Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-956-6
13x19.5 cm, 44 s.
Liste fiyatı: 10,00 TL
İndirimli fiyatı: 8,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Düğüne, 1996
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Uçuşan Etekler
Bir Ağıt
Özgün adı: Flying Skirts
An Elegy
Çeviri: Beril Eyüboğlu
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Mélina Berger
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2014
2. Basım: Ağustos 2014

John Berger’ın kaybettiği eşi Beverly Berger’ın ardından, oğlu Yves Berger’la birlikte yazdığı bir ağıt: Uçuşan Etekler. Çizimlerle desteklenen; bu dünyadan “geçmişten geleceğe mesajlar taşıyan bir koşucu gibi geçen” bir kadına yazılmış; sevgiliye, dosta, yoldaşa, çalışma arkadaşına, akıl hocasına duyulan özlemin anlatıldığı bir mektup...

OKUMA PARÇASI

Kitaptan, s. 14

Senin için ve senin hakkında. Solo müzik dinlerken, çoğu zaman başlangıçta insan bir başkasına hitap edildiği, kendisininse kulak misafiri olduğu izlenimine kapılır. Sonra o başkası kendisi olur. Aynı şekilde belki de okurun biri senin yerine geçebilir.

Evin önünde ve balkondaki saksılarda yetiştirdiğin bitkilerini sularken, kimi zaman bu eylemin ibadetle ilintili olduğunu düşünürdüm, bundan sonraki halka ise ibadetle sevda idi… Suyun ısısı, havaya ve kovanın güneş altında kaldığı süreye bağlı olarak değişirdi. Kimi zaman vücut ısısından daha sıcak olurdu, kimi zamansa ürpertici. Ama bu yaptığın işe gösterdiğin ihtimamı etkilemezdi, ne de sularken kafana geçirdiğin şapkayla seni nasıl sevdiğimi.

Bunları yazarken aniden Mahmud Derviş’in bazı dizeleri geldi aklıma; Ramallah’ta onunla bir lokantadayız (yoksa Nablus’ta mıydı? Sana sorsam, mükemmel hafızanla, tıpkı oyun kâğıtlarını dağıtmaktaki şevkinle kıyaslanacak şekilde, ânında cevap verirdin. Ama artık mümkün değil bu!). O günkü ateşli tartışma sırasında pek az konuştun, ama Mahmud Derviş’ten bir şiir okumasını istedin, bu isteğin onu çok sevindirdi, sakin sakin ezbere okudu.

O gün okuduğunu değil de, şu sırada aklımdan geçenleri yazıyorum:

"... senden önce ölürsem eğer, dedin bana,

bayatlamış sözcüklerden ve gecikmiş buluşmalardan

esirge beni. Uyuduğum topraktan al götür beni,

zira belki de bir sap yeşillik, ölümün bir başka

dikim olduğunu gösterecektir sana..."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sennur Sezer, "Şiirsel bir ağıt", Evrensel, 22 Mayıs 2014

İngiliz Yazar John Berger (1926), ülkemizde iyi tanınır. İstanbul’a pek çok kez gelmiştir. Türk yazarlarının çoğuyla dosttur. İncelikli bir anlatımı vardır. Çalışmalarına ressam olarak başlayan John Berger, son günlerde oğlu Yves Berger ile ortak bir kitap yayımladı, Uçuşan Etekler -Bir Ağıt-. 40 sayfalık bu incecik kitap sayfa sayısının çok üstünde bir şiir yükü taşıyor. John Berger’ın eşi Beverly’nin ardından, oğluyla yazdığı metin “Geçmişten geleceğe mesajlar taşıyan bir koşucu gibi geçen” bir kadına, sevgiliye, çalışma arkadaşına, akıl hocasına yazılmış. Özlenen yalnızca bir eş değil, bir arkadaş, bir dost, bir yoldaş:

“Solo müzik dinlerken, çoğu zaman başlangıçta insan bir başkasına hitap edildiği, kendisininse kulak misafiri olduğu izlenimine kapılır. Sonra o başkası kendisi olur. Aynı şekilde belki de okurun biri senin yerine geçebilir.

