Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-713-5
13x19.5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 16,50 TL
İndirimli fiyatı: 13,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kıymetini Bil Herşeyin
Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar
Özgün adı: Hold Everything Dear
Dispatches on Survival and Resistance
Çeviri: Beril Eyüboğlu
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Fotoğrafı: Beril Eyüboğlu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2009
3. Basım: Mart 2017

"Yirminci yüzyılın ortasında Walter Benjamin, 'Bugün içinde bulunduğumuz olağanüstü tehlike hali istisnai bir durum değil, kuraldır. Bu kavrayışa uygun bir tarih mefhumu geliştirmeliyiz,' diye yazmıştı.

"Böyle bir tarih mefhumu bağlamında her basitleştirmenin, her yaftanın iktidar sahiplerinin işine yaradığını görmemiz gerekir; güçleri arttığı oranda basitleştirmelere olan ihtiyaçları da artacaktır. Öte yandan bu kör gücün zulmünü çekenlerin ya da ona karşı savaşanların çıkarlarına şimdi ve uzun vadede hizmet edilmesi, ancak çeşitliliği, farklılığı ve karmaşıklığı kavramak ve kabul etmekle mümkün olabilir."

John Berger'ın 11 Eylül'den Irak Savaşı'na, Filistin'den Katrina felaketine, Nâzım Hikmet'ten Pasolini'ye birçok siyasal soruna ve sanatçıya ilişkin duygu ve düşüncelerini dile getirdiği yazılarından oluşan bir kitap Kıymetini Bil Herşeyin. İçtenliğini yansıtan zarif bir sadelikle kaleme aldığı bu yazılarla John Berger bizi dünyaya adil, müşfik, ama en önemlisi gören gözlerle bakmaya davet ediyor.

İÇİNDEKİLER
Hemen Şimdi
Umutsuzluğun Yedi Katmanı
İnadına Yaşamak
Söylesem Sevdamı Yumuşacık
Neredeyiz?
Terörizme Karşı Savaş mı, Terörist Bir Savaş mı?
Korkuyu Tasavvur Edelim
Taşlar
Kafamızdaki Koro ya da Pier Paolo Pasolini
Merhametsizliğin Ressamı?
Duvarlara Karşı Durmanın On Yolu
Hayatlar ve Nutuklar
Kopan Bağlara Dair
Mekânla İlgili On Not
Arzunun Bir Başka Yüzü
Dikkatle Bakınca – İki Kadın Fotoğrafçı
Geçmişi Silmek
Savaş Suçları ve Lübnan
Sanat, Müzik ve Kültür (Basın Bildirisi)
Notlar
OKUMA PARÇASI

Neredeyiz?, s. 43-49

Günümüzdünyasında halihazırda yaşanan ıstırapla ilgili hiç değilse bir çift söz söylemek istiyorum.

Gezegenimizde aşırı güçlenen ve saldırganlaşan tüketim ideolojisi, bizi bu ıstırabın geçici olduğuna ve kendimizi ondan koruyabileceğimize inandırmaya çalışıyor. İdeolojinin merhametsizliğinin mantıksal temeli bu.

Istırabın hayatın bir parçası olduğu herkesin malumudur ve insanlar bunu unutmak ya da kendilerine göre bir açıklamada bulunmak ihtiyacındadır. Cennet'ten, ıstırap nedir bilinmeyen bu yerden Kovulma efsanesinin birbirinden değişik anlatıları, yeryüzünde yaşanan acılara bir kılıf bulma çabası olarak açıklanabilir ancak. Komşu Cehennem Krallığı'nın icat edilmesi de bu yüzdendir; acı çektirerek cezalandırma krallığı. Fedakârlık da aynı mantıkla keşfedilmiştir. Sonra, çok daha sonra Bağışlama ilkesi devreye girer. Felsefenin doğmasına ise, "Neden ıstırap çekilir?" sorusunun yol açtığı iddia edilebilir.

Ne var ki, bütün bunların dillendirilmesine rağmen, bugün yeryüzünde acılar içinde yaşıyor olmamız, belki gene de bazı bakımlardan akıl almaz bir durum.

Zifiri karanlıkta yazıyorum bunları, ama aslında vakit gündüz. 2002 Ekimi'nin başlarında bir gün. Nerdeyse bir haftadır Paris göğü masmavi. Güneş her gün biraz daha erken batıyor ve her gün doyumsuz güzellikte. Pek çok insan, ABD petrol şirketlerinin uzak diyarlardaki sözüm ona emniyetli petrol rezervlerine el koyabilmesi için yakın gelecekte ABD silahlı kuvvetlerinin Irak'a karşı "önleyici" bir savaş açacağından korkuyor. Kimileriyse bunun bertaraf edilebileceğini umuyor. Açıklanan kararlar ve gizli hesaplar arasındaki her şey belirsizlik içinde bırakılıyor; zira füzelerin yolu yalanlarla döşenmekte. Utancın karanlığında yazıyorum bunları.

Utançtan maksadım kişisel suçluluk değil. Giderek anlıyorum ki utanç, uzun vadede ümit etme yetimizi aşındıran ve ileriyi görmemizi engeleyen bir duygu türü. Gözlerimizi ayaklarımızın ucuna dikip sadece bir sonraki küçük adımı düşünüyoruz.

İnsanlar her yerde –çok farklı koşullarda– kendilerine "Neredeyiz?" sorusunu soruyor. Bu coğrafi değil, tarihi bir soru. Neler yaşıyoruz? Nereye sürükleniyoruz? Neler kaybettik? Güvenilir bir gelecek öngörüsü olmaksızın yaşamaya nasıl devam edeceğiz? İnsan ömrünün ötesine uzanan bir tahayyüle sahip olma kabiliyetimizi nasıl yitirdik?

Tuzu kuru uzmanlar yanıtlıyor: Küreselleşme. Postmodernizm. İletişim Devrimi. İktisadi Liberalizm. Tümü palavra, baştan savma terimler. Kaygıyla sorulan, "Neredeyiz?" sorusuna uzmanların ağızlarının içinde yuvarlayarak verdiği yanıt, "Hiçbir yerde!"

Şimdiye kadar misli görülmemiş en zalim –zira kapsama alanı en geniş– bir kaosun içinde bulunduğumuzu fark edip bunu dile getirmek daha doğru olmaz mıydı? Bu zulmün mahiyetini kavramak kolay değil; zira (en büyük 200 çokuluslu şirketten Pentagon'a uzanan) iktidar yapılanması birbirine kenetlenmiş ama aynı zamanda dağınık; buyurgan ama adı sanı belirsiz; her yerde hazır ve nazırken, adresi meçhul. Zulmünü kaçak oynayarak sürdürüyor – sadece mali yasalar açısından değil, kendisi dışındaki tüm siyasi denetimlerle ilgili olarak da böyle bu. Amacı tüm dünyayı yerinden oynatmak. İdeolojik stratejisi, var olan her şeyin kuyusunu kazma ve hiçleştirme doğrultusunda –Bin Laden'inki onun yanında peri masalı kalır– öyle ki, nihai amacı –tiranlığın amentüsü olan– bitmek tükenmek bilmeyen bir kâr kaynağı yaratmak. Aptalca geliyor ama zaten aptaldır tiranlar. Hal böyle olunca, etkinlik alanı olan gezegenin hayatını da her düzeyde mahvediyor.

İdeoloji bir yana, iktidarı iki tehdide dayanıyor. Bunlardan ilki, dünyanın en ağır silahlarla donatılmış devletinin havadan müdahalesi. Buna B52 Tehdidi denilebilir. İkincisiyse insafsız borçlanma, iflas ve günümüz dünyasındaki üretim ilişkileri göz önüne alındığında, açlık. Buna da Yokluk Tehdidi denilebilir.

Utanç, günümüzde çekilen acıların büyük bir bölümünün eğer bazı gerçekçi ve görece basit kararlar alınabilirse hafifletilebileceği ya da bertaraf edilebileceğinin kabulüyle başlar (ki hepimizin bir şekilde onayladığı ama âcizlikten ötürü sahip çıkmadığı bir konudur bu). Günümüzde toplantı tutanaklarıyla ıstırabın boyutu arasında son derece dolaysız bir ilişki vardır.

Günde iki dolar bile tutmayan bir tedavi masrafını karşılayamadığı için ölmeye mahkûm edilmeyi kim hak eder? Bu soru geçen temmuzda, Dünya Sağlık Örgütü Başkanı tarafından soruldu. Afrika'da ve dünyanın öteki bölgelerindeki AIDS salgınından bahisle, önümüzdeki on sekiz yıl içinde yaklaşık 68 milyon insanın hayatını kaybedeceğini söylüyordu başkan. Günümüz dünyasında hayatta kalma ıstırabından söz ediyorum.

Olanları kavramak için yapılan çözümlemelerin ve tahminlerin büyük çoğunluğu, anlaşılacağı gibi, belli disiplinlerin çerçevesi içinde ele alınır: iktisat, siyaset, medya araştırmaları, halk sağlığı, çevrebilim, ulusal savunma, suçbilim, eğitim vb. Aslında, yaşananlara dair gerçek manzara, bu birbirinden farklı alanların her birinin ötekine bağlanmasıyla ortaya çıkar. İnsanlar yaşarken, birbirinden farklı kategorilerde sınıflandırılmış haksızlıklar yüzünden acı çeker; oysa eşzamanlı olarak, hep beraber acıya katlanırlar.

Güncel bir örnek: Cherbourg'a sığınıp Fransız Hükümeti'nden iltica talep eden yoksul, siyaseten sakıncalı, mülksüz, bitap, kanun kaçağı ve sahipsiz bir grup Kürt Türkiye'ye iade edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Maruz kaldıkları bu şartların her biri yüzünden hepsi aynı anda acı çekiyor!

Olan biteni kavrayabilmek için kurumsal olarak ayrı tutulan "alanları" birbirine bağlayacak disiplinlerarası bir vizyona ihtiyaç var. Böyle bir vizyonun ise (sözcüğün özgün anlamıyla) siyasi olması kaçınılmaz. Küresel çapta siyasi görüş sahibi olmanın önkoşulu ise, gereksiz yere çekilen ıstırapların ortak olduğunu görmektir.

*

Geceleyin yazıyorum, ama sadece zulüm değil gördüğüm. Eğer öyle olsaydı, belki de yazmaya devam etme cesaretini gösteremezdim. Bağdat'ta ve Chicago'da uyuyan, kımıldanan, kalkıp su içen, hayallerini ya da korkularını fısıldaşarak paylaşan, sevişen, dua eden, ailenin geri kalanı uyurken yemek pişiren insanlar görüyorum. (Bir de asla yılmayan Kürtler'i görüyorum –ABD'nin rızasıyla– Saddam Hüseyin'in kimyasal silahlarla 4 binini yok ettiği Kürtler'i.) Tahran'da hamur tatlısı yapan ahçıları, Sardinya'da koyunlarının yanı başında uyurken eşkiya olduklarına hükmedilen çobanları görüyorum; Berlin'in Friedrichshain semtinde pijamalarını çekmiş, yanında birası, Heidegger okuyan bir adam görüyorum, elleri proleter elleri; İspanya sahilinde, Alicante yakınlarında illegal mültecileri taşıyan küçük bir tekne görüyorum; Mali'de uyusun diye bebeğini pışpışlayan bir anne görüyorum, adı Aya, Cuma günü dünyaya gelmiş anlamında; Kâbil'deki enkazı ve evine gitmekte olan bir adamı görüyorum ve anlıyorum ki, ıstırabın şiddetine rağmen hayatta kalanların yaratıcılıklarına halel gelmemiş; durmaksızın süregiden, ustalıklı, yoktan var eden bir yaratıcılık bu. Adeta Kutsal Ruh gibi ruhani bir değeri var. Gece vakti, nedenini bilmesem de, buna inanıyorum.

