Murathan Mungan:
"Erkekten kent değil, kasaba çıkar canım"
Pınar Öğünç, Radikal Cumartesi Eki, 3 Mayıs 2008
Murathan Mungan, iki hafta önce çıkan Kadından Kentler adlı kitabındaki kahramanlarının izinde turnede, o şehir senin bu şehir benim geziyor. Trabzon durağında peşine takıldık, Boztepe’den bakarak hem Trabzon’u hem Türkiye’yi hem kadınlarını anlamaya çalıştık.
       Trabzon Havaalanı’nda bagaj kuyruğundan uzunu, ‘Lütfen silahınızı alınız’ masasının önünde. Kararsız ilkbaharın daha çok sonbahara çaldığı boz bir gün. Murathan Mungan’ın iki hafta önce yayımlanan Kadından Kentler adlı kitabının, kahramanlarının değdiği 16 kente yayılan turnesi vesilesiyle buradayız. Döndüğünde Cihangir’de bir kafeye oturup ‘Anlatın bakalım’ demek istemedik; en azından bir durağını yerinde izleyelim, kokusunu alalım, ne konuşacaksak bir Trabzon karesine girsin.
       Sabahki buluşmamızda öncelikle derdimiz, hem Trabzon’un hem de Mungan’ın ‘Trabzon Burması’ adlı hikâyesinin ruhuna denk düşecek fotoğraflar için bir rota planlamak.
       Fotoğraflar için önceden hangi sokağa, hangi evin önüne gideceğimizi planlamadığımız için hafiften bozuluyor Mungan. Halbuki adresimizi biliyoruz. Şehre tepeden bakalım diye Boztepe, öykünün geçtiği yoksul mahalleyi yerinde görelim diye Maşatlık...
       Takside, son geldiğinden bu yana Trabzon’u değişmiş bulup bulmadığını soruyorum Mungan’a. İlk kez gelmiş. Ama dersini çok iyi çalıştığını söylüyor; Trabzon’da yaşayan arkadaşlarıyla en azından 20 telefon görüşmesi yapmış, araştırmış. Her şehir öyküsünde tek tek sokak, park isimleri geçebiliyor ama neticede bu bir şehir rehberi değil, bir edebiyat eseri. Kitapta yer almasına rağmen Mungan’ın ilk kez bu turne nedeniyle gideceği başka şehirler de var ya da küçüklüğünden çok flu anımsadıkları...
       Boztepe’deki Koru Kafe’den ayrılırken Maşatlık’ın yolunu soruyoruz, bir kilo su böreği etrafında çaylanan dört delikanlıya. Biri cep telefonundan Fatih Kısaparmak dinletiyor fon müziği olarak. Neden Maşatlık’ı aradığımızı anlamıyorlar. Daha sonra bulup da fotoğraf çekmeye başladığımızda yanımıza yaklaşan mahalle sakinleri gibi...
       Camları çatlak, sicilinde tadilat olmayan yıkık dökük evlerin önünde Mungan poz verirken bir teyze yanımıza gelip tatlı tatlı haşlıyor hepimizi: “Trabzon’un en kötü yerini niye çekersiniz, gidin güzel güzel yerlerimizi çekin!”
       Saat 13.00’te Hüseyin Kazas Kültür Merkezi’nde başlayan okurla buluşmada, tabii ki kadınlar, daha da çok genç kızlar ağırlıkta. Fakat beklemeyi umduğumuz kalabalık yok, 30 kişiyi az geçiyordur gelenler. Aralarında Kadından Kentler’i okuyan bir kişi, o da tam bitirmemiş. Bunları konuşacağız sonra Mungan’la.
       Önce ‘Trabzon Burması’ndan bölümler okuyor, sonra kitabın mutfağından bahsediyor. Şehirleri nasıl seçtiğinden, prototiplerden nasıl kaçtığından, erkek okumasıyla kadın okumasının farklarından... Gelen sorular çoğunlukla hep eski sürüm Murathan Munganlarla ilgili ama olsun... Konuşurken sesi titreyenler, hayatında ilk kez eline mikrofon alanlar...

