Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-808-8
13x19.5 cm, 592 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 52,00 TL
İndirimli fiyatı: 33,80 TL
İndirim oranı: %35
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Şairin Romanı
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, Eylem Can
Grafik Tasarım: Hakkı Mısırlıoğlu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2011
3. Basım: Eylül 2017

Adı Yerküre olan bir gezegen. En büyük kara parçası sayılan Anakara'da farklı yerlerden farklı nedenlerle Odragend'e varmak üzere yola çıkan gezginler. Elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair. Yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra, çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir filozofu. Yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren atlı polis ve yardımcısı.

Yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar. Surlarında şiir bayrakları dalganan şehirler. Kanatları göğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar. Sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler... İnsanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri.

Batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla Doğu'nun Binbir Gece Masalları'nın özgün bir bileşimi.

Şairin Romanı, tabiata, emeğe ve şiire bir övgü.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü: Koku, s. 9-11.

Açık denizde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda o sabah, Anakara'nın güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgârın o tanıdık kokusuyla uyandı. Kendine özgü bu sakız kokusuyla birlikte Bendag'ın kendisinden önce gömülü anılarını uyandırdı körfez rüzgârı; belleğinin kuytu derinliklerini uyandırdı. Güneybatı körfezinin sezdirmeden insanın içine işleyen meltemiydi bu. Bunca yıl başka hiçbir denizde, hiçbir körfezde karşılaşmadığı ve ne zamandır unutmuş olduğu belli belirsiz denebilecek bu incecik kokuyu, döndüğünde onu karşılayacak şeyler arasında saymak aklına bile gelmemişti. Çok uzaklardan erimiş bir tül gibi esen bu uçucu koku, yaşlandıkça iyice hafiflemiş olan uykusunu taze bir çay yaprakçığı gibi usulca açıverdi. Uyanmıştı ama gözlerini açmadan, yüzünde incecik bir tebessümle, kokuyu içine, ta içine derin derin çekti. Uzun zamandır yaşadığı hiçbir ânı aceleye getirmemeyi öğrenmişti. Gene öyle yaptı. Yaşadığı ânı derinleştirdi, uzattı, tadına vardı. Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı ânı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu. Sonra açtı gözlerini. İçi huzur ve mutlulukla dolmuştu. Ne zamandır uyandığı en iyi sabahtı bu. Güneş ufuk çizgisinde uçuk kızıllığıyla kendini göstermeye başlamıştı. Denize vuran incecik altın teller kopkoyu bir lacivertliğin üzerinde kılcal çakımlarla titreşip duruyordu. Yelkenlerini dolduran cömert ve hafif rüzgârla körfezin durgun denizini yararak ilerliyordu kadırgaları; açık denizdeki nice fırtınaya bu sert mizacıyla dayanan kadırgaları... Küpeştenin üzeri taze bir çiy örtüsüyle kaplanmıştı, incecik bir cam gibi parlıyordu okyanus tuzuyla aşınmış tahtalar. Az ileride sıkı dokunmuş kalın örtülere sarınmış genç miçolar sırtlarını dayadıkları iri fıçılardan azıcık yana kaykılmış, uykularını sürdürüyorlardı. Tatlı, huzur veren bir serinlik vardı havada. Belli, güzel bir gün olacaktı. Usulca yerinden kalktı. Kara henüz görünmüyordu. Ama bu rüzgâr, bu koku, karadan çok uzakta olmadıklarını söylüyordu ona, öğleye kalmadan varırlardı belki; ya da en geç öğle sırasında.

Kimseyi uyandırmamaya özen göstererek parmaklarının ucuna basa basa kadırganın burnuna kadar gitti. Hep gölge gibi yürürdü zaten. Bulunduğu her yerde varlığını silmeye çalışanlardandı. Sağlam çatırtılarla denizi yaran güçlü kadırganın iki yana savurduğu bembeyaz köpüklerin seyrine daldı. Binlerce kez seyrettiği, ama her seferinde yeniden hayranlık duyduğu bir manzaraydı bu. Doğanın mucizeleri hiç eskimiyordu. Doğa her zaman yeniydi. Bu sabah gibi, bu rüzgâr gibi, şu köpükler gibi. Doğaya ilişkin, kanıksadığımızı sandığımız en tanıdık imgeler bile her an yepyeni bir mucizeyle yenilenebilir; yepyeni bir görünüş, derinlik ve anlam kazanır; her şey birdenbire yerkürenin var olduğu ilk günkü kadar taze ve kullanılmamış oluverirdi. Doğa hiç bıkkınlık vermiyor, hiç usandırmıyor, her seferinde şaşırtmayı sürdürüyordu.