*

Bundan yüz yılı aşkın bir zaman önce Dvorák Yeni Dünya Senfonisi'ni bestelemişti. New York'ta, bir müzik konservatuarının şefiyken yarattığı bu eserin ilhamıyla, on sekiz ay sonra, gene New York'ta dillere destan Viyolonsel Konçertosu'nu besteledi. Senfoni'de, anayurdu Bohemya'nın ufuklarıyla sıradağları, Yeni Dünya' nın vaatlerine dönüşür. Şatafatlı değil, gür sesli ve direngendir; zira muktedir olmayanların özlemleriyle, haksız yere adamdan sayılmayanlarla, 1787 ABD Anayasası'nın muhatap aldığı insanlarla özdeşleşir.

Amerikan vatandaşı olan göçmenlere kuşaklar boyunca ilham kaynağı olan inançları böylesine doğrudan ve güçlü bir şekilde ifade eden başka hiçbir sanat eseri bilmiyorum. (Dvorák bir köylü çocuğuydu, babasının hayali oğlunun ilerde kasap olmasıydı.)

Dvorák için bu inançların gücü, hayata olan saygısından ve çoğu zaman yönetilenler arasında (yönetenlerden çok farklı olarak) rastlanan bir tür içtenlikli sevecenlikten ayrı düşünülemez. Senfoni, Carnegie Hall'da, 16 Aralık 1893'te ilk kez icra edildiğinde halk onu bu duygularla kucakladı.

Dvorák'a Amerikan müziğinin geleceği hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, ABD'li bestecilerin Yerliler'in ve Siyahlar'ın müziğine kulak vermesi gerektiğini söylemişti. Yeni Dünya Senfonisi, sınır tanımayan bir ümidin ifadesidir; aykırı gibi gelse de, çok sevilmesinin nedeni bir vatan fikrine odaklı olmasındandır. Çelişkili bir ütopya.

Günümüze gelince, bir zamanlar ümide ilham veren bu ülkede iktidar (sermayenin iktidarı dışında her şeyi sınırlamak isteyen) aşırı tutucu bir zümrenin eline geçti; cahil (kendi silah gücünden başka bir gerçekliği tanımayan), ikiyüzlü (tüm ahlaki değerler için iki ayrı ölçüt –biri bize, biri ötekilere– koyan) ve merhametsiz B52 entrikacıları.

Peki bu nasıl oldu? Nasıl oldu da Bush, Murdoch, Cheney, Kristol, Rumsfeld ve hempaları bu mevkileri işgal edebildi? Cevabı kolay olmayan bir soru bu, zira tek bir cevap yok, çabalar boşuna; hiçbir soru iktidarlarında gedik açamaz henüz. Ama geceleyin bunu bu şekilde sormak olayların cesametini ortaya koyuyor. Bizler yeryüzündeki acılar hakkında yazıyoruz.

Bu yeni tiranın vaazlarını dinlemeyi reddetmeliyiz. Safsatadan ibaret söyledikleri. Sonu gelmeyen tekrarlarla dolu konuşmalarda, açıklamalarda, basın bildirilerinde ve tehditlerde yer alan başlıca terimler: Demokrasi, Adalet, İnsan Hakları, Terörizm. Bu bağlamda kullanılan sözcüklerin her biri bir zamanlar ifade edilenin tam zıddını temsil ediyor.

Demokrasi, karar almak için (ki gerçekleştiği ender görülür) bir öneride bulunmaktır; seçim kampanyalarıyla pek bir ilişkisi yoktur. Demokrasi, siyasi kararların yönetilenlere danışıldıktan ve onların fikri alındıktan sonra verileceği vaadinde bulunur. Bunun gerçekleşmesi için yönetilenlerin, söz konusu meseleler hakkında yeterince bilgilendirilmesi, karar mercilerinin onları can kulağıyla dinleyecek ve önerilerini dikkate alacak yetenekte olması gerekmektedir. Demokrasi, iki seçenek arasında tercihte bulunma "özgürlüğü", kamuoyu araştırmalarının yayınlanması ya da insanların istatistiklere tıkıştırılması ile karıştırılmamalıdır. Bunlar demokrasinin sahte göstergeleridir.

Bugün gezegenimizde giderek daha ağır bir şekilde çekilen gereksiz acıların sebebi olan en hayati kararlar, kimseye açıkça danışılmadan ya da kimsenin dahli olmaksızın, tek taraflı olarak alınmaktadır.

Gerek askeri, gerekse iktisadi stratejistler medyanın hayati bir rol oynadığının artık farkında – halihazırdaki düşmanı bertaraf etmekten ziyade isyanları, protestoları ya da firarları önlemede. Herhangi bir despotun medyayı yönlendirme çabası korkularının ifadesinden başka bir şey değildir. Günümüzün despotu ise dünyanın içine düştüğü çaresizliğin korkusuyla yaşıyor. Öylesine derin bir korku ki bu, çaresizlik sıfatı –tehlikeli anlamına gelmedikçe– kullanılmıyor.

Para olmayınca gündelik ihtiyaçların her biri azaba dönüşüyor.

*

Bu despotluğa karşı muhalefetin her türü anlaşılabilir. Onunla diyalog kurmak imkânsız. Bizlerin insanca yaşaması ve ölmesi için şeylerin adının doğru konulması gerekli. Sözcüklerimizi yeniden sahiplenelim.

Bunlar karanlıkta yazıldı. Savaşırken kimsenin yanında değildir karanlık, oysa sevişirken birlikteliğimizi güçlendirir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Tüleylioğlu, “Mutluluk rastlantısaldır, devamı olmaz”, Milliyet Sanat, Mayıs 2009

Deneme, inceleme, roman, öykü gibi farklı türlerde başarılı yapıtlara imza atan John Berger, ülkemiz okurlarının da sevdiği yazarlardan.

Her yazdığı ilgiyle karşılanan, yapıtlarında daha çok, çağın temel sorunlarına ve bunların neden olduğu felaketlere değinen Berger, birçok siyasal soruna ve sanatçıya ilişkin düşüncelerini dile getirdiği yazılarından oluşan Kıymetini Bil Herşeyin adlı kitabında da, okura alışılmadık bakışlar, yaklaşımlar sunmayı sürdürüyor. 11 Eylül’den Irak Savaşı’na, Filistin’den Katrina felaketine, Nâzım Hikmet’ten Pasoloni’ye uzanan yazılarında okura insan olmanın değerlerini anımsatıyor.

Kendisiyle yapılan bir söyleşide “Kelimelerin siyasiler, editörler, sözde entelektüeller ve medya tarafından bu denli taciz edildiği şu dönemde, şiir bize en derin hakikati anlatabilir” diyen Berger, Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar alt başlığını taşıyan kitabında şiir düşüncemize de katkıda bulunuyor.

“Söylesem Sevdamı Yumuşacık” başlıklı denemesinde Nâzım Hikmet’in şiirlerinde iz sürüyor; yazısının sonunda Nazım’a şöyle sesleniyor:

“Sana içinde bulunduğumuz dönem hakkında bir şeyler sormak istiyorum. Tarihte gerçekleşmekte olduğuna ya da gerçekleşeceğine inandığın şeylerin çoğu hayal oldu. Senin düşlediğin sosyalizmin hiçbir yerde kurulduğu yok. Şirket kapitalizmi, yükselen muhalefete rağmen, engel tanımadan ilerliyor ve Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri yıkıldı. Aşırı kalabalıklaşan dünyamız her geçen yıl daha da yoksullaşıyor. Dino’yla birlikte gördüğünüz mavi gök nerede bugün?”

“Neredeyiz” başlıklı denemesinde, bugün yeryüzünün acılar içinde yaşamasını, akıl almaz bir durum olarak değerlendiriyor. Şimdiye kadar misli görülmemiş en zalim bir kaosun içinde bulunduğumuzu söyleyen yazar, bunu nedenini gezegenimizde aşırı güçlenen ve saldırganlaşan tüketim ideolojisinde arıyor. Nihai amacın bitmek tükenmek bilmeyen bir kâr kaynağı yaratmak olduğuna dikkat çekiyor. İnsanların hemen her yerde aynı kaygılarla kendilerine “Neredeyiz?” sorusunu sorduğunu, bu soruya uzmanların verdiği yanıtın ise “Hiçbir yerde!” olduğunu belirtiyor ve “Güvenilir bir gelecek öngörüsü olmaksızın yaşamaya nasıl devam edeceğiz?” diye soruyor.

“Korkuyu Tasavvur Edelim” yazısında Irak Savaşı’na bambaşka açılardan yaklaşarak ele alıyor. “Tarihte benzeri görülmemiş üstünlükteki silahlarıyla galipler, kazanmaya yazgılı galipler, sanki korkmuş gibiydiler,” diyen yazar, Yeni Dünya Düzeni’nin liderlerinin korku ile nikahlı olduğunu öne sürüyor. Ona göre, Birleşmiş Milletler’e meydan okuyarak başlatılan savaşın başlıca amacı, ABD çıkarlarına boyun eğmeyip direnen herhangi bir liderin, ulusun, topluluğun ya da halkın başına neler gelebileceğini göstermektir.

Filistin’i konu aldığı denemesi “Taşlar”da yazar, bu ülkenin gündelik yaşamından kesitler veriyor, “Ben galiplerin değil, onların korktuğu mağlupların arasındayım. Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun” diyor.

“Duvarlara Karşı Durmanın On Yolu”nda, dünyadaki yoksulluğa değiniyor. Günümüz dünyasının modern yoksulluğun bir başka türünü yaşadığı görüşünü dile getiren yazar, umutsuzluğun ihanete uğramışlık duygusundan kaynaklanan bir his olduğunu, umutsuzluğun yarattığı boşluğu kederin doldurduğunu belirtiyor ve şunları söylüyor:

“Kederin nihilistlikle ilgisi yoktur. Çağdaş anlamda nihilistlik kâr peşinde koşmayı tüm toplumsal faaliyetlerin başlıca amacı olarak kabul ettiğinden, başka herhangi bir düzeyde üstünlüğe inanmayı reddeder; yani, her şeyin bir fiyatı vardır. Nihilistlik, Fiyat’ın her şey demek olduğu savına boyun eğmektedir. Korkaklığın en son tezahürüdür bu. Lakin yoksullar bu duruma kolay kolay razı olmaz.”

Halk kitlelerinin henüz ortaya atılmamış sorulara verilecek cevapları, duvarları aşan direnme yetenekleri olduğunu belirten yazar, bu dünyada adalete özlem duyulmadıkça mutluluk da yoktur diyor ve şunları ekliyor:

“Mutluluk peşinden koşulacak bir şey değildir, tesadüfi bir karşılaşmadır. Ne ki, çoğu karşılaşmaların bir devamı vardır; bir vaat içerir. Mutluluk rastlantısaldır, devamı olmaz. Her şey bir anda olur. Istırabı dağıtan mutluluktur.”