Işık ve gölge oyunları
Öğleden sonra civcivli Uzun Sokak’taki Ra Kitabevi’nden bir kuyruk sarkmış yandaki pasaja. Ezici çoğunluk yine genç kızlar... Ra Kitabevi ilk kez bir ‘celebrity’ ağırlıyor. Yetkili daha önce, daha çok ‘yerel arkadaşlara’ imza günü yaptıklarını söylüyor. Cep telefonu fotoğraf çekemeyen yanında küçük bir makine getirmiş, çakan flaşlar aksak bir ritim oluşturuyor. Bu turne sırasında imzalarken herkese özel şeyler yazma alışkanlığından vazgeçmiş Mungan. ‘Kadından Kentler’den çok, eski kitapları imzalatılıyor. Nedeni basit: Cenk Hikâyeleri, Paranın Cinleri daha ucuz...
       Gün içindeki sohbetlerimizde birkaç kez kitabın sürükleyici dilinin, dibe gömdüklerinin görülmesine engel olabileceğini söylüyor Mungan. Bundan da öte sürekli kıskanılan, yapıp ettiklerine dik dik bakılan biri olarak kıymetinin çok sonra anlaşılacağından emin; gülerek söylüyor bunu. Boynunda ametist taşından bir kolye var, o da nazar dedektörü bir nevi... Sadece Santralİstanbul’daki bol yıldızlı okuma gecesinde hem dizlerinin üzerine kapaklanıyormuş az kalsın hem de ‘onun gibi yoksul bir şairin zar zor edindiği’ Armani ceketine şarap dökülmüş. Kendi de eğleniyor söylerken.
       Murathan Mungan, önümüzdeki cuma Sinop’ta olacak, sonra Samsun, Amasya, Adana, Mersin, Bursa, Diyarbakır var. Kitaptaki hikâyelerin düğümü gibi turne de İstanbul’da Esenler Otogarı’nda sonlanacak.

16 şehre dağılmış kadın karakterlerinize baktığımızda taarruz planlarıyla, hüsranlarıyla birey olma mücadelelerini görüyoruz her şeyden önce. Bu karakterlerin kaçı erkek de olabilirdi?
Hangileri erkek olur diye hiç düşünmedim. Bireyselleşmeye dair dediğiniz çok doğru çünkü Türkiye’nin modernleşme projelerinden bir tanesi kadın üzerine bir okumadır. Beraberinde ekonomik özgürlüğü ve kendi kararlarını kadına verdiğinde açılan sahanın şehri kalmıyor; yalnızlığa bedelleniyor.

‘Erkekten Kentler’ çıkmaz mı yani?
Erkekten kent değil, kasaba çıkar canım. Aslında kitapta da ortaya çıkan şeylerden biri Türkiye’nin bir kasaba olduğu. Esenler’i seçmem de bununla ilgili. Kadınların birey olmasında iki handikap var. Bir, anonim kültürden kopmak güç, sana verilen toplumsal rol modellerinin dışına taşıyorsun. İkincisi, var oluş alanları egemen erkek söylemi ve cihazlarıyla kuşatıldığı için orada var olman güçleşiyor. Erkeğin de sürgün edildiği alanlar var. Bu kitapta erkekleri baskın karakterler olarak çizmekten özellikle kendimi alıkoydum. Kötü erkeğe düşersen kaderin kötü olur gibi bir şey ortaya çıkmasın istedim. Olma meselesinin bire bir hayatındaki erkekle açıklanamaz olmasını tercih ettim. Tabii ki, kentleşmeyle beraber bireyleşme ve onunla beraber kadın mücadelesi, bir soğanın zarları gibi birbirine paralel hareket ediyor. Kitap üzerine böyle üst okuma cümleleri konuştuğun zaman bir sosyoloji kitabı yazmışsın gibi anlaşılabiliyor. Halbuki bu bir hikâye kitabıdır ve bütün hikâye kitapları haz vermek için yazılır. Bire bir her öyküde bulamazlar ama bunların farkında olan bir yazarın kaleminden çıkmış hikâyeler bunlar; izdüşümleri, ışık ve gölge oyunları elbette ki vardır.

