Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-075-5
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda
Kapak Resmi: Selma Gürbüz
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2017

Kırk Oda, Üç Aynalı Kırk Oda ve Yedi Kapılı Kırk Oda’dan sonra bu kez gene aynı akrabalık, komşuluk ilişkilerini sürdüren benzer yapıda çatılmış, ortak merkezli dokuz hikâyeden oluşan Dokuz Anahtarlı Kırk Oda ile devam ediyorum yıllar önce çıktığım yola, yolculuğa.

Yıllar önce söylediğim ve söz verdiğim gibi, kırk odalı bu dizinin son kitabı olacak Sonuncu Oda’nın sonuna kadar izini süreceğim kırk masal. – Murathan Mungan

İÇİNDEKİLER
Eşyanın Anahtar Olması
Bel Kuşağının Anahtarları
Emanet Dolabının Anahtarı
Anahtar Deliği
Demir Oda
Anahtar Kelime
Anlatmanın Anahtarı
Yedek Anahtarlar
Dokuzuncu Katın Anahtarı
OKUMA PARÇASI

Eşyanın Anahtar Olması, s. 9-13

Her insan bir eşyayla gelir dünyaya.

Kendisi için seçilmiş bu özel eşyanın ne olduğunu, şimdi nerede ve kimin elinde bulunduğunu bilmeden gelir. Bazen yakınında, hatta elinin altında, bazen az ötesinde bir yerde, bazen de ırağındadır; hatta insanın çilesine göre denizler aşmayı gerektirecek kadar uzaklarda olduğu da olur. Çoğu insan onu aramayı bilmez, ayağına yol beğenip aramayı öğrense bile, bulduğunda ne yapacağını bilemez. Yaşamanın insan aklına sığmaz kusursuz bir matematik düzenle çalıştığını zamanla kavrayanlar, yeryüzünde herkesin bir eşyası olduğunun ve bu seçilmiş eşyanın âlemler arasında bir anahtar işlevi gördüğünün bilgisine, mânâsına da ererler. Yazgınızın kapısını açacak, yaşamın matematiğini işletecek, saklısında sadece size hizmet edecek tılsımı barındıran, zamanın tespihinde sırasını bekleyen bir anahtar. Bu, bazen doğrudan anahtarın kendisidir, hani şu bildiğimiz, kilidinde dönen sıradan bir anahtar. Bazen Aleâddin’in sihirli masalında olduğu gibi, kendi hikmetinin bile kuytusunda kalmış, tozunun silinmesini bekleyen gösterişsiz bir lamba! Bu masalı önceden bilenler nedense kendilerine masaldaki gibi tozlanmış bir lambanın seçilmiş olabileceğine inanmak istemez, kaderleri için akıl etmesi daha zor, kıymeti farklı bir eşya aramaları gerektiğini düşünürler. Dilde tekrarlananın, hayatta tekrarlanmayacağını sanırlar. Bunlar masalları bir seferlik zannedenlerdir. Oysa ister mânâlar âlemi deyin, ister işaretler evreni, orada her nesne birdir: anahtar, lamba, bazen kutsal kâse, gömülü kılıç; bazen tükenmezkalem, bir gözlük, bir saat, bir elbise askısı, herhangi bir şey işte. Eşya dediğin orada eşitlenir. Taşın bağrından söktüğün kılıç, içinden süzülüp geçtiğin ayna, mânâsı kabına sığmayan kâse insan hayalinin eseridir.

O eşyanın sizin olduğunu, kaderinizin anahtarı olduğunu anlamanız; anlayıp da bulmanız, bulduğunuzda kullanmanız; kullandığınızda karşınıza çıkan hayatı kabullenip sürdürmeniz, güçlüklerine, ezalarına, cefalarına katlanmanız her zaman kolay değildir... hayat zordur... Masallar, bu zorluğu insan zihni için kolaylaştıran hayallerin doymak bilmez ihtiyacıyla uydurulup hayatımıza dahil olurlar ya da olmadıklarıyla kalırlar. Ne masal, ne hayat olamadıklarıyla... Araf dediğimiz hayattır aslında.

Şimdi rasgele üç kişi seçelim yeryüzünün şu dağınık yüzünden; bu üç kişiye üç eşya beğenelim ve yüzlerce olasılığın matematiğini kalem ucu bir dokunuşla işletelim:

Bir hikâyeyi var etmenin çeşitli yolları vardır.

Böylelikle, hikâyemizi kendi içinde desenleyebiliriz.