Evin önünde ve balkondaki saksılarda yetiştirdiğin bitkilerini sularken, kimi zaman bu eylemin ibadetle ilintili olduğunu düşünürdüm, bundan sonraki halka ise ibadetle sevda idi… Suyun ısısı, havaya ve kovanın güneş altında kaldığı süreye bağlı olarak değişirdi. Kimi zaman vücut ısısından daha sıcak olurdu, kimi zamansa ürpertici. Ama bu yaptığın işe gösterdiğin ihtimamı etkilemezdi, ne de sularken kafana geçirdiğin şapkayla seni nasıl sevdiğimi.

Bunları yazarken aniden Mahmud Derviş’in bazı dizeleri geldi aklıma; Ramallah’ta onunla bir lokantadayız (yoksa Nablus’ta mıydı? Sana sorsam, mükemmel hafızanla, tıpkı oyun kâğıtlarını dağıtmaktaki şevkinle kıyaslanacak şekilde, ânında cevap verirdin. Ama artık mümkün değil bu!). O günkü ateşli tartışma sırasında pek az konuştun, ama Mahmud Derviş’ten bir şiir okumasını istedin, bu isteğin onu çok sevindirdi, sakin sakin ezbere okudu.

O gün okuduğunu değil de, şu sırada aklımdan geçenleri yazıyorum:

“... senden önce ölürsem eğer, dedin bana,

bayatlamış sözcüklerden ve gecikmiş buluşmalardan

esirge beni. Uyuduğum topraktan al götür beni,

zira belki de bir sap yeşillik, ölümün bir başka

dikim olduğunu gösterecektir sana...”

Bu özlenen son günlerini zor geçirmiş bir insandır. Çaresizliği içe dokunabilecek kadar çaresiz bir hasta. Ama hatırlanan hep cesur bir insandır:

“Şimdi sana söyleyeceklerimi bilip bilmediğini bilemem. Bilmenin öyle çok katmanı var ki, ve çoğu zaman en derinlerdeki katmanları kelimelere de, düşüncelere de sığmaz. Bildiğine inanıyorum.

Sen bıçak gibi saplanan sancılar yüzünden kımıldayamadan sırtüstü yatarken, ıstırabını biraz olsun hafifletebilmek için bizler bir doz daha morfin ya da kortizon vermek ya da yastıklarını düzeltmekten başka bir şey yapamazken; sen yemek yemek için doğrulamazken, sıvıları ancak bir kamıştan emerken, lokmaların sadece -o sapını sevdiğin- çay kaşığıyla ağzına verilirken, günde altı kez vücudun yıkanırken, altına bez bağlandığında, uzun süre yatakta kalmaktan yara açılmasın diye biz topuklarını ve dirseklerini ovarken, güzelliğin kıyas kabul etmezdi... Ve bu eşsiz güzellik cesaretinden kaynaklanıyordu.”.

Kitap baba oğlun eskizleriyle desteklenmiş. Oğul “Anne” diye seslenişiyle tanınıyor. İlk sergisini annesinin göremeyişine üzüldüğünü söylüyor. Yalın ve içe işleyen bir tavrı var kitabın.

Ben kitabı okurken gözyaşlarına ellerimle dokunmuş gibi hissettim kendimi.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Baba, oğul ve arkadaş", Cumhuriyet Kitap Eki, 5 Haziran 2014

John Berger’ın zarif ve bilgelik yüklü dünyasına giren ya da girebilenler kendini şanslı saymalı. Anlamsız ve genelde yersiz cümlelerin hüküm sürdüğü bir zamanda Berger’ın dinginliğe çağıran, dolu ve yalın ifadeleri bize hep çok şey söyledi, söylemeye devam ediyor. Hemen herkesin “kahraman” olmak için yırtındığı bu tuhaf evrende o, bize gerçek kahramanları sakince anlatmayı denedi, hiç hayal kırıklığına da uğratmadı. Çok düşünüp az ve öz yazan Berger, en beklenmedik anlarda birden belirdi. Yaptığı aslında çok naifti: Her şeyin gerçek olduğu bir dünyadan, bugünün hızla tüketmeye ve bozmaya programlanmış hayatına seslendi. Onu işitebilenler ise bu yumuşak sesten keyif aldı, hâlâ da alıyor.