Bir söyleşinizde başı kapalı hiçbir kadın kahramanınızın bulunmayışı için, “O benden beklenen olurdu” demişsiniz. Türkiye’de kadın bireyselleşmesinden bahsederken türbanı bu yüzden dışarıda bırakmak kitabın bütününde bir eksiklik yaratmıyor mu sizce?
Ama mesela kitapta Mardin de yok. Lezbiyen de koymadım. Kitapta türbanın eksikliğini hisseden okurların kötü okurlar olduğunu düşünüyorum. Ayıp bir şey bu. Ben bestseller yazarı değilim, formüllerle yazmıyorum ve tenezzül eşiğim çok yüksek. Bazı okurların ve eleştirmenlerin tenezzül eşikleri ise çok alçak. Sadece alçak olan tenezzül eşikleri de değilmiş. Ben kolay okur sevmiyorum. Malatya öyküsünün dörtte üçü de hazırdı, koymadım. Her kitabın bir mimari yapısı, bir kimyası var. Bir yazar yaptığı şeylerle konuşulur, yapmadığı ya da tercih etmedikleriyle değil. Bir kitap bütün dünyayı kuşatmaz. Bu, bizim okuma geleneğimizin tam olarak oluşmadığının göstergesi. Devamını yazarken belki yazarım.

Kahramanlarınız çoğunlukla bir diğer kadın sayesinde ayılıyor, fikri çatırdıyor, değişiyor. Kadınlar birbirlerinden çok öğrenirler mi gerçekten?
Kitabı çarpışmalarla kurmaya çalıştım. Bu turneler sırasında da gördüm, bir kadının varlığı diğeri için ilham kaynağı olması gerekirken, ya rekabet edilesi ya da taklit edilesi bir figür olarak görülüyor. Bu kitapta bunu kışkırtmaya çalıştım. Ben biraz karanlık bakışlı bir yazarım, nasıl diyeyim, fazla görüyorum. Türkiye gibi bir ülkede çok görmek kimi mutlu etmiş ki beni mutlu etsin. Bu farkındalık halini, insanlar daha da çok ümitsiz olsunlar, yerlerde sürünsünler diye önermiyorum. Aksine kısa vadeli çözümlerle yetinmemek için, o lafı pek seviyorum, ama çok sevdiğim lafı hatırlayamıyorum, (gülüyor) palyatif çözümlerle ikna olmamaları için bir içgücü kazanmalarını istedim.

Bir tarafta İstanbul var, diğer tarafta Türkiye’nin geri kalan kısmı. ‘Kadından Kentler’in bütününe yayılan bir trafik söz konusu. Esenler Otogarı’ndan sonra İstanbul’un bitmediğini ama diğer yanında da aslında İstanbul diye bir şeyin hiç başlamadığını görüyoruz.
Taşra başını kaldırıp yukarı, sinema perdelerine bakarak İstanbul’u seyretti hep. 22 Nisan gecesi Santralİstanbul’da yapılan gecede de yukarıdaki plato üzerine yıldızları yerleştirdiğimizde, ben o hissi aldım. Davetliler başlarını kaldırıp beyazperdede yıldız seyreder gibi hem seslerini, yüzlerini bildikleri yıldızları seyrettiler hem de yıllardır o perdelere bakan taşralılar gibi baktılar. Yine de onlar yıldızlar kadar uzaktılar. Bütün o yabancılaşma çok hoşuma gitti. Bununla şunu demek istiyorum; taşra hem modernleşme projesi bağlamında, hem kendi değerlerini korumaya çalışırken hem de medeni olmak adına İstanbul eksenli modeller aldı kendine. İstanbul ve Türkiye ilişkisinde bir şekilde bir seyreden-seyredilen aksı var. 12 Eylül sonrası nüfus, göç, taşralılaşma ve bir tür yorgun düşüp geri çekilme, İstanbul’u da Anadolu’ya benzetmeye başladı. İstanbul henüz fethedilmiş değil. 1453’te fethedilen İstanbul belki hâlâ Taksim Meydanı’na cami dikemiyor. Kilise önünü dönercilerle kapatarak bilmem kaç yıllık Bizans’ı saklamaya çalışıyor. İyi ki İstanbul kozmopolit, Beyoğlu kozmopolit. Kozmopolitlik benim için çok çağdaş bir değer.