John Berger, sonuna dek sorgulayan, eleştiren bir siyasi bakışla kaleme aldığı yazılarında halkların kaderini değiştiren politik oyunlara, yalana, adaletsizliğe, şiddete, savaşa, teröre, kedere açıkça meydan okuyor ve soruyor: “KÜRESEL İKTİDAR BU KARA CAHİLLERİN HİSSİZ ELLERİNDE DAHA NE KADAR KALACAK?”

Devamını görmek için bkz.

Pakize Barışta, “John Berger ve Kıymetini Bil Herşeyin”, Taraf, 5 Nisan 2009

Edebiyat kimin yanında durur daha çok?

İnsanlık halleri içinde kurtuluşun yanında durmaz mı?

Edebiyatın sınırsızlığı, yanında durduğu insanın mağdur halinin sınırsızlığıdır aslında.

“Günümüzde sınırsızlık, yoksullardan yanadır” diyor John Berger.

Kıymetini Bil Herşeyin, John Berger’ın bir hayata tutunma ve direniş kitabı. İçinde son yıllarında yazdığı önemli makaleler var. İnsanı alarme eden, hangi manada olursa olsun direnişe çağıran yazılar bunlar; o kadar telaşlı ki yazar, ilk çağrısına Hemen Şimdi adını vermiş.

“Hareketin vaadi, gelecekteki zaferidir; oysa rastlantıya bağlı durumlarda vaat anlıktır. Böyle anlar, ister hayat koşullarını iyileştirsin ister felaketle sonuçlansın, eylem içinde özgürlük deneyimleridir. (Eylemsiz özgürlük olmaz zaten.) Bu gibi anlar –hiçbir tarihsel ‘sonucun’ asla olamayacağı denli- aşkındır; Spinoza’nın ifadesiyle ebedidir, sonsuzluğa açılan kâinattaki yıldızlar gibi sayısızdır. Her arzu özgürlüğe yol açmaz, ama özgürlük bir arzunun tanınması, seçilmesi ve peşine düşülmesi yolunda bir deneyimdir.”

Hemen Şimdi, Kıymetini Bil Herşeyin adlı kitabın duygu ve düşüncelerini –tüm paragraflarda ve tüm kelimelerde- özetlemekle kalmayıp, yazarın insanlık sorumluluğu ajitasyonunu da çok etkili bir biçimde tembihlemiş oluyor hepimize.

Aynı zamanda yazının; siyasasız, neredeyse hiçbir değer taşıyamayacağının da bir ispatı Kıymetini Bil Herşeyin.

John Berger, şefkatli, adaletli –bütün umutsuzluklara rağmen- dünyayı bakışlarla taramamızı tembihliyor adeta. Gerçek direnişe ancak böyle bir duyarlılıkla ulaşılabilir zaten.

John Berger’ın yeni yayımlanan Kıymetini Bil Herşeyin adlı kitabındaki son yazısının adı ise, Sanat, Müzik ve Kültür; bu üçlünün yaratıcıları “Filistin’in İsrail’e karşı Akademik ve Kültürel Boykot Kampanyası”nda buluşmuşlar. Doksan dört aydın ve sanatçının –ki içlerinde İsrailli olanlar da var- imzalarını taşıyan mektubu da John Berger kaleme almış.

Mektup şu ifadeyle bitiyor: “Yaratıcı yazar ve sanatçıları boykot için imza vererek Filistinli ve İsrailli meslektaşlarımızı desteklemeye çağırıyoruz. İsrail’e gitmeyin, orada sergi açmayın ya da herhangi bir etkinlikte rol almayın!”

John Berger’ın aydın sorumluluğu ve direniş duyarlılığı Selimiye Kışlası’na kadar uzanıyor.

Yazar, yirmi yıl kadar önce kışlanın önünde durur, düşünür ve Söylesem Sevdamı Yumuşacık adlı makalesini yazarken yeni bir kavrayışa kavuşur: “Bina ölçülü bir tonda, burada her kim kalırsa kalsın ve bu duvarlar arasında her ne olursa olsun unutulmaya, kayıtlardan silinmeye, Avrupa ile Asya arasındaki bir yarıkta gömülüp yok olmaya mahkûmdur, beyanında bulunuyordu. İşte o zaman Nâzım’ın şiirinin benzersiz ve zorunlu stratejisine ilişkin bir şeyi kavradım: Sürekli olarak kendi tutsaklığını aşmak zorundaydı! Tutuklular hemen her yerde Büyük Firar’ı hayal ederler; Nâzım’ın şiirinde ise buna rastlanmaz. ‘Bizi esir ettiler / bizi hapse attılar: / beni duvarların içinde, / seni duvarların dışında. / Ufak iş bizimkisi. / Asıl en kötüsü: / Bilerek, bilmeyerek / hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması...’”

Kıymetini Bil Herşeyin, konusuna son derece hâkim, dikkatli ve manalı önerilere sahip bir mesaj taşıyor: Özgürlük.

John Berger’ın kaleminin geniş bir yelpazesi var. Sanat eleştirisinden romana, senaryodan belgesel yazarlığına kadar uzanan zengin bir kültür bu aslında. Ama ne yazarsa yazsın, yazısında her zaman şunu hissediyor insan; –ki son kitabında da oldukça net görünüyor bu- sesin yükseltilerek yönetimin sessizliğinin bozulması gerekir.

Ancak bu ses ortak eylemin sesi olmalıdır yazara göre.

Açık ya da gizli, onun mesajı budur hep.

Kıymetini Bil Herşeyin, önemli bir başucu kitabı olabilir bence. Düzenin apolitizasyonuna karşı, gerçek bir entelektüel direniş sergiliyor çünkü.

Berger’ın kitabı, adını Gareth Evans’ın yazara ithaf ettiği şiirden alıyor. Çok etkileyici bir şiir, ama bu köşe için uzun biraz, bu yüzden sadece son bölümüne göz atabiliriz:

“(...) bize doğru açtıkları patikaların ve onlara açılmalarımızın

çimenin adaletinin, ki sarayları çökertir ama arayış türkülerini saklar

dalgalara isim koyan teknenin, hayatın kâsesinin, günlerle dolup

sevdiği şeye dönüşmek için batan

ağacın oldum olası tohum diye bildiği şeye dönüşen belleğin

sözlerin

ekmeğin

kapının ardındaki doğrulara uzanan çocuğun

dünya meclisindeki coşkulu hayvanların

yeniden birlikte başlama özleminin

insanların, odadaki insanların, sokaktaki insanların

kıymetini bil herşeyin”

Devamını görmek için bkz.

Behçet Çelik, “Hiçleştirmeye karşı sürekliliği korumak”, Star Kitap Eki, 3 Temmuz 2009

Kıymetini Bil Herşeyin, ‘Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar’ alt başlığını taşıyor. Bu alt başlık, ölümle burun buruna yaşayan, yaşayabilmek için de direnmek zorunda olan insanlar ve halklar hakkında kaleme alınmış yazılarla karşılaşacağımızı duyuruyor. Peki, kimlerdir bu durumda olanlar? Yıllardır savaşlarla iç içe yaşanan yerler gelebilir aklımıza ilk başta. Berger’ın Filistin ve Irak’taki direnişler hakkında kaleme aldığı yazılar da bunu doğruluyor. Öte yandan, Berger’ın dikkatimizi çektiği daha kalabalık insan toplulukları da var: Yoksullar. Bu nedenle, Berger’ın direnişe dair notları sadece işgalci devlet ya da devletlere karşı bir tutum alma çağrısı değil, aynı zamanda bu işgalci devletlerin çıkarlarının aslında kimlerin çıkarı olduğunu görüp onlara karşı da tutum alma çağrısı. Bağdat’ın düştüğü günlerde kaleme aldığı ‘Korkuyu Tasavvur Edelim’ başlıklı yazıda ‘ABD çıkarları’ teriminin gerçek anlamını vurgulama ihtiyacı duyması da bundan. ‘ABD’nin yoksul ve varsıl vatandaşlarının doğrudan çıkarları değil, çoğu zaman ABD sermayeli ve gerektiğinde ABD güçlerince savunulan en yaygın çok uluslu şirketlerin çıkarlarıdır söz konusu olan.’

Şeylerin adı doğru konmalı

Türkiyeli okurlar John Berger’ı seksenlerin ortalarında yayınlanan Görme Biçimleri ile tanımıştı. Bu kitapta, her imgede bir görme biçimi saklı olduğu, –‘bakmanın bir seçme edimi’ olduğu– resim sanatından reklamlara pek çok örnek üzerinden anlatılır. Görüntülerin, imgelerin neler gösterirken neleri sakladığını anlatan eşsiz bir kitaptır Görme Biçimleri. Resimle ve başka görsel sanatlarla ilgili çalışmalarında esas olarak yaptığı da bu olmuştur Berger’ın. Düzyazılarında da benzer bir şeyin peşindedir – dilin, sözcüklerin anlamlarının nasıl tersyüz edildiğine de sıklıkla değinir. ABD’nin Irak’a saldırmaya karar verdiği günlerde yazdığı ‘Neredeyiz?’ başlıklı yazıda da bu noktaya dikkat çekiyor: ‘Bizlerin insanca yaşaması ve ölmesi için şeylerin adının doğru konulması gerekli. Sözcüklerimizi yeniden sahiplenelim.’

Kıymetini Bil Herşeyin’deki yazılarda yaptığı da bu aslında. Günümüzde dünyanın dört bir yanında çekilen ‘ıstırap’ların gerçek nedenlerinin neler olduğunu ve gezegende neler olup bittiğini anlama çabası. Egemenlerin neleri çarpıttığını görebilmemiz için, Berger bize yeni bir görme biçimi sunuyor. Olanları kavramaya çalışırken farklı disiplinlerin sadece kendi uzmanlıklarına dayanan ‘görme biçimleri’nin yerine –çoğu zaman bu kısmi bakış olan bitenin kavranmamasına hizmet etmektedir– bütüncül bir ‘görme biçimi’ önerir: ‘Olan biteni kavrayabilmek için kurumsal olarak ayrı tutulan ‘alanları’ birbirine bağlayacak disiplinlerarası bir vizyona ihtiyaç’ olduğunu belirttikten sonra bu vizyonun siyasi olmasının kaçınılmazlığını vurguluyor. Berger’a göre, ‘küresel çapta siyasi görüş sahibi olmanın önkoşulu ise, gereksiz yere çekilen ıstırapların ortak olduğunu görmektir.’

Berger, dünyanın dört bir yanındaki insanların ortak ıstıraplarından söz ettiği yazıların çoğunda yerinden yurdundan edilme konusuna özel bir önem veriyor. Kitabın girişinde şöyle diyor: ‘Göç, tüm dünyada hayatta kalmanın başlıca çaresi oldu günümüzde.’ Ne var ki hayatta kalma uğruna pek çok şeylerini yitirmektedir mülteciler. Bir zamanlar anavatanlarında en azından çocuklarını doyurmaya yeten şeyler vardır. Bunu da yitirince göç kaçınılmaz olmuştur. Bu yeni durumu ‘yeni kapitalizmin yoksulluğu’ olarak tanımlayan Berger, günümüzdeki küresel kaosun anahtar teriminin de yer değiştirme ya da yeni bir yer belirleme olduğuna dikkat çekiyor. Bu, sadece sermayenin emeğin ucuz ve daha kolay sömürülebilir olduğu yerlere kolayca gidebilmesi anlamına gelmemektedir, ‘dünyanın tek bir akışkan piyasa haline gelmesi için şimdiye kadar bilinen belli başlı sabit yerlerin özgüvenini ve saygınlığını sarsma hayalidir’ aynı zamanda. Bunun sonucunda insanlar artık yaşadıkları ya da öldükleri yerle değil, ‘kasaya ödeme yaptıkları’ yerle tanımlanmaktadır.