Berger’ın gerçek kahramanlarından biri kaybettiği eşi. Beverly, John Berger’ın yaşamında pek çok insandan çok daha fazla iz bırakmış, onu sözcüklerle anlatılması zor biçimde etkilemiş. Ama John Berger belki de hayatının en güç fakat en anlamlı metnini oluşturmak için yine kalemi kâğıdı eline almış, oğlu Yves’le beraber eş, anne, hayat arkadaşı, sevgili, akıl hocası ve dünyaya yan yana baktığı kadına özlemini sayfalara dökmeye koyulmuş.

Beethoven’in Bir Rondo’su

Uçuşan Etekler, baba-oğul Berger’ın eş ve anneye, hepsinden önce bir arkadaşa yazdığı bir ağıt. Ancak ağıttan daha fazlası. Çünkü bu kısacık ama alabildiğine yüklü kitap, Beverly Berger’ın, John ve Yves’deki yansıması. Hepsinden öte Beverly’nin inceliklerinden ve insanlığından bir tutam, cümleleştirilebilmiş biçimi. (Kitaba baktığınızda anlatılanların yanında bir dolu şeyin Bergerlar’ın içinde yaşadığını da seziyorsunuz.)

Biri karşısındakine “her şeyim” dediğinde onu aşırı romantik ya da komik bulabiliyoruz. Haksız da değiliz. Ne de olsa bugün o bağlılığı tüketmiş durumdayız. Günümüz bağımlılıkların, harcamanın, hızla geçip gitmenin zamanı. John ve Yves Berger, bunun henüz hayatımıza egemen olmadığı günlerden; Beverly’nin nasıl her şey haline gelebildiğinden gerçeklikten bir an bile ayrılmadan bahsediyor.

Yves ve John’un cümleleri bazen iç içe geçiyormuş gibi. Ancak iki ayrı adamın elinden çıktığı da belli. Ortak nokta elbette büyük bir özlem ve arayış. Öyle ki Yves’in açılan ilk sergisinde annesinin bulunamayışı içini acıtıyor ve o acı, resimlerinin bulunduğu yerle kendininki arasında bir bağ kurduğunu düşündürüyor.

John içinse bir müzik; Beethoven’in bir Rondo’su Beverly haline geliyor. Yokluğun yerini kısa bir süre de olsa parçanın notaları alıyor, John’un deyişiyle Beverly’nin “uçuculuğu, sevecenliği, direngenliği ve kalkık kaşı müzik olarak geri dönüyor”: Kırk yıllık beraberliğin ve ortak zevklerin paylaşıldığı bir hayatın yine bilgece tarifi.

İki adam da Beverly Berger’ı hem aynı yerden hem de farklı noktalardan bakarak tanıtıyor bize. Temas etmekten hoşlanan, ütopyalarla çiçekler arasında bağlantı kuran ve hayat arkadaşınca “alternatif gelecekler vaat eden patikaları yeğleyen bir kâşif” olarak görülen bir kadın: “Bir kâşifin iz süren ayaklarına ve parmak uçlarına sahipsin. Boş konuşmazsın hiç; kimi zaman anlık bir tebessüm anlatır her şeyi. Şimdiki zamanın içinden geçen patikalarında yol alırken ardına düşülen, meçhul bir geleceğe yararlı olabileceğini varsaydığın şeyler getirirsin geçmişten. Bu seçilmiş mirası, omuzlarında hafif bir sırtçantası gibi taşırsın. Hiçbir ağırlığı yok gibidir. Gelecek ise karşılıklı bakışlarda gizlidir.” Büyük hayranlığın dile gelişinden sadece bir kuple.

Yazdıklarından anlıyoruz ki John Berger, hayat arkadaşını aynı zamanda ve aslında genellikle görüşlerine fazlasıyla güvendiği, her ne tepki verirse versin bunun daha iyisi için gerçekleştirdiğinin farkında olduğuna işaret ediyor. Bu bir tür kenetleniş; çok değerli bir kenetleniş. Bahsettiği kenetlenişi anlamlı kılan bir başka şey daha var, cesaret: “Cesaretinin güzelliği sonuna kadar yalnız bırakmadı seni ve zamana inat şimdi bizimle. Sessizliği dolduruyor.”

Yves ve John Berger, belki de hayatlarındaki en önemli kadının ardından onu olabildiğince doğru ve sade anlatan cümleleri kurmaya uğraşırken her kelime, ortada kalan boşluğa dokunuyor. İkisi de Beverly’nin nerede olduğunu bilmiyor, sadece bedeninin yattığı yeri ziyaret ediyor. Bir de anlattıkları her hatırayla onun daha önce bulunduğu odaları, bankları, gezindiği sokakları, çalışma odasını...