Diğer turne şehirleriyle karşılaştırıldığında nasıl geçti sizce Trabzon’daki okuma buluşmanız?
Her gittiğim yerin bir kimyası oluyor. Bazen günüyle, saatiyle ilgili olarak hep aynı kalabalıkla karşılaşmıyorsun. Ama hep sevgi ve ilgiyle karşılaşıyorsun. Bugün de öyleydi. Bazen üniversite vizeleri etkili oluyor. Bana arabada söylenen en büyük rahatsızlık, mesai saatine denk gelmesiymiş. Oraya gelenlerin temsil ettikleri de bir şeyi gösteriyor sonuçta. Sıcak ve iyiydi benim açımdan. Tabii ki sık gitmediğiniz yerler olduğu için gönül büyük kalabalıklar bekliyor.

Okumadan sonra tuvalette Trabzonlu bir hanım “Koskoca Murathan Mungan’a bu kadar kişi gelmesine ben şehrim adına utandım” dedi. Gelenler arasından da sadece bir kişi okumuştu kitabınızı. İçiniz bir buruldu mu?
Hayır, sonuçta gördüğüm sevgi, duyduğum cümleler yeter. Ben döndükten sonra Trabzon’dan alacağım mail’leri tahmin edebiliyorum; hem gelenlerden, hem gelemeyenlerden. Bir sürü faktör var belirleyici. Buraya özgü olarak organizasyonun da bir zaafı olduğunu düşünüyorum. Yeterince duyurulmamış sanırım. Sevgi olarak bir eksiklik asla yoktu. Salonun ısısı bana yetti. Şöyle söylemek lazım, galiba benim yazar ve şair olarak hızımla insanların günlük hayatındaki tempo arasında bir fark var, aks var. Fizik kanunlarına baktığınız zaman da, bu kitap ayın 10’unda çıktı, bugün ayın 25’i. Belki bir ay sonra yapmak daha doğru olabilirdi bu turneyi ama biz bu hız içinde yapmayı tercih ettik. Sonuçta biz de deplasmanda maça gelmedik buraya.

Tek başınıza bir köşede aylarca yazıyorsunuz ve aslında sonradan okurdan gelen tepkiler hiçbir zaman hakiki bir sahne duygusu vermiyor yazara. Daha önce tek tek sayısız imza gününüz olmuştur ama bu seri haldeki buluşmalar içinizdeki sahne arzusunu tatmin ediyor mu?
Bak, seyirci sayısından daha önemli bir şey soruyorsun şu anda. Mesela İzmir’de Sezen’i (Aksu) arayıp “Bu sevgiyle nasıl baş ediyorsun?” diye sordum. O imza kuyruğunda ben birkaç kere ağladım. Dediğin doğru, odanda yazıyorsun, sonra ya mail alacaksın, ya mektup gelecek, ya okur bir yerde sana bir şey söyleyecek ve sen ‘Aaa demek buralara gidiyorum’ diyeceksin. Ama bu tür şeylerde üzerine dalga dalga geliyor. Şarkıcı sahneye çıkar, enerjisini, alkışını alır; üretimiyle üretiminin sahası aynıdır. Bizde öyle değil.