Örneğin, ilk kişiye seçtiğimiz saat, onun hiç tanımadığı bir ikinci kişinin hemen yanı başında duruyor olsun. Örneğin, yatağının başucunda, komodinin üstünde. Saatin kaderinin sahibi olan ilk kişi, saatin varlığından ve onun o sıradaki -sadece mülkünün- sahibi olan ikinci kişiden kilometrelerce uzakta küçük bir kasabada kendi halinde solgun bir hayat yaşıyor olsun. Eğer bu saat, kaderi olarak seçildiği o kişinin elinde olsaydı, bunu kullanabileceği zamanı biz biliyor olalım, o bilmiyor olsun. Kader eşyasının bir saat olduğunu, o saatin nerede bulunduğunu bilmeyen o ilk kişi, hadi artık adına Ababa diyelim bütün bu çeşit gizemli, içrek bilgilere uzak, kayıtsız, hatta bigâne biri olsun. Onu, yani Ababa’yı bu hayatta sihirli bir eşyası olduğu fikrine, diyelim ki okuduğu bir hikâyeyle, örneğin, bu okuduğunuz hikâyeyle uyandırmış olalım - herkesin bir uyandırılma yolu vardır dünyada. O kişi, eşyasının ne olduğunu nasıl anlayabilir, ona bakalım. Diyelim ki, Ababa eşyasının bir saat olduğunu bir biçimde anladı -istihareyi andıran bir gündüz düşü, halkaları aklın sırlarına göre sıralanmış bir tesadüfler zinciri, falına düşen gölgeyi tanıyıp gören biri- bu kez o saate nasıl ulaşabilir diye bir yol düşünelim, anlattığımız hikâye saati bulmasını sağlayacak birbiriyle bağlantılı olaylarla ilerlesin, bulduğunda onu nasıl tanıyacak, tanıdığında nasıl sahip olacak, olduğunda nasıl kullanacak ve kullandıktan sonra kavuştuğu hayatı nasıl yaşayacak acaba, diye kendi uydurduklarımızın içinde hayalini kurduklarımız gerçek olana kadar bulduğumuz yolu adım adım alalım.

Ababa’nın iç cebinde hikmetini bilmeden taşıdığı tükenmez- kalem de meğer bir başkasının seçilmiş eşyası değil miymiş? Bakın şu kaderin işine! Gene kimse bilmesin bunu, biz bilelim. Yani ne Ababa bilsin, ne de kalemin asıl sahibi olan kişi -hadi onun adına da Becebe diyelim-. Becebe bu bilgiden de, Ababa’nın cebinde duran kalemin kendisinden de hayli uzakta yaşamaktadır. Bilmemektedir. Hayatta bilmediklerimizi biz hikâyede bilelim. Olayların bundan sonrasını, birden fazla olasılıkla saçaklandırıp desenleyebiliriz artık. Dilerseniz, kalemin Ababa’da, saatin Becebe’de olduğuna karar verip bunların düz bir çizgide birbirlerine doğru ilerlemelerini sağlar, kalemin sahibi ile saatin sahibini karşı karşıya getirerek eşyalarını değiş tokuş ettirebiliriz; bu kestirme yoldan birbirine doğru ilerleyen bir değiş tokuşun çabucak sonuca varan kolay hikâyesine ulaşabiliriz. Saati verir, kalemi alır, herkes eşyasına ve yazgısına kavuşur. Hikâye burada da bitebilir, ama bu kadar çabuk bitmesini istemiyorsak, hayatın bu kadarı göz koyduğumuz hikâyenin enine boyuna yetmiyorsa, olaylar daha dolambaçlı yollardan ilerlesin, bizi daha çok meraklandırıp heyecanlandıran gelişmelerle oyalanalım istiyorsak, kavuştukları eşyalarını ve edindikleri güçlerini nasıl kullandıkları ya da kullanamadıkları üzerine olayları farklı yönlere doğru geniş kavisler çizerek saçaklandırıp ilerletebiliriz. Gerekirse onları yeniden karşı karşıya getirir ya da sonrasında olacakları koşut hikâye biçiminde kurduğumuz başka bir çerçeve içine taşıyıp orada başka durumlarla köpürterek anlatabiliriz. Ama böyle olmasını istiyor muyuz? Her yol, bir karardır sonuçta. Bazen hesaplanmamış sonuçlar pahasına da olsa bir karar.