Uzun Bir Mektup

Yves ve John Berger’ın yaptığı şey, bir yaşamın kısa ve büyük bir özlemin dokunaklı anlatımı. Anne ve eş Beverly’i anarlar, eski günleri hasretle yâd ederlerken onun koşarcasına geçtiği ağrılı yolları da bir kez daha adımlıyorlar. Acele etmeden ama sancılı bir yürüyüş o. Bu, her ikisinin de yazdığı tek bir kelimenin bile üzerinde uzun uzun düşündüğünü gösteriyor. Nereden mi belli? Ortaya çıkan, eldeki “küçücük” kitaptan.

Baba ve oğul, geçmişe dönüp dururken bildikleri bir gerçek önlerine dikiliyor: Beverly Berger geçmişle geleceğin olamayacağı, zamanın ötesinde bir yerde. Ama her ikisi de bir biçimde onun varlığını hissediyor. Bu yüzden bir şeyler karalamak kolay olduğu kadar zor. Anlar ölümsüzleşiyor, Yves ve John, Beverly’le zamanın ötesinde bu yolla buluşuyor. Aslında hiçbir yerde olan Beverly, Yves ve John için böylece her an, her yerde oluyor.

Yves için bir parantez açmak gerekirse annesini anarken ona hâlâ çocuk gözüyle bakıyor. Yazdıkları ise olgun bir adamın elinden çıkma: “Sanki gülümsüyor gibisin. Yaptığım işi onayladığına inanmak istiyorum ama sanırım bulunduğun yerde onay ya da herhangi bir yargı söz konusu değil artık. Burada, yeryüzünde bizim işimiz yagı.”

Yves ve John Berger, yeryüzünden bilmedikleri bir yere uzun bir mektup, bir ağıt gönderiyor. Üstelik bu sayede bizi Beverly Berger’la da tanıştırırken unuttuğumuz pek çok şeyi hatırlatıyorlar. En başta, iki insan önce arkadaş olsun sonra her şey (anne, eş...) olabilir gibi yazısız bir gerçeği. Bu yüzden Yves, John ve elbette Beverly Berger’a teşekkür etmeli.

Devamını görmek için bkz.

Evrim Kaya, "Hiçbir yer neresidir?", Agos Kitap/Kirk, 20 Haziran 2014

John & Yves Berger imzasıyla çıkan mini kitap 'Uçuşan Etekler', 'Bir Ağıt' alt başlığını taşıyor. Alçak sesli ve sahici bir ağıt bu sahiden; John Berger’in kırk yıllık hayat arkadaşı Beverly Bancroft’un ardından oğulları ressam Yves Berger ile kaleme aldığı kırık dökük satırlardan ve çizimlerden oluşuyor. Yves Berger’in kısa mektubuyla açılıyor kitap:

"Anne, Londra’daki ilk sergim yakında açılacak. Yanımda olmayışın bilsen nasıl koyuyor bana."

Annesini kaybeden her çocuğun yaşadığı kayıp duygusunu, en yalın haliyle ifade ediyor yukarıdaki cümleler...

Beverly’nin ruhuna kestirme bakış

John ve Yves Berger’in sözcükleri bir kaç satırda iki uç arasında gidip geliyor; hayatınızı paylaştığınız birini yitirince hissedilen tarifsiz, mutlak, evrensel boşluk duygusu ile anne-eş Bancroft’un biricikliği arasında bir salınma. Böylece kitabı eline alan okur da, hem kendi sevdiklerinin varlığını yeniden duyumsayıp, yokluğuyla yüzleşiyor; hem de ‘John ve Yves’in Beverly’sini tanıma fırsatı yakalıyor. Beverly’nin ardından, Beverly’nin ruhuna kestirme bir bakış.