Son birkaç yılda Trabzon mahreçli çok haber canımızı sıktı. Hatta bu olayların üst üste gelişi, Trabzon’u Türkiye’nin genelinde yükselen milliyetçi muhafazakâr eğilimin simge kenti haline getirdi. ‘Trabzon’da neler oluyor’, dile yerleşen bir cümle kalıbı oldu. Sizin ‘Trabzon Burması’ öykünüzü hiç karıştırmayalım, o dönem Trabzon’da olanlara dair sizin neler düşündüğünüzü soralım...
Bir kere söylediğim gibi gündemin beklentileriyle ilgili bir ilişki kurmaktan kaçındım. Bizim geçen yüzyıl yazarlarından bir farkımız var. Diyelim haftalık haber dergileri de artık seninle aynı havuzdan pay alıyor. Bu sözünü ettiğiniz olayların gündelik medyada, haftalık haber dergilerinde, televizyonda tüketilmesine koşut bir şey yapacaksanız, bunun adı edebiyat olmaz. Bu malzemeler yazılmaz mı, elbette yazılır... Onun yazılması için gereken derinleşmenin, ufkun kazanılması, zaman ve emek isteyen bir süreç. Bu kitapta kurduğumuz İstanbul-Türkiye aksının dışında bir söylem ve dil kurmak gerekiyor.
       Gündeme ait sorunu da yanıtsız bırakmamak için şunu söyleyebilirim. Milliyetçiliğin çok yükseldiği yerler genellikle mazinin ruhlarıyla ödeşmekte zorluk çeken yerlerdir. Bence Trabzon hâlâ Pontusluların ruhuyla ödeşip yüzleşemedi. Bunun gündelik dildeki tezahürleri, ne yazık ki kirli siyasetlerin desteklemesiyle böyle biçim buluyor. Bunun en kısa zaman içinde çözülmesini ümit ediyorum. Elbette ki çok üzücü. Yine de Türkiye’nin hiçbir ilini, ilçesini belli bir biçimde etiketlememek gerekiyor. Çünkü en ummadığınız yerlerde çok pırıl pırıl insanlar yaşıyor. Çok aydın, çok çağdaş insanlar muhtemelen Trabzon’da da var. Trabzon’un adının bu şekilde gölgelenmesine içim razı gelmiyor.
       Ama dediğiniz resimler benim de kolay kolay unutamadığım resimler... Milliyetçiliğin yoksullukla ve itilmişlikle olan ilişkisi göz ardı da edilemez. Bugün fotoğraf çekimi için dolaşırken de gördük. Bütün Türkiye ne yazık ki 12 Eylül 1980’in kurbanı. 12 Eylül’ün suçluları yargılanmadan hangi ödeşmeden, yüzleşmeden söz edeceğiz...

Neyi ne zaman kaydettiğinizi bilmezsiniz, ama düşünce metodunuzu anlamak için soruyorum. Olup bitenin etrafındaki kadınlar öncelikli belirir mi zihninizde? Mesela Ogün Samast’ın annesi hiç geldi mi aklınıza?
Gelmez mi...Hatta onun muhtemelen kimsenin farkına varmadığı, bilmediği şeyleri de geldi. Atlanacak şey değil ki... Ama mesela bu öykünün bu turneyle bitişik olmasını şık bulmam doğrusu. Belki başka bir konuşma etrafında örüntülemek hoş olur. Senin için de kötü bir fırsatçılık olarak okunabilir. Trabzon’a gitmişken bir de bunu açmak... Buraya ‘Trabzon’da ne oluyor’ başlıklı siyasi bir söyleşiye gelmiş olsaydım konuşurduk...

Buna vereceğiniz cevap, hikâyelerinizdeki kadınları nasıl biriktirdiğinize dair ipucu verecek. Ayrıca Trabzon’da neler olduğunu anlamak istiyorsak önce Ogün Samast’ın annesini anlamamız gerekmiyor mu? Kadından Kentler’in konusu tam da bu değil mi?
Sonuçta bir gazete okuru bunları bizim senle buna ayırdığımız zaman perspektifi genişliğinde okuyup dinlemiyor. Kaç kişi geldi, gitti konusunu da bu nedenden uzatmak isetmedim. Sözlerimiz ne zaman, nereye, ne kadar ulaşır, her zaman bizim denetimimizde olan şeyler değil. Ama karakter yaratırken, olaylar üzerine düşünürken her zaman olumlu anlamda düşünmezsin annesini, babasını, çevresini. Çok katmanlı bir biçimde o perspektife yerleştirirsin. Mesela bir düğün resmindeki oyunu da benim için bir kayıttır. Yazar sadece iyi ya da kötü şeyleri kaydetmez; bütünü görmeye çalışır. Ayıp olmasın, böyle demesinler diye öyle düşünmez. Örneğin ‘995 Kilometre’ diye bir romana çalışıyorum. İslami bir tetikçi anlatıyorum. Belki ileri yaşlarımda onun mutfağını anlatmak çok daha enteresan olacak. Nasıl detaylarla besledim, kayıt tuttum... 2010’a kadar bitirmeyi ümit ediyorum.