‘Terörle mücadele’

İsrail’in Ramallah’ı kuşatıldığı günlerde yazdığı yazıda da İsrail’in aldığı önlemleri ‘terörle mücadele’ olarak tanımlamasının aldatıcılığını deşifre eder. ‘Boğucu egemenliğin esas amacı, yerli halkın zamanın ve uzamın sürekliliği konusundaki duyarlılığını yok etmek suretiyle ya topraklarını terk etmesini ya da sözleşmeli hizmetkârlar durumuna düşmesini sağlamaktır.’ İşgalcinin de, kapitalistin de insanlardaki zaman ve uzam algısıyla bir sorunları olduğu, insanları ‘hiçleştirme’ye dayalı stratejilerle ilerledikleri çok açıktır. ‘Duvarlara Karşı Durmanın On Yolu’nda Rus yazarı Platanov’un 1920’lerde kullandığı ‘yoksul ruhlar’ teriminin modern yoksulluğa denk düştüğünü belirtir. Şöyle tanımlar ‘yoksul ruhlar’ı: ‘Varları yokları ellerinden alınıp da içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar.’

Direniş de, hayata tutunmak da tam bu noktada, çekilen ıstırapların ve bu ıstırapların dünyanın dört bir yanındaki insanların ortak ıstırapları olduğunun farkına varılmasıyla başlamaktadır. ‘Hiçleştirme’ye karşı ‘sürekliliğe’ duyulan inançla, çocuklara duyulan sevgiyle. Sadece bunlar değildir elbette. Yoksullar hikáyeler anlatarak da direnmektedirler. ‘Hikáyeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. (...) Tüm hikâyeler bir bakıma [tiranların] iktidarının yıkılışına dairdir.’ Arzu duymak da bir başka direniştir. ‘Arzu karşılıklı olduğunda, dünyanın gidişini belirleyen tüm öteki anlaşmalara meydan okuyan ya da direnen iki kişilik bir sözleşmedir. İki kişinin komplosudur.’

Berger, günümüzün tiranlarına inat zaman ve uzam konusundaki süreklilik duygumuzu yitirmememizi sağlayan her şeyin kıymetini bilmeye çağırıyor bizi. Direnmeye ve hayata tutunmaya...

Devamını görmek için bkz.

Bülent Usta, “Bir mutsuzluk yazısı”, Birgün, 1 Nisan 2009

Demokritos, “Kalabalıklar, mutsuzluk içinde bilgeleşir” derken ne demek istemişti? Peki neden savaşları ve acıları sona erdirmeye yetecek kadar bilgeleşemiyordu kalabalıklar? Yoksa tahmin edildiği kadar mutsuz değiller miydi? Bu soruları içimden sormuş olsam da, üç kulaklı bir kedi olan dostum İvam, duymuş olmalıydı ki beni, “ne kadar mutsuz olduklarını ölçecek mutluluk bilgisinden yoksunlar” diye mırıldandı yattığı yerden.

...

John Berger’ın Kıymetini Bil Herşeyin adlı bir kitabı çıktı çok yeni, Metis Yayınları’ndan. 11 Eylül’den Irak Savaşı’na, Filistin’den Katrina felaketine, mutsuz insan coğrafyalarında gezinen denemelerini okuyorum bu aralar. Hatta kitapta sık sık karşıma Nâzım Hikmet’in dizeleri de çıkıyor. John Berger, kitabın sayfaları arasından şöyle fısıldıyor kulağıma: “Geceleyin yazıyorum, ama sadece zulüm değil gördüğüm. Eğer öyle olsaydı, belki de yazmaya devam etme cesaretini gösteremezdim. Bağdat’ta ve Chicago’da uyuyan, kımıldanan, kalkıp su içen, hayallerini ya da korkularını fısıldaşarak paylaşan, sevişen, dua eden, ailenin geri kalanı uyurken yemek pişiren insanlar görüyorum.”

Bu bahar gününde mutsuzluk üzerine yazıyor olsam da, sadece mutsuz insanlar görmüyorum ben de. Berger, mutluluğun rastlantısal olduğunu iddia ediyor ki, bizi neyin, ne zaman, nasıl mutlu edeceğini bilemeyiz gerçekten de. Ama bizi mutsuz edecek şeylerin neler olduğunu gayet iyi bilebiliriz. Başarısız olmaya mahkûm kapitalizmin, sanal mutluluk oyunlarıyla insanları daha ne kadar oyalayacağı şüpheli. Çünkü mutsuzluk, derinlerde bir yerde sarıp kuşatıyor dünyayı.

...

Devamını görmek için bkz.

Bülent Kale, “Siz de görün açık maviyi”, Agos Kitap/Kirk, 10 Ağustos 2009

John Berger’ın makaleyi, denemeyi, eleştiriyi, sohbeti şiirle, şarkıyla, resimle, öyküyle harmanladığı on dokuz metinden, yine Berger’a ait iki çizimden ve Gareth Evans’ın Berger’a ithaf ettiği kitaba da adını veren etkileyici şiirinden oluşan Kıymetini Bil Herşeyin, Metis Yayınları tarafından, haklı olarak, ‘edebiyat/anlatı’ dizisine dahil edilmiş. Kitabın öne çıkan önemli özelliklerinden biri bu. Çünkü konusu ne olursa olsun (Irak İşgali, Filistin, Katrina Kasırgası, Afganistan, 11 Eylül ya da Nazım Hikmet, Bacon, Passolini vs.), bu politik metinlerin her birinde edebiyat mevcut. Ancak bu metinlerde ‘işlevsel’, ‘rafine’ bir edebiyat pratiği söz konusu. Yazarın anlatmak istediği şeyin altını çizen, okurun dikkatini bakmasını istediği yere çeken ve metnin son haline belirleyici bir katkı sunan bir edebiyat uygulamasıyla karşı karşıyayız. Böyle olunca, edebiyat, ‘edebiyat yapmaya’ benzemiyor; damakta edebi bir lezzet bırakmakla kalmayıp, yazarın meramını anlatmasına, okurun o meramı anlamasına hizmet ediyor ve üçünü buluşturuyor: Yazarı, okuru ve o ‘meram’ı.

Bu, John Berger’ın kalemini tanıyanlar için yeni bir şey değil elbette, ama Berger metinlerinin bana bu denli keyif vermesinin sebeplerini kurcalarken keşfettiğim şeylerden biri olarak hem altını çizmek, hem de paylaşmak istedim. Bu arada, mevzu üzerine düşünürken, Murat Belge’nin Edebiyat Üstüne Yazılar’da (İletişim Yay., 1998) yaptığı bir tespiti hatırladım. Belge, şimdi başlığını hatırlayamadığım bir yazısında, Türkiye’de yıllar evvel ‘bir şey söylemek’ ve ‘güzel söylemek’ arasında bir seçim yapıldığını ve ‘güzel söylemek’in tercih edildiğini söylüyordu. 80’li yıllarda kaleme aldığı o bahsi, artık ‘güzel de söylenemediğinden’ yakınarak bitiriyordu Belge. Yoksunluğunu duyduğum, ‘bir şeyi güzel söyleyen’ yazılar olarak da seviyor ve kutsuyorum Berger’ın metinlerini.

Kıymetini Bil Herşeyin’de özellikle vurgulanması gerektiğini düşündüğüm bir şey daha var: Kahramanca bir şey bu, ziyadesiyle cesaret, çok fazla birikim, ve sağlam bir bakış açısı gerektiren bir şey. Berger’a çok yakışan bir şey. Kitap, adından, hatta kapağından da anlaşılacağı üzere, bize umutttan bahsediyor. Kitapta karşılaştığımız metinler, hepimizin dünya halklarıyla beraber tanık olduğumuz, hepimizi dünya halklarıyla beraber umutsuzluğa sürükleyen olaylara ve yalanlara dair. Berger başımızı başka yöne çevirmemizi salık vermiyor; “İyi bak” diyor, “Dikkatli bak. Yakala karanlığın içindeki ışık parçalarını, sen de gör açık maviyi”; ve, yakaladığı ‘ışık parçaları’nı, gördüğü ‘açık mavi’leri bizimle paylaşıyor. Kitabın iç kapakta yer alan altbaşlığı o zaman anlam kazanıyor: ‘Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar’.

Dönüyorum, dolaşıyorum, zihnimde Yılmaz Güney’in ‘Arkadaş’ filminden bir haykırış yankılanıp duruyor: “Sen kendini burada mı kaybettin ki burada arıyorsun Cemil!” Berger, umudumuzu, nerede kaybettikse orada arıyor; bu yüzden de bulabiliyor. Ama Berger’da büyüleyici olan şey umudu bulması değil, umudun aktarılabilir olması. Hayata oradan tutunmak gerektiğini, direnişin oradan, o umudun fark edilmesiyle başlaması gerektiğini, tüm bilgeliğiyle söylüyor Berger. Cesaretiyle, birikimiyle, maharetiyle bunu okura aktarıyor.

Nasıl mı? Şöyle: Bir yazar Paris’in bir banliyösünde ümide dişlerini geçirip yazıyor, yazarak İstanbul’un bir sayfiyesinde kulağınıza fısıldıyor: “Unutma bunu. Gerçekçi ol. Ümit dişlerin arasındayken yorgunluk vız gelir, ihtiyacın olduğunda direnme gücü bulursun.” Okuyarak duyuyorsunuz fısıltıyı, kulağınız gıdıklanıyor, idrak ediyorsunuz. Hoop! Ve işte, ümit dişlerinizin arasında. Yazı, umudun muhafazası olabilir mi? Oluyor. Umudu zihinden zihne sayısız defalar taşıyabilmek için saklayabilir mi? Saklıyor. Edebiyat bize bu büyüyü sunuyor: Yılların, yüzyılların ötesinden, dünyanın farklı köşelerinden gelebilen o henüz söylenmiş, size söylenmiş her dem taze sesi. Uzakdoğu meseli mi, Binbir Gece masalı mı? Hayır, Berger yazısı: “Ve geceyi kazasız belasız atlatıp yeni bir günü hayal ederken dişlerin arasındaki bu ümitlerin taze ya da yıpranmış olması önemli değildir.” Böylelikle, Berger’ın çoğunu süreli yayınlar için kaleme aldığı bu metinler, rafine, işlevsel edebiyat uygulamaları olarak bir kitap olmayı fazlasıyla hak ediyor ve o kitabı sürekli, hep, yine, yeniden okunan bir başucu kitabı yapıyorlar.

Kitap pek çok şeyden bahsediyor: Savaşla, işgaller, silahlı teröristler ve paralı teröristler; sistemin yalanları; yalan makinesi medya; içinde pek çok çirkin yüzü barındıran zalim, yalancı, çirkin sistem; insanı insana yasaklayan duvarlı sistem; insanların elinden güneş ışığını alıp bir kısmını hak olarak geri veren dalavereci sistem; anavatanlarını ellerinden aldığı insanlara kendilerinden başka hiçbir şey bırakmayan silahlı sistem; insanları sırf yaşadığı için borçlu çıkaran ekonomik sistem; insanlara şahit olmaktan utandığı, başını önüne eğdiren zulümler gösteren ama hayatı ucundan, azıcık bile göstermeyen despot sistem...