"İyi şiir doğa gibidir," derdi ilk ustası, "en çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır." Onu şu aralar çok sık anımsıyordu. İnceden inceye ölmeye yaklaştığını hissettiğinden midir nedir, sık sık ilk ustasını düşünürken yakalıyordu kendini; ilk ustalar ilk aşklar gibidir, hiç unutulmazlar. Her yaşta hatırlanacak güzel deyişler, derin sözler bırakırlar ardındakilere, yetiştirmelerine. Her yeni deneyim, her yeni aydınlanma ânı, her önemli dönemeç onların çok eskiden söylemiş oldukları bir sözün yeniden günışığına çıkmasını sağlar. Yeniden görülmesini, görünmesini. Yeniden anlamlandırılmasını. Tıpkı toprak altından çıkan eski paralar gibi yeniden ışırlar. Su altından çıkan eski batıklar gibi çıkarıldıkları zamanın ruhuyla dolar, yeni anlamlar kazanırlar. Yıllara yayılmış deneyimlerin zenginleştirdiği bu çeşit düşünceler baktığı köpükler gibi hızla parlayıp sönerek geçiyordu aklından.

Sabahın serinliği içine işliyordu; şalına sarındı iyice. Dinginlik veren bir ürperti dolduruyordu içini. Haz veren, güzel bir üşümeydi bu. Dönüp uyuyanlara baktı yeniden. Körfezin sakız kokan meltemiyle tanıştığında şu miçoların yaşlarında olmalıydı. Denizi görmek için, deniz ikliminde yaşamak için inmişti Anakara'nın kuzeydoğusundan güneybatısına aylarca süren bir yolculukla... Koskoca Anakara'yı bir ucundan diğer ucuna çaprazlamasına katetmişti. İlk Yolculuk şiirlerini o zaman yazmıştı. Çocuk denecek yaştaydı. Denizi görmeden büyümek istemiyordu. O zamanki ustası öyle istemiş, onu güneybatı körfezindeki o zamanlar küçücük, şirin bir kasaba olan, şimdiyse ünü denizaşırı ülkelerde bile sıkça anılan bu zengin liman şehrine, bir başka ustanın yanına göndermişti.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Buket Aşçı, "Şairin dönüşü!", Vatan Kitap Eki, 10 Nisan 2011

Tam 13 yıl önceydi.

Mesleğe yeni başlamış hevesli bir kültür-sanat muhabiriydim. Üçüncü röportajımda Türkçe edebiyatın en önemli isimlerinden birinin kapısını çalmıştım: Murathan Mungan’ın. Bu sözlerimden cevval bir yeni yetme gazeteci olduğum anlaşılmasın. Aksine o gün Murathan Mungan’ın evinin zilini çaldığımda sadece yağmura yakalandığım için değil heyecan ve korkudan ötürü de titriyordum.

Titriyordum çünkü elinizde tuttuğunuz bu ekin birkaç ay önceki bir “Editörden” yazısında anlattığım üzere Murathan Mungan en sevdiğim yerli yazarlardandı.

Cenk Hikâyeleri’ndeki Şahmeran hikayesi zaman zaman hâlâ aklıma gelir, içim ezilir. Yaz Sinemaları uzun bir yaz elimden düşmemiş bir şiir kitabıydı. Kaf Dağının Önü, Kırk Oda üniversite yıllarında elden ele dolaştırdığımız kitaplardandı. Hatta bir tanesini hiç unutamam. Öyle çok dolaşmıştı ki, tekrar bana geldiğinde, kenarlarına alınan notlar, kıvrılan sayfalar, üzerine dökülen ekmek kırıntıları hatta kurumuş bir ot parçası ile başka bir kitap olmuştu

Sevmiştik Murathan’ı. Öyle ki, nasıl Nâzım Hikmet’e Nâzım diyorsak, ona da Murathan diyorduk. Yazarlardan tam isimleri ile bahsetmeyi çok havalı bulsak da... O Murathan’dı, yerliydi, dahası bizdendi.

İnanmasan da oku!