Şehirler üzerinden kurduğunuz haritanın dışında, başka bir haritadan da söz edebiliriz sanki. İstediği kadar yoksulluktan yırtsın, diplomalar alsın, çok paralar kazansın, sevsin, sevilsin, her kadın altında bir fay hattı var...
Benzetme sana ait, öyle düşünmedim ama söylediğin güzel de... Türkiye’de eğlence hâlâ büyük ölçüde halay ve horonla ifade ediliyor, bireysel dansa geçiş çok geçtir. Türkiye’de üç-beş erkek bir arabadan inip bir adamı döverler. Batı’da seni düelloya davet eder, teke tek karşılaşırsın. Bizde mahalleli köşeye pusu kurar, akşam eve giderken gıcık kaptıkları adamı birlikte döverler. Geneleve üç-beş arkadaş birlikte gidilir. Yani bireyleşme erkek için de kolay değil. Hiza kültürü çünkü... Edebiyat dünyasında da böyledir; hizanın dışına çıkmaya başladığın anda işaretlenirsin. Şekil A... (Gülüyor) Ama bütün bunların dışında kadına eklenen bir yük daha var: Bütün değişim ve dönüşüm senin üzerinden okunuyor. Hep bu örneği veririm, modernleşme projesinde kılık kıyafet devrimi geldi, erkekler bir kravat, takım elbiseyle oturdular. En muhafazakâr, milliyetçi, ‘İslamcı’ erkek bile kendi ifadesini sistem dışında kodlamıyor. Ama kadın türbanla erkeğin yanında sistem dışı bir kodda çalışıyor. Bu bir fay hattıysa, fay hattı tabii ki... Üniversiteye o giremiyor, aynı zihniyeti taşıyan erkek girebiliyor. Feminist de olsan, türbanlı da olsan çitin öbür tarafında muamele görüyorsun.