Saatini aramaya yazgılı Ababa, cebinde taşıdığı tükenmezkalemin mülk sahibidir, ama eşyanın asıl kader sahibi olan kişi -adına Becebe demiştik-, Ababa’yı ve kalemi bulana kadar bu kalem tükenebilir, yani sahip kaleme geç kalabilir, bulsa bile kalemin yazgısını yenileyen gücünden nasibini alamamış olabilir. Kaderi bir başkasının elinde ölmüştür. Kalemin kaderinin asıl sahibi ister Becebe olsun, ister şimdi birdenbire karşımıza çıkıp hikâyeye dahil olan ve yaptığımız tüm hesapları boşa çıkaran, adına Cedece diyeceğimiz üçüncü kişi, onun kalemi üzerinde taşıyan Ababa’yı sonunda bulmuş olması kaderinin ilerlemesine yetmeyebilir - çoğu kez de yetmez. Biz başka bir ümidin ardına takılmışken, hikâyemiz bizden habersiz tam da bunu anlatıyor olabilir. Biz hikâyemizin anatemasını anlamamış olabiliriz. Yanlış anladığımız bir hikâyenin içinde sürüklenirken yabancı bir temayı hayatımız sanabiliriz. Geçtikten sonra anlaşılan şeylerle dolu değil midir hayat? Hayata tanımını veren, içeriğini kazandıran çoğu kez bu kayıplar değil midir? Nice gönül kıran tecrübenin sonunda hayatı özdeyişlere azaltan toyluk, acemilik günlerinin seçimleri, yanılgıları, yanılsamaları değil midir?

Aynı sonuç Ababa için de geçerlidir elbet. Saate kavuştuğunda saatin durmuş olması akla yakın bir olasılıktır örneğin. Diyelim, bozulmuştur, artık çalışmıyordur ya da sahibinin onarması için verdiği saatçide kaybolmuştur. Zaman buldurdukları kadar, zaman kaybettirdikleri de bilinir saatçilerin... Mesleklerinin şakasıdır bu. Bütün anlattıklarımız, doğru kişiyi yanlış zamanda bulmanın hikâyesine dönüşebilir her an. Bu çözümü sevmeyebiliriz, ama bazen sevmediğimiz hikâyeler başımıza gelir. Yol ayrımına kurulmuş bir pusu bütün kaderimiz olabilir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Eray Ak, "Masallar diyarından öyküler", Cumhuriyet Kitap Eki, 30 Mart 2017

Dokuz Anahtarlı Kırk Oda, Murathan Mungan’ın bundan otuz yıl önce başladığı Kırk Oda serisinin dördüncü kitabı. Kitapta, serinin diğer kitaplarıyla akrablaık ilişkilerini güçlendiren, diğer yandan kendi içindeki komşuluk iliişkilerini de gözeten hikâyeler yer alıyor.

Söz konusu Murathan Mungan olduğunda artık klasikleşmiş bir tabiri kullanarak başlıyorum yazıya; edebiyatımızın en üretken kalemlerinden biri. Evet bu doğru ancak Mungan’ı ve yazdıklarını sadece “üretkenlik” ve “çalışkanlık” gibi nitelemelerin ardına gizlemenin zor olduğunu düşünüyorum. Murathan Mungan her şeyin başında kendi yazı/n evrenini yaratmış bir yazar ve kaleme getirdiği her kelimeyi bu evrenin bir parçası hâline dönüştürmeyi başarabiliyor. Yazınsal kimliğinin her parçası, aynı zamanda kendi kimliğinin de parçaları oluyor ve Mungan özelinde yazı ve yaşam arasındaki o ince perdenin sınırları daha da silikleşiyor her seferinde.

Tam da bu nedenle yeni yayımlanmış bir Murathan Mungan kitabı görüldüğünde, ki bu sık başımıza geliyor, aceleyle basıma hazırlanmış bir kitabın varlığı söz konusu olmuyor. Üzerine uzun uzun düşünülmüş, kitabın varoluş nedenleri ve yazar zihnindeki yolculuğu üzerine dahi kafa yorulmuş bir metin karşılayacak okuru raflarda yerini alan her yeni Murathan Mungan kitabıyla beraber, biliyoruz. Diğer yandan bu yeni kitap aynı zamanda Mungan’ın soyağacı diyebileceğimiz kitaplarla örülü haritasına belli noktalardan temas ederek, kitapları arasındaki akrabalıklara yeni bir güç, farklı bir bağ, yeni bir bağlam da katacak; bunu da biliyoruz…

Mungan’ın yazdıkları arasındaki ilişkiyi bir ağacın dallarına benzetirsek eğer; yeni kitap, mutlaka diğer dallara temas ederek, onların gücüyle fakat kendine has tazeliğiyle başka bir yerden baş verecek. Planlı büyüyen bir şehrin, yine plan dahilinde şehre dahil edilmiş yeni bir sokağı Mungan’ın kaleminden çıkan her yeni metin. Bu bağlamda Mungan’ın edebiyat dünyasında kaçak yapılaşmaya yer yok. Kendi edebiyat dairesine kattığı her yeni kitabıyla Murathan Mungan, üzerine uzun uzun düşünülmüş bir fikir ucunun sonuçlarını koyuyor aslında okurunun önüne. Böylelikle planlı programlı büyüttüğü kenti, edebiyat şehri yeni yapılarla boğulmaktansa, bahsedilen düzenin bir parçası olarak genişleyen bir kültür metropolü hâlini alıyor.