Ama başka şeylerden de bahsediyor: Hayatı yaşamak için canını bile veren insanlardan bahsediyor – “yeryüzünde hep birlikte yaşayabileceğimiz” özgür bir anavatan kurmaya amade, hiçbiryerli insanlardan; güneş ışığını geri kazanan, yılmayan insanlardan; dünyanın hepimizin birlikte özgür ve mutlu yaşayacağımız kadar büyük ve zengin olduğunu unutmayan, hatırlayan insanlardan; aşktan, yaşamanın o tatlı meyvesinden, yüzlerini aşka dönünce ortalıktan kayboluveren “bereket ve zenginlik âlemine geçiveren” âşık ve maşuk insanlardan; sözden, bizim de bazen hissettiğimiz ama bir türlü kelimelere dökemediğimiz güzel şeyleri söyleyen sözden; şiiri söyleyen şiirlerden ve şarkıyı meşk eden şarkılardan; ekmekten, çocuktan, eşekten, ve yine “insanlardan, odadaki insanlardan, sokaktaki insanlardan.”

Ancak kitap, yine de, tek bir şeyden bahsediyor. Konusu ne olursa olsun bütün metinler umudu söylüyor, umuttan bahsediyor; yani ‘açık mavi’den, ‘ışık parçaları’ndan, bizim dişlerimizi geçirdiğimiz ve başkalarının dişlerini geçirdiği ümitten, “yitirsen bile bir nebze kalan ümitten” dem vuruyor, umuda açılıyorlar.

John Berger’ın Nâzım Hikmet’e, genç yaşta kaybettiği arkadaşı heykeltıraş Juan Muñoz’a öbür tarafta yardımcı olsun diye bir referans mektubu olarak yazdığı, şaka bir yana, okuduğum en güzel Nâzım yazılarından biri olan ‘Söylesem Sevdamı Yumuşacık’ta başk,a pek çok Nâzım şiirinin yanı sıra, Nâzım’ın “Abidin Dino’nun Yürüyüş adlı bir tablosu üzerine söylediği” şiirden alıntı yapar Berger: “Bu adamlar, Dino /ellerinde ışık parçaları, /bu karanlıkta, Dino, /Bu adamlar, nereye gider?”

Ben bu şiiri bu kitapta yeniden keşfettim, fakat kitabı bitirdikten sonra, kitabın sayfalarını çok etkilendiğim bir filmden yeni çıkmışçasına durgun, karıştırıp altını çizdiğim satırları yeniden okurken şu soruyu mırıldanmadan edemedim: “Bu adam, bu John Berger, bakışında, kaleminde, ellerinde ışık parçaları, bu karanlıkta nereye gider?” O zaman aklıma şu tuhaf alegori geldi: Sanki kitap boyunca, okurken, başını ellerinde ışık parçalarıyla John Berger’ın çektiği bir yürüyüşe katılmıştım da, kitabı okurken hiç farkına varmadan dişlerimi geçirdiğim ümitler o karanlıkta benim elimdeki ışık parçalarıydı. Öyle ki, dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanından pek çok okur, farklı dillerde okurken eline geçirdiği ışık parçalarıyla bu “Umuda sahip çık!” yürüyüşüne katılmıştı, katılıyordu ve katılacaktı.

Nâzım’ın o şiiri, bizim alegorimizdeki gibi, üzerine yazdığı sanat eserinin sahibini de yanına katıp, eserin içine karışarak devam eder: “Sen de, ben de, Dino, / onların arasındayız, / biz de, biz de, Dino, / gördük açık maviyi.” Kitabın arka kapak yazısında, John Berger’ın bizi “dünyaya gören gözlerle bakmaya davet ettiği” söyleniyor. Ben anlattığım bu sanrıdan ve şiirden sonra “dünyaya ‘açık mavi’yi gören gözlerle bakmaya” diye düzelteceğim ve “davet etme” kısmına da şöyle bir şerh düşeceğim: Berger, Rus doktor Alexandra’yla Paris’teki sohbetinden bahsettiği yazısında, bir başka Rus doktordan, Çehov’dan şu cümleyi aktarıyor: “Yazarın rolü bir meseleyi hakikate en uygun şekilde tasvir etmektir… Öyle ki okur onu asla görmezden gelemesin.” Ve Berger, şu ‘açık maviyi görme’ meselesini hakikate o kadar uygun tasvir ediyor ki, görmezden gelemiyoruz. Bunca bahisten sonra Kıymetini Bil Herşeyin için “Siz de görün açık maviyi” dersem, ne dediğim anlaşılır herhalde.

Bitirirken, benim için adındaki ‘herşey’e çoktan dahil olan kitapla ilgili bir teşekkürü sunmak ve kitabın kapağında gördüğüm bir ‘açık mavi’den bahsetmek isterim. Teşekkür, kitabın titiz çevirmeni Beril Eyüboğlu için. ‘Açık mavi’yi de şöyle göstereyim: Çevirmenlerin kitabın seçiminden sunumuna kadar bütün süreçlere aktif olarak katılmasını, katkı sunmasını savunan bir kitap çevirmeni olarak, kapak fotoğrafının çevirmen Beril Eyüboğlu’na ait olduğunu görmek de ayrı bir zevk, ayrı bir keyif, mesleki bir ‘açık mavi’ydi.

Devamını görmek için bkz.

Naime Narin, “Duvarın biz tarafı: Hiçbir yer’in her yerindekiler”, Virgül, Temmuz-Ağustos, 2009

Virginia Woolf, 1920’lerde yazdığı bir makalede, Richmond-Waterloo treninde görüp Bayan Brown adını verdiği yoksul bir kadını anlatır:

Temiz fakat yıpranmış, abartılı düzenliliği paçavralardan veya kirden daha fazla fakirliği çağrıştıran yaşlı hanımlardan biriydi: Her şeyi ilikli, bağlı, tutturulmuş, yamanmış ve temizlenmişti. Ona ıstırap veren bir şeyler vardı, görünüşü kederli ve endişeliydi, üstelik çok da ufak tefekti. Temiz küçük botları içindeki ayakları ancak yere değiyordu. Ona bakacak kimsesinin olmadığını, kararlarını kendi başına vermesi gerektiğini, senelerce önce terk edildiğini ya da dul kaldığını, belki de tek oğlunu büyüterek geçirdiği sıkıntılı, ziyan olmuş bir hayatı olduğunu ve oğlunun artık kötü yola sapmaya başladığını hissettim. (Akt. Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar)

Woolf’un aynı makalede “çok ufak tefek, çok direngen, hem çok kırılgan hem de çok cesur” olarak tanımladığı Bayan Brown, yanındaki adama “Acaba yaprakları iki yıldır tırtıllar tarafından sürekli yenen bir meşe ağacı ölür mü?” diye sorar. Adam böcek salgınlarından uzun uzun söz ederken, Bayan Brown küçük beyaz bir mendil çıkarıp sessiz sedasız ağlar.

Bayan Brown’un bir roman konusu olduğunu söyleyen Woolf, bu makaleyi, o dönem karakter-özne ile ilgilenmeyen yazarları eleştirmek için yazmış. Le Guin ise, teknolojik konuların tuzağına düşmeye yatkın olan bilimkurgu edebiyatında Bayan Brown’lara yer olup olmadığını sorgularken, klasik roman kahramanı olarak “özne”nin kaybolduğuna dikkat çeker. Bayan Brown’un öldüğünü, yerine kitlelerin, istatistiklerin, kafa sayılarının, tüketicilerin vb geçtiğini, ama asıl konunun Bayan Brown’un yaşayıp yaşamadığını gerçekten önemseyip önemsemediğimiz olduğunu söyler. Le Guin, 1975’te yazdığı bu denemede, zamanımıza iyiden iyiye damgasını vuran bir durumun ilk nüvelerini de anlatır:

Klik, kamera gözü – bir an; bir insan ya da bir portre değil; sadece geçmişi ve geleceği içine almayan bir tek an, süreksizlik, klik. (...) Şiir hâlâ var, ama artık Bayan Brown’lar yok. Bir kadının çeşitli yerlerde çeşitli insanlarla hareket eden görüntüleri var. Bir “karakter” olarak, hatta bir kişilik olarak bile, öyle sağlam, sabit, Viktorya çağına veya Ortaçağa özgü bir kesinlik oluşturmuyorlar. Bunlar anlar, ruh halleri; akışın şiiri, parçalanmışın parçaları, değişmişin değişimi. (agy, s. 79-80)

Le Guin’in öngördüğü, geçmişi ve geleceği içine almayan “süreksizlik” halinin yaygınlaşıp sistemleştiği dönemlere geldik. Başka şeylerin yanı sıra Duvar’ın yıkılmasıyla beraber, muktedirlerin elleri gezegenin her yerine ulaşabilir oldu. O çok bildik laf: dünya küçüldü, zalimlikle ve zalimlikte. Yeni tiranların “yeni” düzeni ise, bu sefer küresel çapta yeni yoksullar ve evsiz kalabalıklar oluşturuyor. Bu evsizlik, yoksulluk ve yoksunluk biçimi (evet, “yeni”) sadece mülksüzlükle açıklanamayan, derin ve çok katmanlı bir nitelik taşıyor.

Bayan Brown’un gözümüzde bir an için canlanan resmi bile yoksulluğun biçiminin nasıl derinden değiştiğini gösteriyor. Zamanımızın yoksul ve yoksun bırakılmışlarıyla kıyaslandığında Bayan Brown, toprağına bir hayli kök salmış, kim olduğunu ve ne istediğini bilen, bir geçmişi ve alışkanlıkları olan, hayatını iyi kötü idame ettirebilen, aidiyetleri epeyce güçlü olan bir karakter. “Her şeyi ilikli, bağlı, tutturulmuş, yamanmış ve temizlenmiş” haliyle, geleceğe dair umudu, hiç değilse hayatını bu kadarıyla da olsa sürdürme güvencesi olan biri.

Günümüzde ise “yoksulluk” sözcüğü, sayıları hızla artan “dışarıdakilerin” durumunu tanımlamaya artık yetmiyor. Yeni sömürgenlerin düzeni, birilerine hayat hakkı tanıyıp tanımamanın da ötesine geçip doğrudan hayata kastediyor. Akli olduğu varsayılan kapitalizm, büsbütün çıldırmış görünüyor. Bu çılgınlık, yıkıcı bir güç halini alarak, her gün katledilen, işkence edilen ya da göç etmek zorunda bırakılan sayısız insanın yanı sıra toprağa, havaya, suya, tohuma, hayvana, insan ve doğanın ruhuna, gezegen üzerindeki istisnasız her şeye yönelmiş durumda.

John Berger’ın A’dan X’e isimli romanı işte böyle bir dünyanın Bayan Brown’larından birini anlatıyor. Hiçbir yer’e sürülen ama artık her yerde bulunan bir özne, Berger’ın görüş alanımıza taşıdığı. Roman, hapishanedeki bir sevgiliye yazılmış mektuplardan oluşuyor; A’ida’nın sevgilisi Xavier’e yazdığı, gönderilmiş ve gönderilmemiş mektuplardan ve Xavier’in bu mektupların arkalarına düştüğü notlardan.

