Farklı pencerelerden bakarak sunuyor bize umudun kırılmaya çalışıldığı ve fakat kendine bir çıkış yeri bulduğu durumları. Bunlardan biri de yarattığı Şarlo karakteriyle dünyada önemli bir yeri olan, Hollywood’un yarattığı estetik algısına farklı bir bakış açısı sunan Chaplin! Chaplin filmlerinin bugün hâlâ kabul görmesini iki nedene bağlıyor: Dünya görüşü ve soytarı olarak dehası! Her zaman bir umut vardırı hatırlatıyor insana. Soytarılar insanları güldürür evet ama gerçekleri de onlar söyler.

Desenlerin de bir metni olduğunu biliyor muydunuz? Mesleki kariyerine ressam olarak başlayan ve Londra’da birçok sergiye de katılan Berger, sözcüklerin dışında, resimlerin de birer metni olduğunu anlatıyor bize. Denemelerinde desenlerini de kullanıyor ve bir “görüntüler metni” sunuyor bize. Bakınız zeytin ağacının metnine!

Kayıtsızlığıa Karşı Nasıl Direnmeli?

Kötü zamanların daha kötüsünü yaşadığımız şu günlerde bu başlık bize çok şey anlatmalı bence. Her an her yerde patlamaya hazır bombalarla yaşamaya başladığımız OHAL günlerine nasıl geldik? En ufak muhalif sesin karşısında tutuklamalarla, tehditlerle, hedef gösterme ve linçlerle karşı karşıyayız ve kayıtsız kalmamız için kendisine verilen rolü yerine getiren medya Berger’in de belirttiği gibi “içinde yaşadığımız adaletsiz dünyayı sorgulamaya sevk edilecek boşluk bırakmamak için uyduruk ve geçici şeylerle dikkatlerimizi dağıtmaya çalışmıyor mu?” Kaç evlilik programı, yarışma programı, magazin haberleri girdi hayatımıza? Kaç defa sormuşum kendime Amerika’da olan soygun haberini verirken, yaşadığımız ülkede bombalanan yerleri neden vermez medya diye!

“Boyunduruğu altında yaşadığımız vurguncu finans kapitalizminin totaliter küresel düzeninde medya bizi aralıksız enformasyon bombardımanına tutuyor; lakin verilen haberlerin çoğu zaman dikkatimizi dağıtmak, hakiki, yaşamsal ve acil olandan uzaklaştırmak için planlı bir saptırma.”

Medyanın kullandığı dili de eleştiriyor Berger. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi her şeyi sayılara indirgeyen bu medya dili; yaşananın etkileyiciliğini de azaltıyor. Her patlayan bombanın, saldırının, iş cinayetinin, doğal afetin ardından: Kaç kişi ölmüş? Kaç yaralı varmış? Ölülerin şu kadarı şehit şu kadarı ölüymüş. Saldırganlar kaç kişiymiş? Geçen yıllara oranı neymiş? gibi bilgilerle; yaşanan vahşeti değil, vahşetin rakamlarını sunuyor bize.

“Yaşayan ya da acı çekenlerin değil, sadece sayıların dünyasına ait bir ses. Pişmanlıklardan, umuttan dem vurmayan bir ses… böylece, kamusal alanda söylenenler ve bunların söyleniş tarzı, bir tür kişisel ve tarihsel hafıza kaybına sebep oluyor. Tecrübenin hükmü siliniyor. Geçmişin ve geleceğin ufku bulanıklaşıyor. Sonu olmayan ve belirsiz bir şimdide yaşamaya koşullandırılmakla, unutkanlığın kayıtsızlığından vatandaşları konumuna indirgeniyoruz.” Buna karşı durmak için daha ne bekliyoruz ki?

Bizi politikayla, sinemayla, müzikle, şiirle, dansla, resimle buluşturarak dokunuyor bize Berger Hoşbeş’te. Kötülüğe alıştırılmak istendiğimiz şu günlerde iyi olan şeyleri görmemizi engelleyen perdeleri kapatmak ama hiçbir şeye kayıtsız kalmamak gerektiğini anlatıyor. Her karanlığın bir aydınlığı muhakkak vardır.

“Umut, siyasi söz dağarcıkları yaratır, umutsuzluk sözsüzlüğü getirir” diyor Berger. Bizim umudumuz da, söyleyecek sözümüz de var diyorsanız ve siz de Berger gibi iyi bir dinleyici iseniz Hoşbeş’i seveceğinizden kuşkum yok.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.