Tıpkı yeni kitap Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın yaptığı etki gibi…

Otuz yıl önce başlayan hikâye

Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın hikâyesi için bundan otuz yıl öncesine gitmemiz gerekiyor. Mungan’ın yeni yayımlanan bu öyküler toplamı, ilk kitabı bundan otuz yıl önce yayımlanmış Kırk Oda serisinin dördüncü kitabı. Aynı serinin diğer kitapları; Üç Aynalı Kırk Oda, Yedi Kapılı Kırk Oda ve yenisi Dokuz Anahtarlı Kırk Oda

Mungan’dan bir not: Kırk Oda, Üç Aynalı Kırk Oda ve Yedi Kapılı Kırk Oda’dan sonra bu kez gene aynı akrabalık, komşuluk ilişkilerini sürdüren benzer yapıda çatılmış, ortak merkezli dokuz hikâyeden oluşan Dokuz Anahtarlı Kırk Oda ile devam ediyorum yıllar önce çıktığım yolculuğa.”

Bu notun devamı da var: ‘Yıllar önce söylediğim ve söz verdiğim gibi, kırk odalı bu dizinin son kitabı olacak Sonuncu Oda’nın sonuna kadar izini süreceğim kırk masal.”

Kitabın arka kapağına da alınmış bu küçük not, Mungan’ın yazını ve düşünüşü üzerine çokça nüve veriyor aslında elimize. Yazının girişinde de bahsedilen Mungan’ın yazdıklarının akrabalığı ve kaleme getirdiği her şeyin bir büyük plan dahilinde yeri olduğunun, yazarın kendi kelimeleriyle vücut bulmuş hâli bu kısa not.

Bir masal âlemi yaratmak

Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın sayfalarını araladığımızda ise Mungan’ın otuz yıl önce çıktığı bu yolculuğun aynı düzlem üzerinden yürüyen fakat sınırların kapılarını zorlayan öyküler dünyasının içine giriyoruz. Aynı düzlemden kasıt, Kırk Oda serisi kapsamında çıkan tüm kitapların derdinin anlatmak üzerine kurulu olması. Daha doğrusu yazar derdinin anlatım olanakları üzerine kurulmuş olması. Mungan, Kırk Oda serisinin tüm kitaplarında masallar anlatıyor aslında. Bunları da modern öykü biçimi içine yerleştiriyor. Mungan’ın anlatım meselesi de tam olarak burada başlayıp bitiyor. Yazar, öykü olanakları içinde hikâyenin sınırlarını zorluyor. Batılı biçimin içini Doğulu bir biçemle doldurma arayışının sonuçlarını okuyoruz biz Kırk Oda serisi ile. Öykünün sonsuzluk vaat eden biçim dünyasında, tahkiyenin samimiyete ve yazmaktansa anlatmayı tercih eden üslubuna yaslanıyor Murathan Mungan bu öykülerde.

Bu Doğulu biçemle hikâyeleştirilenler ise ne günlük dertlerin kısıtlayıcılığına ne de uçucu meselelerin havariliğine sahip. Felsefi derinliğin ve varoluş dertlerinin fantastik diye nitelenebilecek bir düzlemde ve hikâye hikâye sorgulanışına tanıklık ediyoruz Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın sayfaları arasında. Masallarda görülen boyutuyla bir fantastik bu öykülerde can bulan. Masalsı bir temel üzerine yükselse de modern anlatının da sınırlarını kapsıyor bir yandan. Böylelikle de ortaya yine kitabın da, Kırk Oda serisinin de mantığındaki uyumlu bir bileşke çıkıyor. Öykü biçimi içinde anlatılan masallar gibi masal temelli modern fantastik hikâyeler oluşturuyor Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’yı.

Kitaptaki öyküler Murathan Mungan’ın önceki yazdıklarıyla akraba. Bu, yazının girişinde de söylendi. Fakat kitaptaki dokuz öykü de birbiriyle akraba aynı zamanda. Dokuz Anahtarlı Kırk Oda nasıl ki komşuluk ilişkileri bağlamında Kırk Oda serisinin yeni toplamı hâline geliyorsa, kitaptaki dokuz öyküyü de birbiriyle akraba, komşu yapan ilişkiler mevcut. Bu aynı zamanda kitaba romanvâri bir bütünlük de katıyor ki Mungan’ın hemen tüm toplamlarında görmek mümkün böylesi durumları. Zaman zaman pek çok yazarı bir araya getirerek öykü derlemeleri de hazırlayan Mungan’ın, öykü küratörlüğünü kendi kitabı için kullandığını görüyoruz Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’da. Kitabın sayfaları arasında ilerlerken; sıralanışından sonuçlanışına dek bir akışın, senaryonun içinde dolaştığımızı da fark ediyoruz aynı zamanda.

Bu bütünlüğü sağlayan öykülerin kendi karakterleri yanında, yazarının onlar arasında kurduğu anlam ve imge birliği diğer yandan. Dokuz Anahtarlı Kırk Oda özelinde başat birleştirici unsur güçlü ve öykülerde pek çok anlamlarıyla birlikte kullanılan “anahtar” imgesi. Mungan, bir kelimeyi güçlü bir kelime hâline getirip anlamlar arasında geziyor öyküler boyunca. Anlamlar ise okuru felsefi algıları da geniş olan iç dünyalara taşıyor. Mungan, müjdesini şimdiden verdiği Sonuncu Oda’ya doğru ilerlerken bir anlamda kendi masal âlemini de oluşturuyor böylelikle.

Devamını görmek için bkz.

Şâmil Yılmaz, "Varoluşumuzun kurucu fantezileri", Birgün Kitap, 26 Nisan 2017

Zizek’in Patricia Highsmith’ten aktardığı bir hikâye vardır; bir yabancı, sessiz sakin bir kasabaya gelir. Kasaba merkezindeki bara düzenli olarak uğramaya başlar. Bir süre sonra, bardaki tüm erkeklerin, kasaba dışındaki eski bir ev hakkında hikâyeler anlattığını fark eder. Evde bir kadın yaşamaktadır ve tüm erkekler, ara ara, bu kadını ziyarete giderler— gittiklerini iddia ederler. Neredeyse hepsinin, bu gizemli ve çekici kadına dair iştah kabartıcı bir hikâyesi muhakkak vardır. Evi ve kadını çok merak eden yabancı, bir akşam eve gider. Fakat evde, adamların iddia ettiğinin aksine, hiç kimse yoktur. Hatta evin boş odalarına, harabe haline bakınca, onlarca yıldır hiç kimsenin bu eve adım atmadığı da çok bellidir. Bara geri dönen yabancı, biraz da öfkeyle, içerdeki erkekleri yalancılıkla suçlar. Hemen sonrasında ise linç edilerek öldürülür… Zizek’in hikâyeye dair vurgusu, öznenin inşasında fantezi çerçevesinin ‘ölümcül’ öneminedir. Adamlar yabancıyı yalan söyledikleri ortaya çıktığı için değil, kimliklerini ayakta tutan fantezi çerçevesini yıktığı için öldürürler.

Yabancının bu ölümcül günahını, edebiyat da, aşağı yukarı Don Kişot’tan beri işlemektedir; iyi romanlar ve iyi hikâyeler, kendimize ya da topluma dair kurucu fantezilerimizi alt üst etme gücüne sahiptir— o fantezileri pekiştirip sağlamlaştırma gücüne de sahip oldukları gibi…

Özel bir ironi

Murathan Mungan, neredeyse yazdığı her şeyde, böylesi bir alt-üst etme mesaisinin de işçiliğini yapmış bir isim. Son hikâye kitabı Dokuz Anahtarlı Kırk Oda da bu mesainin dışında değil. Hatta kitap, başka hiçbir kitabının olmadığı kadar açık bir meta bilinçle girişiyor bu işe. Mungan’da üzerine çok konuşulmamış ama kıymetli bir damar vardır; yazdığı her şey hem çok kendine özgü bir büyüleme gücüne sahiptir, hem de büyülenmenin her türlüsüne dair eleştirel bir bilinci sürekli olarak uyarır. Bu iki karşıt akış, tuhaf bir biçimde, birbirlerini zehirlemeden ama biçimsel bir ironiyi de sürekli kılarak aynı yatakta hareket ederler. Mungan külliyatını buradan okuduğumuzda, Dokuz Anahtarlı Kırk Oda biraz farklı bir yerde duruyor. Bu kez edebiyatın meta bilinci, çeşitli post-modern stratejilerle, sürekli bir vurgu ve özel bir ironiyle çıkıyor karşımıza. Yazarın teknik bir uğraş, bir çeşit el işçiliği olarak gizeminden arındırdığı hikâye anlatma ‘işi’, aynı zamanda hayatımızı yapan hikâyelerin de iç işleyişini çıplaklaştırıyor. Mungan önce kumaşı biçip gözümüzün içine baka baka teyel atıyor. Bu noktada her şeyi çırılçıplak görüyoruz. Masallardan, romanlardan, oyun ve filmlerden kendi ‘doğal’ dekorlarının dışına taşınan, neredeyse oksimoron bir bilinçle yan yana getirilen her ışıltılı figür, büyülü jest, inanç ve nesne, Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın gerçekliğinde bütün ışıltısını kaybediyor. İnandığımız masalların iç işleyişi bu kadar açık edildiğinde, neredeyse kendiliğinden bir biçimde yanlış yaşadığımız hayatların da iç işleyişi bakışa açılıyor.


(Şunu bir kenara not edelim; post-modern stratejilerdeki –sıkça eleştirilen- oyun bilinci bu kez varoluşsal bir baygınlık yaratmıyor. Aksine, edebiyat içi oyunlardan yaşamdaki seçimlerimize dair somut ve eleştirel verilere doğru yol alıyoruz. Oyun bu kez sert ve hırpalayıcı bir ciddiyetle kuşatılmış durumda yani.)

Kurduğumuz ve inandığımız hikâyeler

Kırk Oda serisinin neredeyse her hikâyesinde hissettiğimiz tematik düşünceyi bir kez daha hatırlamak gerekiyor burada; hikâyeler anlatan, hikâyeler kuran bizler, kurduğumuz ve inandığımız bu hikâyeler tarafından yapılırız. Bu yüzden de hangi hikâyelere inandığımız ve hangi hikâyeleri anlattığımız önemlidir. Soru her zaman şudur: Varoluşumuzun zeminindeki kurucu boşluğu hangi fantezilerle örtüyoruz? (Mungan’ın bu soruya mutat cevabı malumdur: Klişeler.) Ve bu soru, her birimiz için, hayati önemdedir.

Özellikle de, hikâyelerin/edebiyatın artık hayat denen muazzam yanılsamanın karşısında hakikat uğrağını koruyan tek siper oldukları düşünülürse…

Artık kitabın sonuna geldiğimizdeyse, bu çıplak malzemenin nasıl ‘giydirildiğine’ tanık oluyoruz. Son hikâye, habis bir ruh halinin, kangrenleşen ödeşme hırsının ve kıskançlıkların kilitlediği ruhlara hasredilmiş. Küçük fakat hayli yıkıcı ve karanlık garez hikâyeleri okuyoruz burada. Mungan bu sefer kurduğu yarı edebi yarı kuramsal dili olduğu gibi askıya alıp hikâyeleri –ne demekse- kendi hallerine bırakıyor. Son bakış, yazardan çok olguların bilinciyle şekillendirilmiş. Anahtarların hep yanlış bir bilinçle kullanıldığı ya da başkaları tarafından tuzaklaştırıldığı hayatlara, radikal biçimde eksiltilmiş bir dilin zorlayıcı gerçekçiliği ve keskin ironisi içinden giriyoruz bu sefer. Fakat bu seyreltilmiş gerçeklik, kitabın kendi geçmişi tarafından kuşatılmış durumda. Oraya gelinceye kadar yazarın bize işaretleri okumayı çoktan öğrettiğini fark ediyoruz.

Şu: Kilitleyen eli tanıyoruz artık

Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’daki vurgunun anahtarlara olması biraz da bu yüzden. Kapıları kilitleyen anahtarlar: Yanlış okuduğumuz masallar ve yanlış yaşadığımız hayatlar. Kitabın eleştirel bilincindeki zalimliğe kapılmayalım: Mungan, kapıları kilitleyip bizleri çıkışsız bir dünyada bırakmıyor. Elimizden tutup bizi önüne kadar getirdiği kapı, kuşkusuz dokuz kilitle mühürlenmiş. O kapının önünde sonsuza kadar beklemek bir tercih. Fakat bir kez kilidin ve kapının neyden yapıldığını öğrendiysek -ki öğreniyoruz-, kilitleyen elin jestini tersinden bir kez daha kurmak da yine bizim ‘elimizde’. Bu noktada, hayat da, metin ya da yazı gibi emek isteyen bir iş olarak çıkıyor karşımıza. Tıpkı bir hikâyeyi ortaya çıkaran yapısal bileşenleri düzenlediğimiz gibi, hayatımız dediğimiz yapıyı da ters yüz edip yeniden düzenleyebileceğimizi söyleyen aydınlık bir fikir var bu özel kitapta.

Bu yüzden de, kilitler ve anahtarlar üzerine bir dolu hikâye anlatan Dokuz Anahtarlı Kırk Oda, esasında bir maymuncuk kitap; iş ki edebiyattan hayata doğru çalacak cesaretimiz ve sabrımız olsun…

Devamını görmek için bkz.

Selva Trak Ulupınar, "'Dokuz Anahtarlı Kırk Oda'lı yaşamlar", Edebiyathaber.net, 27 Temmuz 2017

Murathan Mungan’ın Kırk Oda serisinin dördüncü kitabı Dokuz Anahtarlı Kırk Oda toplam dokuz öyküden oluşuyor.

İnsan yaşamındaki çıkmazları “anahtar” sembolüyle birbirine bağlayan öyküler, kadim anlatılarla günümüz öyküsüne bağlanması açısından bu kez fantastiğin dışında bir anlatım tarzına sahip. Öyküler yer yer “Binbir Gece Masalları” ile renklendirilmiş. Bu anlamda kitap, okuru Batı – Doğu öykücülüğünün bir karması olarak Batı’nın realizmi ile Doğu’nun mistisizmi arasında düşünsel bir seyahate çıkartıyor.

Dolayısıyla öykü ve masal gibi türler arası yoğun bir etkileşimin olduğu bir seçki bu. Kurgunun yanı sıra felsefi yönleri ağır basan öyküler karşımıza çıkıyor. Bu nedenle deneme türüyle de hasret gideriyormuş gibi hissediyorsunuz. Yani kitap, verici bir kişilik yapısına sahip öykülerden oluşuyor.

Öykülerin anlatım şekillerine baktığımızda yazarın kendisinin de belirttiği gibi kimi okura çapraşık gelebilen geçişlerle Mungan’a özgü tarzın devam ettiğini görüyoruz.

Öyküler boyunca ortak kavram olarak “anahtar”ı kullanan yazar, yine bir anahtar üzerinden kimi eşyaların insan yaşamındaki ilginç yerleri üzerinde duruyor. Eşya ile insan arasındaki görünmez bağları yeri geliyor bilgece, sırlı ve masalsı bir dille okuyucuya sunuyor: “Yaşamanın insan aklına sığmaz kusursuz bir düzenle çalıştığını zamanla kavrayanlar, yeryüzünde herkesin bir eşyasının olduğunun ve bu seçilmiş eşyanın âlemler arasında bir anahtar işlevi gördüğünün bilgisine, mânâsına da ererler.”

Bir röportajında kitaptaki öyküleri, “Benim kendi Binbir Gece Masallarım” olarak niteleyen Mungan, öykülerinde vurgulamak istediği temaları masallar ile harmanlıyor, yaşamın çiğ gerçeklerini onlarla tatlandırıyor: “Siz, kendinize başka hayat kapıları açacak düşüncelerin ince kuyumuyla yontulmuş kelimeleri istemiyorsunuz, altınları, gümüşleri, mücevherleri, değerli taşları istiyorsunuz, değil mi? diye sordu Lamba Cini yüzyıllar boyunca yinelenip durmuş o kadim hayal kırıklığıyla.”

Yeri geliyor yazar, geçmişin büyülü günleriyle okuyucuyu sarmaş dolaş yapıyor ve gündeliğin çiğliğinden uzaklaştırıyor: “Sadberk gülleri, kırmızı Frenk gülleri, misk gülleri,… Maltataşı döşeli bahçe yolları… Kokusu geçmişte kalmış bir Süleyman Ferit kolonya şişesi durur konsollardan birinin üzerinde…”

Hayatın can sıkan yanlarını ve sıradanlıklarını dillendiren öykülerin aforizmalarla ışıklandırılması ise satırların sürükleyiciliğini arttırıyor: “Kesilip kırpılıp başka bir sıralamayla yeniden yapıştırılmadıkça hayatta hiçbir sahne ilginç değil. Her şey az geliyor. Hayatın hayat olabilmesi için sır gerekiyor; beklenmedik anlar, karanlık sürprizler.”

Satırların birinde roman türünü de anahtar ve anahtar deliğiyle ilişkilendiriyor yazar: “Roman da yazarın anahtar deliğidir bir bakıma, hayat herkes gibi onun için de gördüğü kadarıdır. Bir anahtar deliğinin uzayda açtığı bir yarayı kapatmak kolay değildir. Yazmakla kapatılır mı sandınız?” Elbette sadece uzaydaki yara değil, hiçbir olumsuzluk yazmakla kapatılamaz, üzeri silinemez; belki bir nebze acısı sağaltılır, yazı acının katlanılmasına yardım etmek için bir koltuk değneği görevi görür, o kadar…

Hepimiz mutlu muyuz? Bilge miyiz? Bir arada mıyız yoksa yalnız mıyız? Yeterince okuyor muyuz? Ya düşünüyor muyuz? Kendimize yardım etmenin incelikli yollarını biliyor muyuz? Ya dünyaya?

Yazar, asırlardır masallarda gizlenen yaşamın sırrına erememiş, okumayan, düşünmeyen insanlığa haklı sitemlerde de bulunuyor: “Hangi kelimelerle yıkanıyorsunuz tabiatta bir tek size armağan edilmiş dilin ırmağında? Bereketiyle var olduğunuz şu yeryüzü toprağında, yüzünü bildiğiniz kaç ağacı, kaç çiçeği, kaç bitkiyi, kaç taşı sayabiliyorsunuz adlarıyla?… Dünyanın tek bir kelimeyle olduğunu söyler eski ahitler: Ol! Dünya oldu ama siz olmadınız!”

Öykülerin çoğunda ideal bir dünyaya ve ideal insana vurgu dikkati çekiyor. Satır aralarında yeryüzünde yanlış giden birçok şey için Mungan’ın çoğumuzun duygularına tercüman olarak hayal kırıklığı ve hüzün dolu bir coşkuyla âdeta haykırdığını hissediyorsunuz: “Dünyayı bunlarla doldurdunuz. Katrilyonlarca kelimeyle, üstelik kimseye faydası olmayan boş şeylerle. Dünyayı kalabalıklaştırıyorsunuz. Karmaşıklaştırıyorsunuz. Hayatın da dünyanın da çok sade olması gerekiyor oysa; en küçük akıllara bile sığacak kadar sade, dolaysız. Hadi kendinize bunu yapıyorsunuz anladık; dünyaya niye böyle yapıyorsunuz?”

Sadelikten, yaratıcılıktan, özgünlükten uzak bir sıradanlığın yansıdığı evlere, mimariye de dokunduruyor yazar: “Dünyada eldekileri yeniden kurgulamaktan başka bir çıkış yolu yoktur belki kimseye. Her ne kadar bize tanıdık gelse de bir türlü kendi olamamış insanların oturduğu evler de kendileri olamıyordur bu nedenle; kolay çoğaltılabilir boş bir kalıptırlar birbirini andırmanın benzerliğinde.” Ve… benzeri durumları anlatırken kullandığı: “Onlar zaten tüm hayatı bir özet gibi yaşayan konserve sevenlerdi.” cümlesi ne kadar da hoş bir kinaye oluşturuyor bu durumda.

Gerçekten de dünyayı paylaşmak zorunda olduğumuz herkesle sanki aynı evin içinde yaşarmışçasına dünyanın düzeni ve yaşama tarzı gibi konularda birlik içinde olmak ne yazık ki imkânsız. Havayı, suyu, toprağı, eşyayı, duyguları, düşünceleri,… algılama ve kullanma şekillerimiz o kadar farklı ki ideale ve özgün olana uymayı yaşam tarzı hâline getirenlerin isyan etmemeleri mümkün değil gibi.

Hayatın masallarda başladığını düşündürten, üstelik kadın cinsinin zorlu yolculuğunu masallardaki ormanlardan başlatan gerçekçi satırlar ilgi çekiyor: “Hele bir de kadınsan!.. Bakılmaya, seyredilmeye, beklemeye koşullandırılmış cam tabutun uykusu… dondurulmuş öpücük… çirkini güzele, kurbağayı prense, ölümü hayata, kötüyü iyiye, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmeye yeminli büyü…”

Ve tüm yaşananların sonucunda insanlığın geldiği noktanın yalnızlık olduğunu dillendiren satırlarla karşılaşıyoruz: “Yazık, kimsenin hayatı edebiyat kadar hakiki değil artık. Bir öykü köşesinde, bir hayal çarşısında kendimize yer bulmaya çalışıyoruz. Yalnızım. Yalnızız. Artık kimselerle oturup doğru düzgün konuşamıyoruz bile! Şu yaşadığımız bilgi çağında, bu kadar az bilge kişi kalmış olması ne hazin değil mi?”

Ya kitaplar da olmasaydı?..

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.