Beethoven’ın bir Rondo’sunda, 'bir Rondo olarak' geri dönen karısını saksıdaki bitkilerini sularken hatırlayan Berger, bitkilerle uğraşmanın karısı için ‘geleceğe ayar vermenin bir yolu’ olduğunu fark ediyor. Hem uçucu, hem direngen karısının, kapı önünde Berger’in atkısını ayarlar gibi geleceğe ayar verişindeki duyarlılığını izliyor. Ütopyacı olmayan; geleceği, içinde bulunduğu zamanın üstesinden gelmeye yardım eden bir aracı olarak gören, kokuşmuş şimdiki zamandan kaçmak için alternatif gelecekler vaat eden patikaların izini süren bir duyarlılık bu. Varlığı geçmişi içeren bir gelecek projeksiyonuyla okuyan Heidegger’i yankılayan bu soruşturma, Berger’in tecrübeli bir kaşifin edasına sahip olduğunu söylediği karısı Beverly’nin varoluşçu özünü de ortaya çıkarıyor: önünde duran bir şeye bakarken aynı anda onun ötesine dikilmiş gözler. Oysa geleceğe dönük bu bakışlarda geleceğe projekte edilmemiş bir bugünün olanaksızlığı da gizli.

Berger "Geçmişe bakıyoruz" diye yazıyor, "Bakarken senin de bizimle birlikte olduğunu hissediyoruz. Elbette saçma bu, çünkü sen geçmişle geleceğin var olamayacağı bir yerde, zamanın ötesindesin. Buna rağmen bizimlesin." O karısıyla paylaştığı kırk yıllık zamanı bir uzama dönüştürerek içinden geçerken, kendini ve etrafındakileri "karşılıklı bakışlarda gizli" bir geleceğe taşıyan Beverly’nin özünü gelecekten alan varlığı ise, keyfi değil mutlak olarak gelecek yokluğu demek olan ölümüyle hüzünlü ve kafa karıştırıcı bir soruya dönüşüyor. John’un bilgeliğine karşı Yves’in çocuksu çaresizliği:

"Nerdesin annem? Ölülerin asıl mekânının hiçbir yer olduğunu söylemişti birisi. Ama bu ne demek oluyor? Bizim hayatlarımızda bunun karşılığı yok. Hiçbir yerin neresi olduğunu bilmiyoruz biz."

Belki de 'hiçbir yer', Beverly içinde eteklerini uçurarak geleceğe baksın diye Berger’lerin baba oğul karaladıkları bu küçük kitaptır. Vakit varken geleceğe bakabilecek bizler için ise, daha da küçük bir hatırlatma.

Devamını görmek için bkz.

Ali Çakmak, "Aşığın kederi", Özgür Gündem, 16 Temmuz 2014

Aşkın şiddetli ve kaçınılmaz bir “çarpışma” olduğunu söyleyen genellikle erkeklerdir. Muhtemelen onun varlığını, niteliğini kavrama konusundaki eksikleri, aşkın akıp giden hayatlarındaki muhteşem bir kesintiden, çarpışmanın bizzat kendisinden ibaret olduğuna inanmalarını sağlar.

Andrê Gorz ve John Berger’ı onlardan sayamayız; ikisi de aşkın bir eksiklikten, insanın kendi yetersizliğinden kaçma olanağı olduğunu hissediyorlar. Elli sekiz yıl birlikte yaşadığı Dorine ölümün eşiğine gelecek kadar hastalandığında onunla birlikte ölümü seçen Gorz, “İnsanın neden sevdiğini ve neden herkes bir yana, sadece o belirli kişi tarafından sevilmek istediğini felsefi olarak açıklamanın imkânsız” olduğunun farkında. Daha henüz hiçbir şey yokken her şeyi paylaşabilme kararlığıdır o. Ama bu güçlü kararlılık da aşkı açıklanabilir kılmayacaktır: “Kağıt üstünde, aşkın, iki insanın sahip olduğu, en az açıklanabilen, en az toplumsallaşabilen ve toplumun onlara dayattığı kendileriyle ilgili imge ve rollere, kültürel aidiyetlere uymayan şey kapsamında karşılıklı büyülenmesi olduğunu... gösterebilirdim” (Andrê Gorz, Son Mektup, Bir Aşk Hikâyesi, Ayrıntı Yay, 2007). İçinde hiçbir şeyin şaşırtıcı olmadığı, her şeyi tanıdık kılan bir büyülenme: “Dünyayla ilişkimin olmaması seni şaşırtmıyordu. Senin bunu kabul etmen karşısında da ben şaşırmıyordum.”

Eğer Gorz haklıysa ve büyülenmenin doğasını açıklayamıyor, kavrayamıyorsak muhtemelen âşıklardan birinin kaybının yol açtığı kederi de kavrayamıyoruzdur.