Berger, kapısında güvenlik görevlisi olan bir site ya da havuzlu bir villada değil, içinde çok kişinin barındığı, küçük derme çatma evlerin birinde görmüş A’ida’yı. Yetenekli elleriyle, kırık bir sandalyeyi, özenle, sabırla, dikkatle, incelikle onaran bu genç kadını izlemiş. Kadının onarma işini bitirdikten sonra sandalyeye bakıp birden hıçkırıklara boğulduğunu görmüş. Gezegenin tüm canlılarının küçük, zayıf, kırılgan varlıklarının üzerinde koparılan devasa anaforlar halindeki kasırganın içinde görmüş, bu “çok ufak tefek, çok direngen, hem çok kırılgan hem de çok cesur” kadını. Aynı anda, dünyanın her yerindeki A’ida’ları, onların birbirine benzeyen hikâyelerini. Sanki Berger’ın A’ida’yı ağlarken gördüğü o anda, Woolf’un Bayan Brown’u bir alt ses olarak usulca konuşuyordur: “Acaba yaprakları iki yıldır tırtıllar tarafından sürekli yenen bir meşe ağacı ölür mü?”

Romanı oluşturan mektuplarda, A’ida’nın yaşadıklarını, özlemlerini, arzularını, umudunu, umutsuzluğunu görürüz. Aynı zamanda, diğer A’ida’ların hayatlarını da: A’ida’nın yanında çalıştığı, ilk kadın eczacılar kuşağından İdelmis’in; yeğeni kaybolan, görümcesi hastanede ölen, kocası işsiz, kendisi kataraktlı gözleriyle dikiş dikerek para kazanmaya çalışan Soko’nun; elli dokuz yaşındaki, sokaklarda bulduğu madenleri eriterek ailesinden uzakta yaşayan Ved’in; otobüs durağında bekleyenlere çalıntı sigara satan, yaşadığı oda bir hücre kadar olan on dokuz yaşındaki Ama’nın; yıllarca çalışarak yaptığı ev örgüt evi olduğu iddiasıyla başka pek çok evle beraber füzeyle vurulup yerle bir edilen Gassan’ın; on sekizine varmadan hapse girdiğinde tanıştığı ve onu ilk hapis bunalımından çıkaran, müzik öğretmeni, lavta çalmayı seven ve sonra A’ida’nın da katıldığı bir eylemde öldürülen arkadaşı Manda’nın; hayatın olmaması gereken bir kaza olduğuna inanan ve belki de kendisi de buna inanmaktan korktuğu için A’ida’yı öfkeden kudurtan Nininha’nın; sokağa çıkma yasağından sonra sokakta bacağından vurulan, on üç on dört yaşlarındaki, erken olgunlaşmış Raf’ın; Ama’nın âşık olduğu, devriyeler tarafından yatağından kaldırılarak bir nehre götürülüp vurulan, üç gün sonra da cesedi bulunan Rami’nin; annesi bütün gün yalnız kaldıktan sonra hikâyeler dinlemek istediği için, Türkçe olmayan “anadilinde” ona uzun bir şiir yazmakta olduğunu söyleyen, Toros Dağlarından gelen Hasan’ın hayatlarını. A’ida’nın, uzaktan yakından ilişki kurduğu bu insanların hayatlarını detaylarıyla anlatmaz Berger. Bir araya geldiklerinde zamanımızın yoksul ve yoksun bırakılmışlarının resmini oluşturan çizgilerdir bunlar. Aynı resim içinde A’ida’nın hayatı, mektupların satır aralarından anladığımız kadarıyla örgütlü bir direniş hikâyesini de taşır. Xavier’in notları ise, onlara reva görülen hayatın ideolojik yalanlarla nasıl örüldüğünü/örtüldüğünü çıplak ve çarpıcı biçimde gösterir bize.

A’ida’lar, muktedirlerin bize sunduğu “merkez hayat”ın içinde görünmezler. Olsa olsa, artık sıradanlaşan çatışma, ölüm, açlık, terör haberleri olarak yer alırlar. Merkez hayatın huzurunu kaçıran, onu rahatsız ve hatta tehdit eden olgular oldukları için, algı sınırlarının içine girmesine imkân tanımayacak bir hızda geçip gitmesi istenen haberlerdir bunlar. Bu merkez hayatın ideolojisi, edebiyatın çehresine de bulaşmış gibi. Yazıyla uğraşanların, yoksul ve yoksun bırakılmışlarla bağları oldukça zayıf. Berger’ın ise gerek denemelerinde, gerekse kurmacalarında bu bağ her zaman güçlü olmuştur. Onun bu duruşu bilinçli bir seçim. Yazarın yirmili yaşlarında farkına vardığı ve sonrasında tüm yazın hayatını şekillendiren bir seçim. Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü’de, 1940’ların sonlarına doğru Livorno sokaklarını resmettiği çizimlerinden söz ederken, “Şehir o zamanlar savaştan yeni çıkmıştı ve yoksulluk içindeydi ve maldan mülkten yoksun insanların soylu içtenliğini ilk kez orada öğrenmeye başlamıştım. Bu dünyada güçlü olanlarla mümkün olduğu kadar az bir ilişkim olmasını istediğimi de ilk orda keşfetmiştim. Bu sonraları bütün bir hayat boyunca süren bir tiksintiye dönüştü,” diyordu Berger. (s. 79)

Berger’ın deyişiyle “modern evsizlerin,” dünyanın her yerinde, az çok benzerini yaşadıkları ortak durumlar var: Askerler, cipler, sokağa çıkma yasakları, silah sesleri, yeraltı hayatları, cezaevi kapıları, kontrol noktaları, bin çeşit duvar, kimyasal silahlar, füzeler, öldürülen, içeri alınan erkekler, çocuklar, hayatlarını idame ettirmeye ve erkeklerini, çocuklarını yaşatmaya çalışan kadınlar, özlem, arzu, yoksunluk, büyük acılar... Zamanımızın yoksul ve yoksun bırakılmışlarına düşen, normal bir hayatın akışında geçici kriz dönemi olacak bir halin içinde sürekli yaşamak. Sürekli yıkımla karşı karşıya iken yapılabilecek tek şey, hayatta kalmaya ve etrafındakileri hayatta tutmaya odaklanmaktır. Her gün üzerine yenileri eklenen onca ıstırabı, bütün katlanılamazlığı ile birden su yüzüne çıkaran ise “küçük şeyler”dir. Bir anlık bir boşluk, zırhı delen, o yüzden de korkutucu olan. İmkânsız olanı hayat diye neden ve niçin yaşamayı sürdürdüklerine dair o cevapsız soruyu içinde taşıyan, anlamsızlığı, beyhudeliği, vazgeçmeyi koynuna almaya hazır bir boşluk anı.

Beni ağlatan neydi? Sandalyeyi tamir etmek bu kadar kolayken başka şeyleri tamir etmenin bu kadar zor olması mı? Yoksa artık böyle işlerin senden soruluyor olmaması mı? Senden!

Küçük şeyler korkutuyor bizi. Ölümümüze sebep olabilen büyük şeyler cesaret veriyor. (A’dan X’e, s. 75)

A’dan X’e, bir roman; ama daha da çok, bir uzun şiir duygusu uyandırıyor insanda, okudukça koyulaşan. Bunda Berger’ın her zaman şiire yakın duran üslubunun etkisi olduğu açık. Yazarın anlatıda bize verdiği ipuçlarından, bu hikâyeyi oluşturan mektupların beş yıldan uzun bir süreye yayıldığını anlıyoruz. Metnin bu denli uzun bir zaman dilimini kapsamasına rağmen yine de şiirin zamanında –şimdide– kalmasını sağlayan, Berger’ın üslubunun yanı sıra hikâyeyle ilgili başka sebepler de olsa gerek.

Belki bunun bir sebebi, bu hikâyenin, araya ayrılığın girdiği bir aşk hikâyesi olması. Tüm bu zaman boyunca, cezaevindeki Xavier’le ilişkisinde A’ida, aşkın –şiirdekine benzer– akmayan, genişleyen zamanında kalır. Arzusuna, özlemine, isyanına, yaşadığı tüm zorluklara karşın ayrılığa ve zamana direnir. “Aşk bütün uzaklıkları aşmayı amaçlar,” diyordu Berger Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü’de. (s. 90) A’ida’nın hikâyesinde de bir yanıyla olan budur. Ama aynı zamanda aşk bir direnme biçimi de olmuştur A’dan X’e’de, duvarlara, onları ayıranlara, hayata kastedenlere inat.

Öte yandan, bu beş yılda, ne içeride ne dışarıda olumlu yönde bir değişiklik olur. Yoksunluk ve yoksulluk sürüyor, hatta hayat yeni kayıplarla daha da eksiliyordur. Hayatın, sadece hayatta kalmayı içeren bir askı zamanda, bir arada zamanda kalıp orada sürüyor olmasıdır, belki de bu anlatıyı şiirin zamanına taşıyan bir diğer sebep. Sanki sonsuzca sürecekmiş gibi görünen, bir arada zaman bu. Belki de, küreselleşen, zalimliklerini teknolojiyle azami boyutlara çıkaran, insan dahil tüm canlı türlerinin varlığını tehdit eden “yeni” muktedirlerin dünyasında hepimizin sıkıştırıldığı, sürüldüğü bir ara zamandır bu. Beklediğimiz; her şeyi öğüten bu delirmiş çarkın, bir gün bir yerde duracağını umduğumuz; beklerken, küçük kırıntılardan ibaret de olsa, hayata dair, insana dair bir şeyleri kurtarmaya çalıştığımız bir ara zaman.

Berger, yakınlarda yayımlanan Kıymetini Bil Herşeyin’de, Le Guin’in “geçmişi ve geleceği içine almayan bir tek an, süreksizlik” olarak tanımladığı durumun bugün aldığı biçimi anlatıyor:

Sayısal zaman. Gece ve gündüz, mevsimler, doğum ve ölüm demeden, kesintisiz, sonsuza dek sürüp gidiyor. Para kadar lakayt. Sürekli ama tamamen bağlantısız. Geçmiş ve gelecekten bağımsız kılınmış şimdiki zaman. Zaman söz konusu olduğunda yalnızca şimdi ağırlık taşıyor, öteki ikisinin önemi yok. (...) Soyutlanmış bir şimdiki zaman içinde, sayısal zamanda, hiçbir yer bulunamaz ya da kurulamaz. (s. 110)

Bu “sayısal zaman,” Xavier’in mektuplara düştüğü notların birinde söz ettiği “Hiçbir Yer”in zamanı.

Yersizleştirme. Sadece üretimin ve hizmetlerin emeğin en ucuz olduğu yere taşınması uygulamasına değil, daha önceki bütün sabit yerlerin statüsünü ortadan kaldırarak dünyayı Hiçbir Yer’e, tek bir likit piyasaya dönüştürme planına işaret eder. (A’dan X’e, s. 31)

A’ida’lar için bu sayısal zamanda bir hayat yok. Onların dünyasında, başka bir zamanı olan bir yer oluşuyor. Kayıplarından ve ölümlerini reddettikleri ölülerinden bir geçmiş, sadece hayatta kalmaya odaklı bir şimdi ve umudunu bile taşımadıkları bir gelecekten oluşan bir yer burası. Hiçbir yer’in içinde, ama her geçen gün orayı daha fazla tehdit etmeye başlayan bir yer.