Bu faylar kırıldığında nasıl bir deprem olur?
‘Allah muhafaza’ şeklinde bir deprem olur. (Gülüyor) Özellikle taşra kentlerini gezdiğimde kadınların bir zaafını gördüm, kadınlar kendilerine yalan söylenmesinden hoşlanıyor. Entelektüel bir Barbara Cartland’a çok fitler, çok razılar. Söylemlerinde bulunmasalar da bir farkındalık halleri var durumlarının gereği ve çok canları sıkılıyor.
Okuyabileceğiniz diğer Murathan Mungan söyleşileri
▪ "Beşi bir romanda!"
Sema Arslan, Milliyet Sanat, Haziran 2004
▪ "‘Beşpeşe’ ciddi bir oyun yazdılar"
Elif Tunca, Zaman, 12 Temmuz 2004
▪ "Amok koşucusu"
Zuhal Bekler, Time Out, 3 Nisan 2008
▪ "Edebî Maratoncu"
Ayşegül Tuna, Time Out, Kasım 2007
▪ "Akıllı kadın yalnız kalmaya mahkûm"
Yeşim Çobankent, Elle, 3 Nisan 2008
▪ "Kadından Kentler"
, Demokrat Radyo, İzmir, 14 Nisan 2008
▪ "Kitapta ciddi bir amelelik var, dersimi çok çalıştım"
Miraç Zeynep Özkartal, Milliyet Pazar Eki, 13 Nisan 2008
▪ "Kadınlar eşya, evlilik ve aşkla esir alınırlar"
Evrim Altuğ, Sabah, 13 Nisan 2008
▪ "Yazımı sürekli ateşe atarak ilerledim"
Nida Nevra Savcılıoğlu, Notos Öykü, Nisan 2008
▪ "Kadınlarla Kürtler’in kaderi ortak"
Ayça Örer, Taraf, 12 Nisan 2008
▪ "Kendini Şaşırtırsan Okuru da Şaşırtırsın"
Irmak Zileli, Remzi Kitap gazetesi, Mayıs 2008
▪ "Yazdıklarımdan yapılma bir adanın üzerinde yalnız..."
Sema Aslan, Radikal Kitap Eki, 19 Ekim 2007
▪ "Kentlerden Bir Tür Çöl Yaratılıyor; Betondan, Camdan, Çelikten Bir Çöl"
Serkan Ayazoğlu, arkitera.com, Nisan 2014
▪ "İyi öykücülerden kötü romancılar yaratıldı"
Buket Aşçı, Vatan Kitap, 14 Mayıs 2014
▪ "Bir kolum çolaktır şiir yazarken"
Birhan Keskin, Radikal Kitap, 8 Nisan 2016
▪ "Bunlar benim binbir gece masallarım"
Çağlayan Çevik, Hürriyet Kitap Sanat, 16 Şubat 2017
▪ "Var oluşumu anlamlandıran eşyam kalemim"
Adalet Çavdar, Milliyet Sanat, 10 Mart 2017
▪ "Kültürel dünyada muhataplar eşit değil!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, 1 Temmuz 2000
▪ "Erkekler İçin Divan'ı ben yazmasam kim yazacaktı?"
Ahmet Tulgar, Milliyet, 2 Aralık 2001
▪ "Yüksek Topuklar’la geliyor"
Ayşe Arman, Hürriyet Pazar, 5 Mayıs 2002
▪ "Kadınlar üçlemesinin ilk kitabı"
Sema Uludağ, Radikal, 9 Mayıs 2002
▪ "Yazı iktidarsa hepimiz iktidarız"
Ayça Atikoğlu, Cumhuriyet Dergi, 30 Haziran 2002
▪ "Canımı çok yakan bir olay vardı"
Müjde Arslan, Özgür Politika, 3 Ocak 2004
▪ "İyi öpüşen bir sevgili dünyanın yarısı demektir"
Ayşe Arman, Hürriyet, 10 Temmuz 2005
▪ "İyi Türkçe yazanların çoğu Türk kökenli değil"
Derya Sazak, Milliyet, 11 Temmuz 2005
▪ "Klonlanmak istiyorum"
Pınar Öğünç, Radikal Kitap Eki, 15 Temmuz 2005
▪ "Rüya görür gibi şarkı görüyorum!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Pazar, 19 Mart 2006 Pazar
▪ "Kedi cama inanmaz, ben zamana"
Özlem Altunok, Cumhuriyet Dergi, 24 Temmuz 2006
▪ "Melodram her an hayatımızın içinde"
Yeşim Tabak, Pazar Sabah, 27 Mayıs 2007
▪ "İyi bir sanatçı kendini SİT alanı ilan etmeli"
Ayça Atikoğlu, Gazeteport, 25 Haziran 2007
▪ "Olgunluğumun saltanatını sürüyorum artık"
Sevin Okyay, Radikal, 26 Temmuz 2007
▪ "Şiire, yazıya hep temiz davrandım"
Deniz Durukan, Radikal, 12 Aralık 2007
▪ "Arenayla opera arasında bir hayat benimkisi"
Cem Erciyes, Radikal Kitap Eki, 8 Nisan 2011
▪ "Türkiye’de yalan söyleyenlerden hiç hesap sorulmadı"
Zeynep Miraç, Hürriyet Pazar, 23 Şubat 2014
▪ "Bu toprakların asli meseleleri"
Pınar Öğünç, Radikal Kitap, 3 Mart 2014
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova