Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-527-8
15x24 cm, 550 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 36,00 TL
İndirimli fiyatı: 15,00 TL
İndirim oranı: %58,33
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Elli Parça
Kapak ve Grafik Tasarım: Bülent Erkmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 2005

Murathan Mungan’ın üzerinde çalıştığı kitaplardan elli parçayı bir araya getiren özel bir kitap Elli Parça. Okura yazarın çalışma masasının üzerini gösteriyor, yazarın bugününü paylaşmaya davet ediyor.

Kitapta farklı edebi türlerden parçalar var: hikâye, şiir, roman, oyun ve deneme. Bugün Elli Parça'yı vareden, ileride ise birer kitap olarak okuyacağımız dosyalar şu başlıkları taşıyor: Şairin Romanı, Harita Metod Defteri, Sayfadaki Gibi, Yedi Kapılı Kırk Oda, Stüdyo Kayıtları, Belki Birkaç Şarkı, Eldivenler Hikâyeler, Kadından Kentler, Aşk, İkinci Hayvan, Şiir Kitabım.

Elli Parça, 2005 yılı için yapıldı. Tasarımı Bülent Erkmen tarafından gerçekleştirildi. Sonraki yıllarda baskısı yenilenmeyecek.

Parçalar çalışma dosyalarına geri dönecek.

İÇİNDEKİLER
Şairin Romanı
Harita Metod Defteri
Tren
Sayfadaki Gibi
Sayfadaki Gibi
Yedi Kapılı Kırk Oda
Kan Kalesi
Hamlet İle Hitler
Stüdyo Kayıtları
Duvardaki Testi
Dev Ve Veronika
Parça Ve Bütünlük
Belki Birkaç Şarkı
Bazı
Başka Türlü Kadınları Severim Ben
Kavun Acısı
Bana Yarın Sor
O Benden Önce
Yanımdan Geçip Gidiyorsun
Kaybedecek Şeyler
Affetmedim
Eldivenler, Hikayeler
Eldivenler
Kadından Kentler
Adana Sıcağında Erguvanlar
Sinop’a Gelin Giden
Kordonboyu’nda Ömer Çavuş Kahvesi
Aşk
Uzun Yol
Uyku
Kedi Ve Motosiklet
Puhu İçin Fal Hikaye
Cam
İkinci Hayvan
Yabancının Uçurtması
Borges Varoşu
Pas Çekirdeği
Bira
Örümceğin Eteklerinde
Tam İsabet
Insomnıa
Buz
Venüs
Ejderlerin Diliyle
A Harfi
Pembe Örümcek
Kara Star
Para
Bir Oy
Şiir Kitabım
I
II
III
IV
OKUMA PARÇASI

Elli Parça’nın ilk bölümü olan Şairin Romanı’nın ilk parçası “Koku”, s. 6-15

Açık denizde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda, o sabah, Anakara’nın, güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgârının o tanıdık kokusuyla uyandı; sakız kokan kendine özgü bu kokuyla birlikte, Bendag’ın kendinden önce gömülü anılarını uyandırdı körfez rüzgârı; belleğinin kuytu derinliklerini uyandırdı. Güneybatı körfezinin sezdirmeden insanın içine işleyen meltemiydi bu. Bunca yıl başka hiçbir denizde, hiçbir körfezde karşılaşmamış ve ne zamandır unutmuş olduğu belli belirsiz denebilecek bu incecik kokuyu, döndüğünde onu karşılayacak şeyler arasında saymak aklına bile gelmemişti. Çok uzaklardan erimiş bir tül gibi esen bu uçucu koku, yaşlandıkça iyice hafiflemiş olan uykusunu, taze bir çay yaprakçığı gibi usulca açıverdi. Uyanmıştı ama, gözlerini açmadan, yüzünde incecik bir tebessümle; kokuyu, içine, ta içine derin derin çekti. Uzun zamandır yaşadığı hiçbir ânı aceleye getirmemeyi öğrenmişti. Gene öyle yaptı. Yaşadığı ânı derinleştirdi, uzattı, tadına vardı. Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey, şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı ânı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu. Sonra açtı gözlerini. İçi huzur ve mutlulukla dolmuştu. Ne zamandır uyandığı en iyi sabahtı bu. Güneş, ufuk çizgisinde kızıllığıyla kendini göstermeye başlamıştı. Denize vuran incecik altın telleri, kopkoyu bir lacivertliğin üzerinde kılcal çakımlarla titreşip duruyordu. Yelkenlerini dolduran cömert ve hafif rüzgârla, körfezin durgun denizini yararak ilerliyordu kadırgaları; açık denizdeki nice fırtınaya bu sert mizacıyla dayanan kadırgaları… Küpeştenin üzeri taze bir çiy örtüsüyle kaplanmıştı, incecik bir cam gibi parlıyordu okyanus tuzuyla aşınmış tahtalar. Az ileride sıkı dokunmuş kalın örtülere sarınmış genç miçolar, sırtlarını dayadıkları iri fıçılardan azıcık yana kaykılmış, uykularını sürdürüyorlardı. Tatlı, huzur veren bir serinlik vardı havada. Belli, güzel bir gün olacaktı. Usulca yerinden kalktı. Kara henüz görünmüyordu. Ama bu rüzgâr, bu koku, karadan çok uzakta olmadıklarını söylüyordu ona, öğleye kalmadan varırlardı belki; ya da en geç öğle sırasında.