Gerek güvenlik, gerekse diğer nedenlerle cezaevindeki bir sevgiliye yazılamayacaklar saklıdır mektupların satır aralarında. Gönderilmemiş mektuplardan, A’ida’nın Xavier’e anlatamadıkları hakkında fikir edinirken, mektupların tümünde A’ida’nın giderek koyulaşan, kimi zaman yorulan, ağırlaşan ruh halinin izlerini görürüz. Hikâye anlatmanın “kurucu” gücünün farkında olan A’ida, ruh hali koyulaştıkça, kendine ve sevdiğine güç verecek, anlam yaratacak, hayatı yeniden kuran hikâyeler anlatır. Duvarların aşılabileceğine kendisini de, sevdiğini de inandıracak hikâyeler, belki de en çok kendisini. Hayatın küçük gerçeklerinden derlediği, onları hayatta tutacak büyük sonuçlar.

Şimdi insanların hayatlarını düşün, her dakikalarını, gündelik hayatlarını! Herkesin katkıda bulunduğu, üzerinde uzlaşılmış bir nizama bağlıdır hayatları. Sözünü ettiğim unutulmuş pratik bu nizamı muhafaza etmek.

Meyvenin her sabah pazara gelişini, geceleri sokak lambalarının yanışını, mektupların kapının altından atılışını, kutudaki kibritlerin başlarının hep aynı yöne bakışını, radyoda duyulan müziği, yabancıların birbirine gülümsemelerini. Nizamın bir ritmi vardır, çok hafif, çoğunlukla kulağın duymadığı, aynı zamanda kalp atışına benzer. Burada yanılsamaya yer yok. Bu ritim yalnızlığı bitirmez, acıyı dindirmez, ona telefon edemezsin – sadece paylaşılan bir hikâyeye ait olduğunu hatırlatır.

Ama günümüzde, hayatımızda sonsuz bir nizamsızlığa mahkûmuz. Bunu bize dayatanlar nizamsızlığımızdan korkuya kapılıyorlar. Bu yüzden de bizi dışarıda tutacak duvarlar inşa ediyorlar. Yine de duvarları asla o kadar uzun olamaz, etraflarından, üzerlerinden, altlarından geçmenin bir yolu bulunur. (agy, s. 178)

A’ida buna inanır. Buna duyduğu arzu, Xavier’e iki kere müebbet verdiklerini öğrendiğinde inanmayı bıraktıklarından daha gerçektir. Bir adım sonrası her şeyin mümkün olduğu yerdir. Ve ancak böyle bir duruş o derin kuşatmayı yarabilir, onu ve sevdiklerini hayatta tutabilir. Kim bilir, belki de Xavier’i hapishaneden bile kaçırabilir.

Merkez hayatın dışına sürülenler, derin bir dilsizliğe de mahkûmdur. Merkezin dilinde, anlam kategorilerinde yaşadıklarının bir karşılığı yoktur – merkezin onları anlamak gibi bir arzusu da. Bu nedenle de, acıyı, ayrılığı, yokluğu/yoksunluğu yaşayanlar, aynı zamanda kendilerini anlayan, teselli eden, kendilerine merhamet duyan olmak zorunda kalır. Bir hikâyenin hem kahramanı, hem anlatıcısı hem de dinleyicisi de olmaktır bu aynı zamanda. Hiç kimsesi olmayanlar kendilerinin her şeyi olurken, kendi hayatlarına dışarıdan bakan “üçüncü bir kişi,” bir dış göz de olurlar.

Sana EVET diyorum, sürdürdüğümüz hayata HAYIR. Yine de o hayattan gurur duyuyorum, yaptığımız şeyden gurur duyuyorum, bizimle gurur duyuyorum. Bunu düşündüğümdeyse üçüncü bir kişi oluyorum, ne ben ne sen, sen de aynı üçüncü kişiye dönüşüyorsun – bütün evet ve hayırların ötesinde! (agy, s. 181)

Muktedirlerin, bilmedikleri, anlamadıkları ve belki de sonlarını hazırlayan hikâye tam da burada sezdiriyor kendini. Onları, karşı konulamaz güçlerine rağmen, korkutması gereken de bu. Bayan Brown, muhtemelen tanımadığı yol arkadaşına “meşe ağacı ölür mü?” sorusuyla yarasını gösterirken, hâlâ başkalarınca “görülme” inancını da ifade ediyordu. A’ida’ların dünyasında ise bu inanç çoktan iflas etmiş durumda. A’ida’lar, kendilerinin ebeveynleri, doktorları, askerleri, taziyecileri, her şeyleri olurken, aynı zamanda hiçbir şekilde “görülmedikleri” muktedirlerin düzeninden artık bir şey beklemeyenler haline de geliyorlar. Hiçbir beklentisi olmayanların bu düzenin koruyucusu olmayacakları çok açık – A’ida’ların sayısının artmasıyla birlikte, hikâyelerinin giderek yayıldığı da.

Hikâye zamanı (yani hikâye içindeki zaman) düz bir çizgide seyretmez. Yaşayanlar ve ölüler bu zaman içinde dinleyici ve hakem olarak buluşur; dinleyici sayısının arttığı hissedilirse, her dinleyici hikâyenin daha derin bir mahremiyete büründüğü duygusuna kapılır. Hikâyeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. Ve bu inanç uğruna kadınlar, erkekler, çocuklar tarihin belirli bir anında insanüstü bir şiddetle savaşırlar. Tiranlar bu nedenle hikâye anlatılmasından hoşlanmaz: Tüm hikâyeler bir bakıma onların iktidarlarının yıkılışına dairdir. (Kıymetini Bil Herşeyin, s. 91)

Adaletin “her an tecelli edeceği” inancının paylaşılmasının yanı sıra, hikâye anlatma, anlatanların evini de kurar. A’ida ve Xavier gibi Berger da biliyor bunu. Berger, romanda, onların sesinin yanına diğerlerinin sesini, sözünü de katmış; yaşayanların ve ölmüşlerin. Can Yücel, Marcos, Chavez, Bejan Matur, Galeano, Lorca, Kanafani gibi. Ve yanı sıra biz okurlar, hepimiz bu hikâyenin içinde dinleyici ve hakem olarak buluşuyoruz; hissettiğimiz ise, anlatılanın bizim de hikâyemiz olduğu. Ve Berger’ı da, geleceğe dair tasavvuru olanlarla birlikte kurduğu kendi evinde görürüz: “Evet ben, başka şeylerin yanı sıra hâlâ Marksistim.” (agy, s. 112)

Le Guin, klasik roman kahramanının öldüğünü söylerken haklı görünüyor. Ne Viktorya dönemine, ne ortaçağa ne de daha yakın döneme özgü bir roman karakteri A’ida. Bayan Brown’la benzerlikleri olsa da, bir klasik roman kahramanı olacak kadar şanslı bir dönemin insanı değil. Aslında A’ida, yoksul ve yoksun bırakılmışlığın kendisinin kahramana dönüştüğü bir hikâyenin nesnesi. Böyleyken, insanı sessiz bir kedere boğan sonsuz bir çabayla bir özne olabilmek için direniyor. Bu direnme “Umudumuz var diyemeyiz – sadece ona kucak açıyoruz,” noktasında, boğucu kuşatma altında, insanın içine çöküp, oradan inatla, neredeyse aşkın bir biçimde ortaya çıkarılan bir direnme. A’dan X’e, inat, irade, direnme, umut, aşk, hayat, yoksunluk ve daha birçok sözcüğün bugüne kadar bildiklerimizin çok ötesinde içerikler yüklendiği hayatların romanı.

Devamını görmek için bkz.

Sabri Kuşkonmaz, “Postliberal gurbetteki hemşerimiz John Berger”, Birgün, 17 Ağustos 2009

John Berger 83 yaşında. Yazar, düşünür, edebiyatçı. İngiliz doğup Fransız yaşayan bir insan.

Kendisine sorulan “Hâlâ Marksist misin?” Sorusuna yanıt verdiğinde ise 79 yaşında.

Sorunun yanıtını yazmadan önce, dünyanın “acılı” coğrafyasında bize hızlandırılmış bir gezi yaptırıyor. Bu coğrafyanın içinde Selimiye de var. Nâzım ve şiirleri de var. Hapisteki Nâzım’ı ve Nâzım’ın sevdasını anlatıyor. Başka sevdaların yanı sıra.

“Evet ben, başka şeylerin yanı sıra, hala Marksistim” diyor. Yanıtın yer aldığı metnin başlığı “Mekânla İlgili On Not.” Haziran 2005’de yazılmış. Yani postliberal dünyanın büyük krizi öncesinde yazılmış. Henüz Kapital ve Karl Marks bu denli yüksek reytinge ulaşmadan önce. Kriz döneminde bu iki isme tüm dünyada tam bir iadei itibar yapılmış olması bir yana, John Berger’ın yanıtıyla biz, gurbetteki bir hemşerimizi görmüş gibi oluyoruz. “Evet, evet, biz de, biz de...” Demek geliyor içimizden.

“Dokuzuncu Not” başlıklı metne, kendisine sorulan soruyla başlıyor ama oraya gelinceye değin dünyamızı önümüze seriveriyor. Bildik, tanıdık dünyayı, bildik, tanıdık tablolarla; Irak, Filistin, Mahmut Derviş...

Yanıtı yazarken, bulunduğu yerin karşısındaki çayırda otlayan dört eşek de giriyor yazıya: “Yıl 2005, aylardan haziran, bir çayırda dört eşek...” Onuncu Not’da bitiyor yazı. “...Hâlâ Marksistim”

Ona bu sonucu, ya da bu duyguyu elbette çayırda otlayan dört eşek vermiyor. “Marksist” olma sonucu, eşeklerden bağımsız bir sonuç... Filistinlileri mekansal olarak parçalarken, zamansal ve düşünsel olarak da parçalayan İsrail duvarını yazarken Marksist. Şiire yeniden bir şans verirken de Marksist. Kitabın başlığı da Gareth Evans’ın bir dizesi zaten; Kıymetini Bil Herşeyin. Nâzım’ın sevdasını yazarken yine Marksist. Yoksa, sorun sadece eşekler olsaydı. En çok Marksist bizim memleketten çıkardı. Ortalıkta öyle çok eşek dolaşıyor ki! Üstelik hepsi de semer kaçkını, tufeyli.

Dört sene önce sorulan bu sorunun şimdiki zamandaki simetrisini kuralım: Bu durumda soru “Hâlâ Liberal misin?” olmalı.

Krize ve kriz sonrasının toz dumanı arasında seçilen resimden bu soru çıkabilir. Soruyu sorarken, yanıt verecek olanın çayırlarda eşek aramasını beklemeye gerek yok. Televizyon kanallarına bakmak yeterli.

John Berger, eşeklere bakarak Marksist olduğunu bir daha söylüyor ya, bizdeki eşek sayısına bakarsak, ortalığı sert komünistlerin doldurması gerekiyor.

Postmodernitenin, postkapitalizmin bir dolu ikon kavramları yanında, Berger da gördüğümüz gibi, adıyla anılabiliyor her şey. Ritsos’un bir dizesi gibi; diyor ya büyük şair “Adıyla anılacak her şey”

Adıyla anıyor John Berger. Postliberal gurbetteki yakın hemşerimiz. Dünyanın dertli öykülerini yalın bir dille, adıyla anarak aktarıyor. Bunu yaparken bir saptaması çok önemli; “Muktedirler hikâye anlatamaz. Böbürlenme hikâyenin zıddıdır ve anlatı ne denli yumuşak olursa olsun, pervasız olmalıdır; Günümüzde muktedirler tedirginlik içinde yaşar.” Muktedirleri tedirgin eden biridir hemşerimiz John Berger. Bu da bize umut veriyor. Ülkemizde hikâye anlatamayan muktedirlerin sayısız hikaye anlatıcısı var. Bir paralı asker sadakati ile görevlerini yapıyorlar. Yalın bir yanıtın umut vermesi bu nedenle değerli.

Devamını görmek için bkz.

Canan Armoni Altın, “Direnişe dair notlar”, Radikal Kitap Eki, 11 Eylül 2009

Günümüz dünyasında hayatımız bir bombardıman altında geçiyor. Her türlü bilgiye istediğimiz anda ulaşma imkânının yeniliğini çoktan geride bıraktık, artık her türlü bilginin bize istediği anda ulaşması söz konusu. Bu bombardımanın içinde nitelikli bilgiyi ayırt etmeye zaman yok. Zihni karmakarışık bir toplum haline geliyoruz... Kimi zaman da gerçek anlamda bir bombardıman bu. Küreselleşen dünyadaki her şey gibi yanıbaşımızda olan bir şehrin üzerindeki bombardıman; ve biz günümüzde bunu teknoloji aracılığıyla bulunduğumuz yerden canlı olarak izliyoruz. Az önce izlediğimiz dizi ne kadar gerçekse, bu da ancak o kadar gerçek bizim için. Kendi yaşadığımız sözde bilgi bombardımanı içerisinde, her şey gibi bunun üzerine düşünmeye de zaman ayıramıyoruz.

John Berger, yeni kitabı Kıymetini Bil Herşeyin’i, bu iki türlü bombardımanın arasına sanatı koyarak düşünmek için zaman yaratan bir bakış açısıyla yazmış. Küreselleşmenin her şeyden haberdar olmayı, ama aynı anda bunları düşünmek için zaman bırakmayacak bir hızı birlikte sunarak kendi varlığını ve devamlılığını garantiye aldığı bir çağda, bu karmaşa içinde kendi varlığımızı sürdürmeye çalışırken, sürekli bir değişim içinde kendimizi ait hissedebileceğimiz kalıcı bir yer ararken; Berger, küreselleşmenin, sadece zamansızlığı değil, mekansızlığı da beraberinde getirdiğini fark edip Kıymetini Bil Herşeyin’de şöyle soruyor:

“İnsanlar her yerde –çok farklı koşullarda– kendilerine ‘Neredeyiz?’ sorusunu soruyor. Bu coğrafi değil, tarihi bir soru. Neler yaşıyoruz? Nereye sürükleniyoruz? Neler kaybettik? Güvenilir bir gelecek öngörüsü olmaksızın yaşamaya nasıl devam edeceğiz? İnsan ömrünün ötesine uzanan bir tahayyüle sahip olma kabiliyetimizi nasıl yitirdik?”

Yükselen bir tiranlık var

Kitap, John Berger’ın 2001-2006 arasında yazdığı yazılardan oluşuyor. Berger, kitabında sorduğu bu soruların yanıtlarını ve kapitalizm ve küreselleşmenin ekseninde dönen dünyadaki çarpıklıkları; Dvorak’ın müziğinden Filistinlilere, Francis Bacon’un resimlerinden Hiroşima’ya atılan atom bombasına, Pasolini’nin filmlerinden Katrina Kasırgası’na, Irak’ın işgalinden Platonov’un öykülerine, Nâzım Hikmet’in şiirlerine, 11 Eylül saldırılarından, Spinoza’ya, Heidegger’e uzanan geniş bir ufukla sorguluyor. Kitabı etkili kılan, bombardımana maruz kalmış, karmakarışık zihinlerimizde her şeyi yerli yerine oturtması, üstelik bunu alıştığımız yöntemlerle değil; hiçbir söyleyeceğinden fedakârlık etmeden, düşünmeye itmekten sakınmadan yapması. Sık rastlanmayan cesurlukta bu yazılarda Berger, son yıllarda tanıklık ettiği küresel olaylara tavrını ortaya koyarken, yaşananlara psikolojinin, yaratıcılığın, politikanın ve tarihin çerçevesinden bakma taraftarı.

Sık rastlanmayan cesurlukta olmasının sebebi, Berger’ın yeri geldiğinde toplumdaki tabuları yıkması. Fakat bunlar herkesin defalarca yıktığı, yıllar önce tabu olmaktan çıkmış bayat konuşmalar değil. Örneğin, 2000’li yıllarda hiç olmadığı kadar lanetlenen terörün, yükselen tiranlığın bir sonucu olduğunu ifade ederken tercihi, bunu “Bu despotluğa karşı muhalefetin her türü anlaşılabilir” kadar radikal bir söylemle ortaya koymaktan yana.

Bütün bu yazıları birbirine bağlayan şey, kitabın alt başlığına bakınca net bir şekilde anlaşılıyor: ‘Hayata Tutunma Ve Direnişe Dair Notlar’. Seksen bir yıllık hayatı boyunca sanat eleştirmenliği ve yazarlığı dışında Marksistliğiyle de tanınan John Berger, bütün bunları bir araya getirdiği ‘notlar’ında, bir yandan adaletsizliğin, küreselleşmenin çarpıklığının, kapitalizmin tiranlığının karşısına dikilirken, diğer yandan şiirden, müzikten, sanattan bahsederek içtenlikle umutsuzluğa yer bırakmayan bir noktada durmakta.

Devamını görmek için bkz.

Yıldırım Türker, “Berger’la görmenin yolları”, Radikal, 24 Temmuz 2010

‘Suçlar unutulmamalı, belgelerini, kayıtlarını muhafaza etmeliyiz. Çünkü suçluların ilk işi bunları yok etmektir. Bu efendiler yalnızca masumları katletmekle kalmaz, hafızayı da yok ederler. Yeni dünya tiranlığına karşı yükselen muhalefete ilham vermesi için bu kayıtların tutulması şarttır. Silahlarla donanmış bu zorbalar askeri ya da ekonomik bütün savaşları kazanabilirler, ama adına iletişim savaşı dedikleri savaşı kaybettiler. Dünya kamuoyunun desteğini kazanamadılar. Gitgide daha çok insan HAYIR diyor. Bu yenilgileri zorbalıklarının sonu olacak, ama bu son kim bilir daha kaç trajedi, kaç istila ve felaketten sonra gelecek. Daha ne kadar yoksullaştıracaklar bizi? İşte kayda geçirmenin, delilleri muhafaza etmenin, hatırlamanın aciliyeti bundandır. İşledikleri suçlar unutulmayacak, her kıtada ağızdan ağza dolaşacak. Her geçen gün daha çok insan HAYIR diyecek. Bugün sevdiğimiz ve korumak istediğimiz şeylere EVET demenin önkoşulu budur.’

John Berger Irak Dünya Mahkemesi’ni bu sözlerle gerekçelendiriyordu.

Berger, bu dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, akrabanızdır.

O, görmenin yollarını öğreten; görmek için, göstermek için gezen bir gezgindir. Fransa’da bir köyde yaşar. Köylülüğün saf ışığıyla beslenir bir yandan da. Yazardır, şairdir, ressamdır, sanat eleştirmenidir, yaşayan en güçlü düşünürlerden biridir. Ama onun da ötesinde bütün dünyayı kendi tarlasıymış gibi kaygıyla izleyen bir çiftçidir. Bugün onun 2001 Kasım’ında yazmış olduğu bir denemeyi birlikte okuyalım istiyorum. Kıymetini Bil Herşeyin adlı kitabından. Beril Eyüboğlu’nun mükemmel Türkçesiyle. Kanımca tam zamanıdır.

Adı ‘Umutsuzluğun Yedi Katmanı’.

“Sadece bir hikâye anlatıcısı olarak gündemdeki tartışmaya kısaca bazı görüşlerimi eklemek istiyorum.

Yegâne Süper Güç olmak, askeri istihbarat stratejisini baltalar. Stratejik düşünce, insanın kendisini düşmanı yerine koymasını gerektirir.

O zaman ileriyi görmek, aldatıcı eylemlerde bulunmak, karşısındakini gafil avlamak vb. mümkün olabilir. Düşmanı yanlış değerlendirmek uzun vadede yenilgiye, insanın kendi yenilgisine yol açar. İmparatorluklar kimi zaman bu yüzden çöker.

Günümüzün en can alıcı sorusu şudur: bir dünya teröristini yaratan koşullar nelerdir, daha da ileri gidecek olursak, nasıl intihar şehidi olunur? (Burada adsız gönüllülerden söz ediyorum: Terörist şefler ayrı hikâye.) Teröristin mayasında her şeyden önce bir tür umutsuzluk vardır. Ya da daha kesin ifade edecek olursak, bir aşkınlık, kendi hayatını sunarak umutsuzluğa bir anlam kazandırma derdi.

İntihar terimi bu nedenle bir bakıma yakışıksız kaçar; zira aşkınlık şehide bir zafer kazandığı duygusu verir. Nefret ettiği varsayılanlara karşı kazanılmış bir zafer mi? Pek emin değilim. Belirli bir umutsuzluğun derinliğinden hasıl olan edilgenlik, burukluk ve anlamsızlık duygusunun alt edilmesinin zaferidir bu.

Birinci Dünya’nın bu türden bir umutsuzluğu tahayyül etmesi zordur. Görece varsıl olmasından dolayı değil aslında (varsıllık da kendine özgü umutsuzluklara vesile olur), nedeni Birinci Dünya’nın aklının durmadan başka yerlere çekilmesi ve dikkatinin dağılmasıdır. Benim sözünü ettiğim umutsuzluk insanları tek bir amaca odaklanmak zorunda bırakan, katlanılması ağır koşullardan kaynaklanıyor. On yıllarca mülteci kamplarında yaşamak, örneğin.

Peki, bu umutsuzluk neyi içeriyor?

Kendi hayatınızın ve yakınlarınızın hayatının hiçe sayıldığı duygusunu. Bu duygunun değişik katmanlarda hissedilmesi sonuçta onu bütüncül kılıyor. Öyle ki, totaliter bir nitelik kazanarak şiddetten başka çıkış yolu bırakmıyor.

Aramak her sabah,

kırıntıları bulmaya çalışmak

bir gün daha yaşamayı sağlayacak./

Bilmek uyandığında

bu yasal çölde

hiçbir hakkın olmadığını./

Tecrübe etmek yıllar yılı

hiçbir şeyin iyiye gitmediğini

yalnız kötülediğini./

Ezikliğini duymak

neredeyse hiçbir şeyi değiştirememenin

ve sarılmak bu “neredeyse”ye

Hep başka bir çıkmaza götüren./

Dinlemek binlerce vaadi

senin ve sevdiklerinin yanından

dönmemecesine geçip giden./

Görmek bombalarla unufak edilmeye

direnenlerin sunduğu örneği.

Hissetmek katledilen yakınlarının ağırlığını,

bir ağırlık ki örter

masumiyeti sonsuza dek

öyle çok ki ölüler...

Umutsuzluğun her biri haftanın bir gününe denk gelenyedi katmanıdır bunlar; daha gözü pek olanlar, dünyayı içinde bulunduğu duruma iten güçlere karşı savaşmanın kendi hayatlarını feda etmek olduğunu keşfeder, topyekun bir uyanışa önayak olacak, umutsuzluktan aşkın yegane yoldur bu.

Bu türden bir umutsuzluğu tasavvur edemeyen siyasi önderlerin planlayacağı herhangi bir strateji başarısızlıkla sonuçlanacak, üstelik düşman sayısını giderek daha da artıracaktır.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.