Öyleyse John Berger yanılıyor; kırk yıllık aşkı Beverly’nin ardından yazdığı satırlar “Başkalarının kayıplarına, yaslarına yardımcı” olamaz (Hürriyet Pazar, 15 Haziran 2014). Nasıl iki aşığa yeni bir dünya yaratan büyünün içine başkası sığamıyorsa, o kaybın kederli dünyasına da yerleşemeyiz.

Denemişizdir bunu; acısı henüz tütene bu günlerin geçeceğini, şimdi dayanılmaz gibi görünen acının seyreleceğini, kederin uçuşacağını söylemişizdir. Ama içinde olamayacağımız bir dünyaya girmeye çalıştığımız duygusundan hiç kurtulamayız. Teselli çabasını biraz abartırız; rol çalmaya başladığımızı, gülünç olduğumuzu hissederek...

Yine de rolümüzü fazla abartmadan ve çok derinden hissettiğimizi iddia etmeden başkalarının kederine tanıklık edebiliriz. Andrê Gorz’un, Yves ve John Berger’inkine de (Uçuşan Etekler, Bir Ağıt). Onlara bu kitapları yazdıran da ölümün gölgesinin Dorine’i ve Beverly’yi büyülü dünyalarının dışına çekmesine çaresizce tanık olmaları değil mi?

“Başın yüzünden o kadar ıstırap çekiyordun ki uzanıp yatamaz olmuştun. Geceyi balkonda ayakta ya da bir koltukta oturarak geçiriyordun. Her şeyi paylaştığımıza inanmak istemiştim; ama sen yaşadığın acıda tek başınaydın” (Gorz, Son Mektup).

“Sadece sırtüstü yatabiliyordun; morfine rağmen ufacık bir hareket bile son derece ıstırap vericiydi” (Y.-J. Berger, Uçuşan Etekler).

Artık kederli âşığın önünde iki yol uzanmaktadır; ya Gorz gibi kendini silikleşmeye başlayan büyünün içine yerleştirecek ve onunla birlikte sönmeyi göze alacaktır ya da her seferinde biraz daha eksilmesine rağmen büyüyü tek başına tekrar etmeye çalışacaktır: “Gözlerimi yumup senin tekrarlarını, kendini zapt edişlerini, kırk yıllık mücadele, araştırma, kayboluş ve yarım yamalak cevapların dönüşmesini, kırk yılın tek bir edime dönüşmesini görüyorum” (Uçuşan Etekler).

Dünyada bundan daha yalın bir umut olabilir mi?

Devamını görmek için bkz.

Sevin Okyay, "Dinlemeyi Bilen Adam", ON8 Kitap, 21 Ocak 2017

Onu ne kadar çok düşünmüşüm, bizi terk edip gitmeden hemen önce! Çok sevdiğim kitabı, Uçuşan Etekler Bir Ağıt / Flying Skirts An Elegy’yi (Çev: Beril Eyüboğlu) bir daha okumuştum. Öyle içime işlemişti ki, alıntı yapma merakım pek olmasa da, başka bir yazının içinde, o küçücük, ama elden düşürülmeyen kitaptan birkaç alıntı yapmışım. Sonra da kitabı evin içinde kaybettim, dört bir yanda aradım durdum.

Kitapta, Baba John ile oğul Yves, sevgili varlıkları Beverly’yi, onun nasıl olduğunu, onsuz kendilerini nasıl yalnız hissettiklerini anlatıyorlar. John Berger adına, kırk yıllık sevgi dolu beraberliğin ardından çok zor kabul edilen bir ayrılık. Yves ise, Londra’da açacağı sergiyi annesi göremeyeceği için hayıflanıyor.

John Berger, tıpkı ilk kadın pilotlardan Amy Johnson gibi Beverly’de de aynı beklenti dolu duruş olduğundan söz ediyor: “Kâşifler… Başınızı tutuşunuz. Önünüzde duran bir şeye dikkatle bakarken aynı anda onun ötesine gözlerinizi dikişiniz.” Ama kâşifliğin ruhu da burada saklı zaten. Cesur, uçucu, kaçıcı, tertemiz bir ruhtur. Anlatmakla bitmez.

John Berger, bakmasını da, dinlemesini de iyi bilen bir insandır. Kitaplarının, yazarını da şaşırtacak kadar çok sattığı Türkiye’de biz onu Görme Biçimleri (Çev: Yurdanur Salman) ile tanımış olsak gerek. Ama ben kendisiyle ne zaman tanıştığımı hatırlıyorum. Şeker Ahmet Paşa devriydi. 1979 tarihli “Şeker Ahmet Paşa’nın Bir Resmi Üstüne“ başlıklı yazısında, “Resmi yeniden görmek için Beşiktaş’taki müzeye birkaç kez gittikten sonra anlamaya başladım resmin beni niçin ilgilendirdiğini,” demiş. Tamam işte, öyleyse “Ormanda Oduncu” ve İstanbul Resim ve Heykel Müzesi. Uzunca bir masada biraz uzağımda, sağıma doğru oturup bana bir şeyler anlattığını hatırlıyorum. Duruşu aklımda, ama ne anlattığını hatırlamıyorum, herhalde heyecandan. Tuhaftır, tenhaca bir masaydı, demek ki hatırladığım sadece bir an. Değerli bir anmış demek. Kısa bir süredir basındaydım, öyleyse şanslı da bir tanışmaymış. Murat Belge sayesindeydi galiba.

Cem İleri, John Berger’ın yazısına bir giriş yazarken, çok aşina olduğum bir durumdan da söz etmiş. “YKY’de Sanat Dünyamız dergisinin toplantılarına girmeye başladığım günlerden bugüne, Enis Batur’un başlattığı ve sonunun aşağı yukarı nereye varacağını hepimizin bildiği bir diyaloğun muhataplarından oldum defalarca. Yurtdışından birilerine yazı sipariş etsek, cümlesi hep aynı şekilde sürerdi, ‘mesela John Berger gibi birine?’ Hiç değişmezdi bu vurgu. Hepimizin aklına o meşhur Şeker Ahmet Paşa yazısı gelirdi.” Engin denecek bir YKY tecrübesine sahip biri sıfatıyla, Sanat Dünyamız toplantılarını da hatırlıyorum elbette.

Pek çok kitabını okumuşumdur John Berger’in. Ancak, ölümünü duyduğumdan beri evin içinde haldır haldır aradığım halde sadece altı tanesini bulabildim. Hepsi bir yana da, Uçuşan Etekler Bir Ağıt’ı bulamadığıma inanamıyorum. Bu düzyazı kılığındaki şiiri –Sennur Sezer, “Şiirsel bir Ağıt” demiş– yarı yarıya ezberlemiştim.

Gene Sezer, “Ben kitabı okurken gözyaşlarına ellerimle dokunmuş gibi hissettim kendimi,” diyor. Ne yazık ki, o bizi Berger’dan da önce terk edip gitti. Ve o da yalnızca özlenen bir anne, ”Bir eş değil, bir arkadaş, bir dost, bir yoldaş”tı.

Yves annesini, bulunamayacağı sergiyle birlikte düşünürken (Anne, Londra’daki ilk sergim yakında açılacak. Yanımda olmayışın bilsen nasıl koyuyor bana.); John için o, Beethoven’in bir Rondo’su. Beverly’nin “uçuculuğu, sevecenliği, direngenliği ve kalkık kaşı müzik olarak geri dönüyor”. İşte hayat da böyle bir şey. Çünkü ben bir Berger çevirmeni, editörü ve çok sayıda kitabının çıktığı yayınevinin sahibi olan arkadaşıma, “insanları korkutmayan bir John Berger yazısı” yazacağıma söz vermiştim ve o da bana aşağı yukarı, “Entelektüel bir yazı değil yani, öyle tek kaş havada? Ne güzel!” demişti. Gelin görün ki havadaki tek kaş, John için en sevdiği birinin de simgesi.

Sonuçta bendeki kitapları Hoşbeş (Çev: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen), Kral: Bir Sokak Hikâyesi (Çev: Müge Gürsoy Sökmen), Leylak ve Bayrak (Çev: Taciser Belge, Murat Belge), A’dan X’e John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar (Çev: Aslı Biçen), Düğüne (Çev: Cevat Çapan), Duman (John Berger, Selçuk Demirel; Çev: Cevat Çapan), İstanbul’dan Gelen Telefon – Müzik Eşliğinde Bir Söyleşi (John Berger, Yücel Göktürk; Çev: Yasemin Akbaş, Yücel Göktürk). Hepsinin de yeri bende ayrıdır. Ama sanki A’dan X’e ile Düğüne’nin bambaşka bir köşesi var. Bir de, Kayıp Etekler’in…

Ama tek tek hepsinin hatıraları, ruha vurulmuş damgaları var. Leylak ve Bayrak’taki sansar mesela. Az önce derin derin incelediğim National Geographic seçkisindeki iki tilki bir kurt fotoğrafını hatırlattı bana. Bir de hayat dersi: “Sonsuzluktan önce ne yapacağız? Acele etmeyeceğiz.” Kral’da, varsıl ile yoksul arasındaki büyük uçurumu, tehlikelerle dolu bir çöplüğe sığınmış evsizlerin sıradanlaşmış maceraları ve bunları anlatan Köpek Kral’ın bir kadına, Vica’ya aşkının bir günlük hikâyesini okudum. Yücel’in soyleşisi olan kitaba bakıp, “Nick Cave’le akşam içmeye çıktıktan sonra, bir de bu, ha?” diye düşündüm. Olmadık yerde mesleki haset…

Hoşbeş’in bana başka bir sürprizi vardı: “Rosa’ya (Luxemburg) Armağan”. “Rosa! Seni çocukluğumdan beri tanıyorum. Karl Liebknecht’le birlikte, gelecekte Alman Komünist Partisi’ne dönüşecek oluşumu kurmanızdan birkaç ay sonra, 1919’un Ocak ayında seni döve döve öldürdüklerinde olduğun yaşın iki misli yaştayım.” Sık sık okuduğu bir sayfadan çıkar gelirmiş, başını geriye atarak gülümsermiş. Ben de tesadüf işte, bu yazıyı onların ölüm yıldönümünden iki gün önce mi ne okumuşum.

Gene de hepsini okuyamıyorsanız, derim, A’dan X’e (Aida’dan Xavier’e) ile Düğüne’den şaşmayın. İlkinin mektuplarla anlatılan hikâyesini italikli mektup aralarından (iki kere müebbete mahkum Xavier’nin notları) biri olan ve radyoda çalan Cassandra Wilson şarkısı özetliyor belki:

“Sadece seni görmek istiyorum

güneş batarken.

Bu kadar basit

güneş batarken seni görmek istiyorum,

başkaca bir şey yok.”

Düğüne ise, hayatın içinden ama gerçekçi olmaktan ziyade hayallere sırtını yaslamış bir hikâye. Nino, demiryolcu babası, annesi Zdena, sevgilisi Gino ve çarşıda adak takıları satan Kör Adam. Her tarafı ağrıyan Nino’nun babasına teneke bir adak sattıktan sonra, “Başka bir uğur takısı gerekiyordu,” diyor, “tenekeden değil de, seslerden yapılmış bir nazarlık. İşte öyle bir şey bu anlattıklarım. Alın, dua ederken yaktığınız mumun yanına koyun onu.”

Kısacası bana, her yerden sesleniyordun sanki. Sadece bakmasını değil, dinlemesini de bilen adamdın: “Çoğu kişinin düşündüğünün aksine, hikâye anlatmak icat etmekle başlamaz, dinlemekle başlar.” Demek ki, seslenme vaktini de bilirmişsin.

Berger, “Hikâye anlatıcılar,” derdi, “Ölümün Yazmanları”dır. Ben ise, arkasından yazılanların çoğunu okuduğum zaman, aslında önce “insan dinleyici”, sonra hikâye anlatıcı olan John Berger’ın da orada olduğunu, kendisi için allâme allâme yazılanları okuduğunu hayal ettim. Çünkü çoğu, kötü/yanlış okuyan ve düşünen insanlara yakışan şeylerdi. Bunları görmüş olsaydı, kendi okuyuşuyla farklı hikâyeler yazardı, zaten yazmış olduklarının üstüne.

Beverly’den sonra John da öldü. Ama ebediyen yaşayacaklar; çünkü onlarda kâşif duruşu, kâşif ruhu var. Cesur, uçucu, kaçıcı, tertemiz bir ruhtur. Anlatmakla bitmez. Öyleyse ileride hem yazdıklarını, hem de emsalsiz John Berger’ı hep hatırlayalım.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.