Kimseyi uyandırmamaya özen göstererek, parmaklarının ucuna basa basa, kadırganın burnuna kadar gitti. Hep gölge gibi yürürdü zaten. Bulunduğu her yerde varlığını silmeye çalışanlardandı. Sağlam çatırtılarla denizi yaran güçlü kadırganın iki yana savurduğu bembeyaz köpüklerin seyrine daldı. Binlerce kez seyrettiği, ama her seferinde yeniden hayranlık duyduğu bir manzaraydı bu. Doğanın mucizeleri hiç eskimiyordu. Doğa her zaman yeniydi. Bu sabah gibi, bu rüzgâr gibi, şu köpükler gibi. Doğaya ilişkin, kanıksadığımızı sandığımız en tanıdık imgeler bile, her an yepyeni bir mucizeyle yenilenebilir; yepyeni bir görünüş, derinlik ve anlam kazanır, her şey birdenbire dünyanın yaratıldığı ilk günkü kadar taze ve kullanılmamış oluverirdi. Doğa hiç bıkkınlık vermiyor, hiç usandırmıyor, her seferinde şaşırtmayı sürdürüyordu.

"İyi şiir, doğa gibidir," derdi ilk ustası, "En çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır." Onu, şu aralar çok sık anımsıyordu. İnceden inceye ölmeye yaklaştığını hissettiğinden midir nedir, sık sık ilk ustasını düşünürken yakalıyordu kendini; oysa ilk ustalar, ilk aşklar gibidir, hiç unutulmazlar. Her yaşta hatırlanacak güzel deyişler, derin sözler bırakırlar ardındakilere, yetiştirmelerine. Her yeni deneyim, her yeni aydınlanma ânı, her önemli dönemeç, onların çok eskiden söylemiş oldukları bir sözün yeniden gün ışığına çıkmasını sağlar. Yeniden görülmesini, görünmesini. Yeniden anlamlandırılmasını. Tıpkı toprak altından çıkan eski paralar gibi yeniden ışırlar. Su altından çıkan eski batıklar gibi çıkarıldıkları zamanla dolar, yeni anlamlar kazanırlar. Yıllara yayılmış deneyimlerin zenginleştirdiği bu çeşit düşünceler baktığı köpükler gibi hızla parlayıp sönerek geçiyordu aklından.

Sabahın serinliği içine işliyordu, şalına sarındı iyice. Dinginlik veren bir ürperti dolduruyordu içini. Haz veren, güzel bir üşümeydi bu. Dönüp uyuyanlara baktı yeniden. Körfezin sakız kokan meltemiyle tanıştığında, şu miçoların yaşlarında olmalıydı. Denizi görmek için, deniz ikliminde yaşamak için inmişti Anakara’nın kuzeydoğusundan, güneybatısına, aylarca süren bir yolculukla. Koskoca Anakara’yı bir ucundan diğer ucuna çaprazlamasına katetmişti. İlk Yolculuk şiirlerini o zaman yazmıştı. Çocuk denecek yaştaydı. Denizi görmeden büyümek istemiyordu. O zamanki ustası öyle istemiş, onu, güneybatı körfezindeki, o zamanlar küçücük, şirin bir kasaba olan, şimdiyse ünü denizaşırı ülkelerde bile sıkça anılan bu zengin liman şehrine, bir başka ustanın yanına göndermişti.

Eğilip üstü açılan bir miçonun üstünü örtüyor usulca. Başı öne düşmüş, azıcık öne kaykılmış bir diğerini uyandırmadan hafifçe doğrultuyor. Sabahları herkesten önce kalkmayı çok seviyor. Bunu hep sevdi; herkesin uykuda olduğu sabahın erken saatlerinde kalkmayı, bir alışkanlık, bir tutum haline getirmeyi ilk ustası öğretmişti ona. "Şairlerin dünyaya hâkim olacakları saatler, herkesin uykuda olduğu saatlerdir," derdi ustası. "Gece yarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar. Başkalarının zamanlarını çalarlar. Dünyanın saklı zamanlarını, uykulu zamanlarını kullanırlar. Herkesin ortak kullandığı saatlerde, zaman zayıflar, güçsüz düşer. Çünkü, paylaştırılmış, bölüştürülmüş, diri tutulmuştur; ışığın ve gölgenin oyunlarından mahrum bırakılmıştır, her şey çok aydınlıktır. Nesnelerin ve hayatın görünüşü çiğdir. Nesneler de gizlenir, esinler de. Kelimelerin yalnızca bir anlamı vardır gündelikte. Oysa, dünyanın uykulu olduğu saatlerde, dünya da, doğa da, nesneler de, kendilerini daha çabuk ele verirler. Zamanın daha som, günün daha zayıf olduğu saatleri kullan dünyayla söyleşmek için. Sözcüklerin ilk günkü anıları, en iyi öyle anımsanır, öyle anlaşılırlar."

İlk ustasının öldüğünü öğrendiğinde, bu sözlerin anlamını kavrayacak yaşa gelmişti; Zamanın bilgisiyle tanışmaya başlamıştı bile.

O, kadırganın burnunda bembeyaz köpüklerin seyrine dalmış, ömrüne dağılmış dağınık anıları, ilk ustasının bilgece sözleri ve ince ince esen körfez rüzgârı arasında savrulup dururken, yavaş yavaş, uyananlar, gemi adamları, küpeşteye, güverteye çıkar olmuşlardı. Herkesin yüzünde uykulu bir aydınlık vardı. Körfezin yumuşak meltemi, hırçın denizleri aşarken, dev dalgalar, yırtıcı rüzgârlarla boğuşmaktan yüzleri kararmış, asık suratlı kavgacı denizcileri yumuşatmış; iklim, onlara kendi ruhunu vermeye başlamıştı bile. Zaten güneybatının, iklimi gibi insanları da, her zaman yumuşak, aydınlık ve ılımlıydı. Az sonra, uzun seferler sonrasında karaya çıkan her gemide görülen o telaşlı sevinç yaşanmaya başlayacaktı. Herkes yumuşamış, bütün yüzler ışımıştı. Bütün öfkeler, hırslar, kavgalar ve dargınlıklar unutulmuştu ya da öyle görünüyordu. Herkesin gözü, "Kara göründü!" diyebilmek ve ilk sevinç çığlığını atabilmek için ufuktaydı. Bir maymun kadar çevik ve becerikli miçolar, sık sık seren direklerine tırmanıyor, ellerini gözlerine siper ederek boydan boya ufku tarıyorlardı.

Aylarca açık denizde yalnızca denizle değil, çağlayan şiddetinde yağmurlarla da boğuşarak çalkalanıp durmuşlardı. Uğradıkları limanlarda fazla eğleşememişler, korsan gemilerinin saldırı ve yağmasından korunmak için, birkaç kez yolu uzatmak zorunda kalmışlardı. Ayrıca açık deniz, onlara hiç iyi davranmamış, azgın dalgalar, dinmeyen fırtınalar ortasında tehlikeli sayılabilecek umutsuz geceler ve kor sıcağı gündüzler yaşamışlardı. Anakara’yı hiç göremeden denizin ortasında ölüp gideceğini kaygıyla düşündüğü zamanları olmuştu Bendag’ın. Şimdiyse, giderek artan, arttıkça da baş döndüren o sakız kokusuyla körfez rüzgârı, sanki artık bütün tehlikelerin geride kaldığını, bu yolculuğun sonuna geldiklerini, Anakara’ya ayak bastığı günü görebileceğini ve yurdunda huzur içinde ölebileceğini söylüyor ona. Hatta kendine bile açıkça dillendiremediği sinsi bir duygu, daha uzun yıllar yaşayabileceği umudunu bile için için besliyor. Az sonra geminin bordasına konan şaşkın bir Karakuşu da bunu doğruluyor. Hep kalabalıklar halinde uçan bu pembe-beyaz tüylü sevimli canlılara Gemi Karşılayan da denirdi. Sevimliliklerini, şaşkın bakışlarından, şeker pembesi renklerinden, uçuşlarına bir paytaklık katan kocaman kanatlarından, bir kedi kadar meraklı oluşlarından ve o şirin sarsaklıklarından alırlar. Kadırganın bordasına konmuş şu Karakuşu daha yavruydu belli, dünyayı ve denizi keşfetmenin bu tatlı şaşkınlığı ve merakıyla, anlaşılan diğer kuşların arasından koparak denize biraz fazla açılmış, bu kadırgayı görünce de konmadan edememişti. Onca yıl sonra yurduna dönen bu kocamış Bilge Şairi, karaya, göğe ve denize gözlerini yeni açmış şu şaşkın Karakuşu yavrusunun karşılamasında, kaderin sevimli ve gizli bir şakasını buldu Bendag.

Bu, son deniz yolculuğuydu onun. Bir daha denize açılmayacaktı, bir daha hiçbir yere gitmeyecekti. Çok yıllar önce gönüllü olarak kendini Anakara’dan sürgün etmiş, bütün ömrünü yolculuklarla geçirmiş, yerkürenin birbirinden çok farklı, çok çeşitli yerlerinde yaşamıştı; artık yorulmuştu, yüz yaşına bastığında, yaklaşan ölümünü sezmiş, kendi yurdunda ölmek istemiş, bu yolculuğa onun için çıkmıştı. Karaya çıktıktan sonra, yurduna dönmek için, güneybatıdan kuzeydoğuya bütün Anakara’yı çaprazlamasına bir kez daha katedecekti, tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi. Kimse bilmiyordu ama bu, onun son şiiriydi.

Ve ani bir kararla şiiri bıraktıktan tam elli yıl sonra, bu yolculuğa çıkmasıyla birlikte, yeniden şiir yazmaya başlamıştı, Son Yolculuk başlığı altında topladığı bu şiirleri, eski ama güvenli bir yazı gizleme yöntemiyle, görünmez bir mürekkeple incecik parşömenlere yazıyor, böylelikle yabancı gözlerden, kirli meraklardan gizlemiş oluyordu. Onları da kendi gibi görünmez kılmak istemişti. Ve aslına bakılacak olursa, onları ne yapacağını hiç bilemiyordu. Şiire yeni başlayan ham duygularıyla çalkantılı bir gencin taptaze mahcubiyetini duyuyordu yeniden. "Bazı mahcubiyetler, gecikmiş olduklarından, sahiplerini daha da mahcup ederler," diye geçiriyordu içinden. "Benimki de öyle. Adını bilge şaire çıkaran bir büyümacerayı, kocamış bir şairin yeni bir başlangıcı mahvedebilir. Değer mi buna?"

Kendi de bilmiyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Onur Caymaz, “Bunca yıl Murathan Mungan”, Virgül, Sayı 96, Haziran 2006

Murathan Mungan için oturup bir şey yazmak aslında çok kolay değil. Bunca zaman, bunca okunmuş kitap, arkadaş evlerinden taşınılıp ayrılınmış evlere, okul kantinlerinden fabrika servislerine, deniz kıyılarından yağmurlu otobüs pencerelerine, nice zaman var arada. Tüm ayrıntılarıyla anımsıyorum: Bir kız... Okul kantininde folklorcu bir arkadaşım tanıştırıyor...

O zaman da bugün gibi yazının peşinde biriyim. Dergilerde şiirlerim görünmeye başlamış yeni yeni. Son İstanbul’u okumuşum. “ÇC” çok çarpmış beni... Canımı yakmış... Çukurcuma olduğunu bilmiyordum daha o zaman ÇC’nin. “Dört Kişilik Bahçe” hikâyesi sonra... Mungan’ın televizyon için düşündüğü... O gerçekleşmemiş filmi kafamda izlediğimi nasıl da anımsıyorum.

Kız ürkek. Yanıma yaklaşıyor. Folklorcu arkadaşım Mardinli. Sırf bundan belki de, garip bir yakınlık duyuyor o da Mungan’a. Kız da yanılmıyorsam Erzurum’da Türkçe öğretmeniydi. Kalkıp oralardan İstanbul’a gelmiş. Yazarını bulmaya. Okuduğu dizelerin şairini... Ona soracağı sorular varmış. Sır gibi saklıyordu bizden. Garipti, büyülenmiş gibiydi.

Bizde “Top On” listelerindeki kitaplarla zaman geçiştiren ortalama okur genelde Murathan Mungan’ı “Yaz Geçer” şiiriyle tanır. “Yaz Geçer” oysa ki onun belki de sadece bir tarafı... Çünkü çok geniş, rüzgârı kocaman bir yelpazedir Mungan. Paranın Cinleri’nde geçtiği gibi, Batılı bir Mardinlidir. Bambaşka renkleri vardır. “Kendine has okuru olan yazar” ifadesinin Türkçedeki özel karşılıklarından.

Kırk Oda’nın yeşil kapağı. Kapağındaki kırmızı ayakkabı. Salondaki halının üzerine uzandığımı, bir çırpıda okuduğumu... Kar yağıyordu dışarda. Sokak lambasının ışığından bir gemi kalkmıştı, rüyalarımda birkaç zaman Veronica Voss’u düşünmüştüm... Cenk Hikâyeleri’nin en arka sayfasında basılı duran resimdeki eski yazıları, işin uzmanı bir arkadaşımla, gece vakti, bir şişe votkanın etrafında çözmeye çalışmamız... “Baktığım aynalar artık görmüyor beni” diyerek imzaladığı Üç Aynalı Kırk Oda... Hepsi kaybolup gitti. Arkadaşlar, evler... Vahşi Siyah Atlar çetesinin elemanları gibi dağıldılar hep. Motosikletli birinin duvardaki deri ceketi, sabahlara kadar dönüp duran bir plak, Hey Joe, Gece ve Müzik, duyarlığın gece mektepleri, avlardan, avcılardan arta kalan sahtiyan...

Sonra hep bir sahne... Dağınık Yatak... Benli Meryem rolünde Müjde Ar. Benim o filmden anımsadığım Müjde Ar. Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım şarkısının eşliğinde, bir kadının yıllar sonra bu kadar güzel ağlayışı... Senaryoyu yazan adamınsa kameranın arkasında döktüğü yaşlar... Yaşlar, nedense hep yıllarla örtüşür...

Benli Meryem hafif geçkin, ama hâlâ çok güzel bir sosyete metresidir. Gençten bir garson çocuğa âşık olur. İkinci karşılaşma. Bir arkadaşıyla birlikte çocuğun çalıştığı yere giderler. Meryem rujlu dudaklarına götürür sigarasını. Çocuk sigarayı yakmaya kalkar. Kibritle. Sonra da söndürmek için kibriti geri çekecek olur. Meryem yanan kibriti alıp kültablasına atar. Bir süre yanan kibriti izleriz. Külden sonra Meryem konuşur: “Bir şey yanacaksa sonuna kadar yanmalıdır...”

Mungan tam da bu noktada Mungan’dır işte. Hikâye anlatmadaki ustalığını, genelde trajik karşılaşmalarda, zorlu diyaloglarda, gerilimli atmosferlerde ortaya çıkarır. Bir öykücü olduğu gibi, “bir gün bütün yaşananlar ince ok ince ok ince ok” ya da “kimsenin kimsesi yok ki/ herkesin elmasında kendi diş izleri” diyecek kadar da şairdir.

Bir de bir kaset var hatıramda ona dair. Hürriyet Gösteri dergisinin seksenli yıllarda vermiş olduğu bir şiir kaseti. Çeşitli şairlerin kendi seslerinden şiirlerini okuduğu... Türk edebiyatının en güzel şiirlerinden olan “Cem Gibi” de o kasetteydi. Mungan otuzlu yaşların başındadır sanırım o yıllar. Sesini ilk kez duyduğum bir şair.

Çehov’du sanıyorum söyleyen, iyi yazarları okurken kafanızda onlara dair bir ses duyarsınız diye... Böyle bir cümle. Kasette duyduğum sesle kafamda duyduğum... Aynıydı. Bunu anımsıyorum. Bir de kasette duyduğum sesin söylediği o dizeler. “Diyalektik Mutsuzluklar”ın dizeleri... “Bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı/ ellerinde rüzgârın taşınmaz çamurları var...”

Murathan 95’in pembe kapağından sonra, Mungan bu kez yine bir pembe kapakla karşısında okurlarının. On yıl sonra yeniden. Yaldızlı bir pist gibi bu kez kapak. Yine bir sayı var isimde. Bu kez Elli Parça. Biçim, içerik bu kez farklı. Murathan 95’te yazar bir yaş dönümü, bir yol başı yapıyordu. Bu kez yolun duraklarındayız... Masasında, çekmecelerinde duranlardan parçalar sunuyor bize yazar. Belki buradakiler bir daha yayınlanmayacak. Yazan herkesin başına gelir. Belki beğenmeyecek bunları sonradan, bitiremeyecek ya da. Ama seçtiklerim kadar, seçmediklerimle de buradayım diye düşünüyor yazarımız...

Elli Parça, “Şairin Romanı”yla açılıyor. Bittiğinde Mungan’ın bizlere armağan ettiği ikinci romanı olacak bu. Masalsı öğelerle bezenmiş bir roman. “Ümma ve Lelanu Ankara’nın en ünlü iki kadın şairidir,” cümlesi “Punk Leydi ile Ümmisübyan” adlı şiirini anımsatıyor nedense “Şairin Romanı”nda. Şair Mungan, şiiri(ni) anlatıyor...

“Harita Metod Defteri,” yine bir roman... Metindeki kaybolan trenin vagonu içimizi acıtıyor. Mungan’ın yazarlığında bu kırıklık hep büyük yer tutar. Bazı tesadüfleri öyle birleştirir ki, hayatın matematik zekâsı olduğuna inanırsınız. Son sözü hep hayata söyletir...

“Sayfadaki Gibi,” oyun yazarı Mungan’ın daha önceki oyunlarından daha farklı düzlemlerde gelişen bir parça. Yazıyı, yazarın kâğıtla kurduğu ilişkiyi, hikâyeyi, hayatı sorguluyor...

Önce Kırk Oda demiştik, daha sonra Üç Aynalı Kırk Oda şimdi de “Yedi Kapılı Kırk Oda”... Hikâyeci Mungan Elli Parça’da kendini daha çok öne çıkarmış sanki... “Eldivenler, Hikâyeler”i sonunda ne olacak acaba diye, bitirmeden kalkamıyorsunuz başından... Ama beni kitapta en çok çarpan “Kadından Kentler” oldu... “Sinop’a Gelin Giden”, “Adana Sıcağında Erguvanlar”, “Kordonboyu’nda Ömer Çavuş Kahvesi,” Mungan’ın daha önceki hikâyelerini pek anımsatmıyor. Yine de her yazdığında olduğu gibi, burada da incelikler hep var.

Birdenbire yıllardır okumadığım Kaf Dağının Önü’ndeki “Pamukçuklar” öyküsünü özlerken, Elli Parça’nın beni hep buruk gülümsettiğini ayrımsayıp, kitaptan esen şu dizelerle yazımı noktalamak isterim, sanat belki Mungan’ın da dediği gibi bir gün hayata yardımcı olacaktır... Belki bir gün, neden olmasın...

Bir nedeni yok gülmezliğimin

belki akşama bir şey kalmaz

sabahki halimden

içimde aynı kavun acısı

vapur dağılırken...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.