Hem de sadece bizim gibi kendini pek bir solcu tanımlayanların da değil. Murathan, o yıllarda yeni yeni kendini gösteren, sınıflarda tek tük rastlanan türbanlı kızların, İslamcı gençlerin de yazarıydı. Bir defasında birinin arkadaşına “Fikirleri, hayat tarzına rağmen oku. Bu adamı oku” dediğini çok net hatırlarım. Bu söz o kadar ilgilimi çekmişti ki, sadece bunun üzerine bile sayfalarca yazabilirim. Çünkü bu şu demekti: “İnanmasan da doğru bulmasan da oku, çünkü gerçek bir damardan geliyor.”

Bana kalırsa bu damar Doğu’ydu. O bize Doğu’nun sesini getirmişti. Çocukluğumuzda kalmış olan ve büyüdükçe hele hele 80’lerin Batı rüzgârlarıyla birlikte gitgide küçümsediğimiz o Doğu masalları onun kaleminde tekrar hayat buluyor, bize kadim bir şeyler fısıldar oluyordu.

Eteğindeki taşları döktü

İşte o günkü heyecanımda bunun da biraz etkisi vardı. Belki, o bilge öykülerin yazarı bana, hayatıma dair bir şeyler fısıldayabilir, mesela tam kapıdan çıkmadan hayat boyu kendime pusula yapacağım bir cümle edebilirdi.

Üç şiir kitabı peş peşe çıkmıştı Murathan’ın: Oyunlar, İntiharlar, Şarkılar, Mürekkep Balığı ve Başkalarının Gecesi.

Bu nedenle ilk sorum: “Bu üç kitabı arka arkaya çıkarmanızın özel bir nedeni var mı?” olmuştu. İşte o zaman Murathan, uzun bir süreci içeren bir yol haritasını anlatmıştı bana. Tam 13 yıl sürecek olan...

Şöyle diyordu şair: “Bu kitaplarla yirmi yıla dağılmış malzemeleri kendi üst bağlamları, başlıkları altında toplamaya çalıştım. Bu üç kitabı birer ay arayla yayımlamamın asıl nedeni ise ‘Eteğimdeki Taşlar’ isimli başka bir şiir kitabımın hazırlığı.”

Haliyle merak etmiş, sormuştum Eteğimdeki Taşlar’ı. Ve o da şöyle anlatmıştı ilk basımı 2004’te yapılacak olan kitabını: “Bu, defterlerimde kalan, hiçbir kitabımda yer almamış şiirlerimden oluşan bir kitap. Belki de çıkardığım en kalın ve tok kitap olacak. Böylece bir anlamda düzlüğe çıkacağım. Bölümleri hem bugüne kadarki arayışlarımı yansıtacak hem de bu kitapla mazimle olan ilişkimi keseceğim.”

Burada durup kalmıştım. Ne demek istiyordu Murathan? Mazisiyle ilişkisini kesmenin anlamı neydi? Sanki bir tepe aşacak ve sanki bir düzlüğe gelecek gibi söylemişti bunu. O yüzden “Bu düzlükte ne yapmayı planlıyorsunuz?” diye sormuş ve ardından 13 yıl sonra bu röportajı hatırlamama, evin altını üstüne getirerek Milliyet Sanat’ın o sayısını bulmama neden olacak yanıtı vermişti: Şairin Romanı’nı çalışacağım” diyor ve ekliyordu; “Bu kitap şiir üzerine felsefe yapmama olanak sağlayacak bir metin. Hem roman sanatının çeşitli anlatı oyunlarından yararlandığım hem de şiir üzerine uzun uzadıya düşünememe olanak sağlayacak bir tür metafor romanı. Bir ütopya kitabı, belki bilim-kurgu da denilebilir. Bütün kahramanlarının şair olduğu, şiirin hayati önem taşıdığı adı Yerküre olan bir gezegende geçen olayların anlatıldığı bir kitap. Bu kitapla sanıyorum gerek kendi şiirimi gerekse genel olarak şiiri ve şiirin 21. yüzyıldaki geleceğini daha derin ve sakin düşünebilme fırsatı bulacağım.”

Yani Murathan, şiirle ilgili olarak eteğindeki tüm taşları, kitaplarından taşan, çekmecelerde biriken ne var, ne yoksa bir güzel dökecek, sonra bir düzlüğe gelecek ve orada bir roman yazacaktı ama yine şiire dair düşünmek için... Şimdi düşünüyorum da, Murathan bu 13 yıllık süre zarfında sadece şiire dair değil yaşama, edebiyat ortamına, piyasa kurallarına dair de eteğindeki taşları dökmek istemiş.

Çok satan yazar imajı

Çünkü Eteğimdeki Taşlar 2004 yılında yayımlansa da arada Murathan’dan başka kitaplar geldi. Nitekim Eteğimdeki Taşlar da altı yıl sonra yayımlanmış, bu arada şairden Üç Aynalı Kırk Oda ve tartışmalara neden olan Yüksek Topuklar gelmişti. Bu yıllarda Murathan şiir üzerine düşünen şair imajından çok, ‘satan bir yazar’ imajı çiziyordu.

Aslında 2000’lerin başında, yayın dünyası hemen her alanda çizgisinin, doğal seyrinin dışına çıkmıştı. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sının bilboarda yükselmesi kelimenin tam anlamıyla bir infial yaratmıştı. Yayın ve edebiyat dünyası ikiye bölünmüştü: Kitap reklamına karşı olanlar ve destekleyenler! (Bu konuda kaç haber yaptığımı hatırlamıyorum bile!)

Bu büyük değişim, kırılma, yazarların imajlarını da etkilemişti. Mesela Murathan Mungan’ın o yıllardaki menajeri de olan Barbaros Altuğ, Türkiye’nin ilk kitap ajanı olmasından ötürü yaptığım röportajda şöyle diyordu: “Üç Aynalı Kırk Oda, bizim Yeni Hayat’ımız olacak.” Kopan fırtınayı düşünün. Ve ilerleyen süreç içinde buna Yüksek Topuklar romanının P&R’ının yarattığı tartışmaları da eklersek Murathan’ın “Doğu’nun Sesi” imajı okurun zihninden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. Ve bu bazı okurlarını rahatsız etmişti; kendilerini incinmiş hissetmişlerdi.

Aslında bu çok doğal ve bir o kadar da güzel bir şey. Bir yazarı sevmek, onun okuru olmak demek tek taraflı bir akit gibidir. Bozulduğunda kendinizi “aldatılmış” hissettiğiniz. Ve çok az yazar böylesi bir akide taraf olur. Bunun için okurun kitaplarınızla sabah ezanlarına kadar halleşmesi gerekir, bazen onu evden çıkamayacak kadar kavramanız.

Yolda giderken durduk yere cümleleriniz takılmalı aklına ve belki ayrılırken sevgiliye ondan bir dize fısıldayabilmeli, onun romanından bir cümle ile hayata küfredebilmelisiniz. Murathan bu yazar milletinin mensuplarındandı. Yüksek Topuklar’la birlikte kitleselleşince de yıllarca onu okuyan okuru, haklı ya da haksız kendini aldatılmış hissetti. Mesela bir arkadaşımın sözümü hiç unutamam: “O plajlarda okunacak bir yazar mı!”

Ama şimdi 13 yıl önceki röportaja bakıyorum da... Evet Murathan bu süre içinde sadece şiir alanında değil, yaşam, piyasa kuralları, kariyer konularında da “Eteğindeki Taşlar”ı dökmüş. Ve meğer o yol haritasından sapmış görünse de sadece görünmüş. Zaten bu süre zarfında ondan Çador ya da Kadından Kentler gibi okuyanının göğsüne bastırarak taşımak isteyeceği kitaplar da gelmişti. Ama yine de bu kitaplar, tartışmalar yaratan o imajı sarsmadı.

Mola sona erdi

Ama şimdi Şairin Romanı raflarda. Hem de 13 yıl önce tarif ettiği gibi. Nasıl mı? Hadi ondan dinleyelim:

“Ben belki kendimi gizli dönemselleştirdim. Mesela Eteğimdeki Taşlar’a kadar geleceğim ve sonra da bir bakacağım demek de bir tür dönemselleştirmeydi ama bu bana hitap eden bir terim. Okura çok şey söylemeyebilir. Zaten Şairin Romanı’nın her bölümünün adı ‘Şairin...’ diye başlıyor. Örneğin kitap ‘Şairin Dönüşü’ diye açılıyor. Bir dönem adı gerekiyorsa bir ‘Olgunluk Dönemi Eşiği’ diyebiliriz. Yani yirmi küsur yıldır ne yaptım? Yaptıklarımdan bir tane daha yapmak istemiyorum. Bir tür gizli mola vereceğim. Bu şiiri bırakmak değil. Başka bir boyutta bütün bu süreci yeniden gözden geçirme isteği.” Böyle demiş şair tam 13 yıl önce... Ve bu gün romanı gerçekten de “Şairin Dönüşü” diye başlıyor... Ve onu üniversite yıllarından beri onu takip eden, zaman zaman incinen bir okuru olarak onun bu yeni dönemini yani “Şairin Dönüşü”nü görmenin heyecanı içindeyim. Çünkü neden bilmiyorum ama onun bu dönüşü bana kadim masallarda anlatılan kralın dönüşünü hissettiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, "Şairin Romanı: Mungan’ın başyapıtı", Sabitfikir, 5 Mayıs 2011

Ülkenin en sevilen, en iyi şairlerinden biri, bir gün adı Yerküre olan fantastik bir dünya yaratırsa, orası nasıl bir dünya olur? Elbette şiirle dolu bir dünya… Şehirlerin surlarında bayrak yerine şiirlerin dalgalandığı, üzerinde yaşayan herkesin evvela şair olmak istediği, ancak şair olamayacaklarını anladıklarında başka işlere yöneldiği, efsanevi şairlerin, şiir filozoflarının kol gezdiği, evlerinde, sokaklarında, kahvelerinde şiirin konuşulduğu, şiirlerin okunduğu, geçmişi şiir, geleceği şiir, rüyaları, büyüleri, cümle kehanetleri ve hatta savaşları bile şiir olan, savaşçılarının bile şair olduğu bir dünya… Murathan Mungan, on beş yılını verdiği Şairin Romanı’yla, yani hiç kuşkusuz başyapıtıyla karşımızda.

Şairin Romanı, başta da dediğim gibi fantastik bir roman. Ortalıkta pek fazla büyücü yok belki, hatta ejderhalar ve orklar gibi türlü çeşit yaratıklar da yok, ancak farklı türlerde ve isimlerde kuşlar, çiçekler, otlar ve ağaçlar var, on üç ayın birden gökyüzünde aynı anda belirdiği şehirler var… En mühimi, fantastik roman türünün belkemiği olan kahramanın yolculuğun bu romanın da temel izleği olması. Ancak, yine tek bir farkla, kahramanın değil, kahramanların yolculukları...

Kahramanların fantastik yolculuğu

İlk kahramanımız, gerçekten bir kahraman: Bilge şair Bendag. Hikâye onun elli yıl sonra yeniden Anakara’ya dönmesiyle başlıyor. Şairliğinin ve ününün doruğundayken her şeyi bırakıp sahte kimliklerle Yerküre’nin başka yerlerine giden, elli yıl tam anlamıyla ortadan kaybolan Bendag’ın niyeti sessiz sedasız evine dönmek ve ölmek. Ama hepsinden önce Anakara’nın en önemli şehri olan Odragend’teki On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri’ne katılmak istiyor. Belli ki bir şekilde kader onu bu şenliklere çekiyor. Yol boyu gerçek adını ve kimliğini saklamakta kararlı. Biraz bu niyetinden biraz da kaderin cilvesinden, ayak bastığı ilk handa karşısına çıkan yarı baygın, tekinsiz görünüşlü adamın sahte kimliklerinden ikisini alıveriyor; başına gelecekleri bilmeden, aklı ve gönlü şiirle, şiirin hayata ve ruhuna etkileriyle dopdolu, Anakara’daki son yolculuğuna başlıyor…

İkinci kahramanımız Moottah, bir şiir filozofu. 20 yıl boyunca kendini kapadığı evinden dışarı çıkıyor, yanında dokuz yaşında iki akıllı ve gizemli çırağı var. Niyeti yol boyu geçtiği şehirlerde şiir konuşmaları yapmak, hayata yeniden karışma hissini tatmak ve Odragend’teki şenliklere katılmak. Onun da aklı ve gönlü şiirle dopdolu, bir de yüreğinin derinliklerinde erken yaşta kaybettiği şair arkadaşı Serhenas’ın anısını sırrına eremediği bir emanet gibi taşıyor.

Ve Gamenn. Anakara’nın en zeki, en tanınmış atlı polisi Gamenn, her yerde şair cinayetlerini araştırıyor. Ancak kafasını ve gönlünü karıştıran şey, rüyaları. Rüyalarında sanki peşine düştüğü katilin içini görüyor, katilin kendisi oluyor. Ona bu arayışında iki kadın şair destek oluyor en çok. Çünkü bulacağı şeyin bu defa sıradan bir katil değil, sanki benliğinin derinliklerinde yatan başka birisi olduğunu için için hissediyor. Sürdüğü izlerse onu da tıpkı diğerleri gibi Odragend’e getiriyor. On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri’ne…

Hikâye bir yönüyle fantastik bir polisiye; yazar neredeyse beş yüz sayfa boyunca hiç renk vermeden katili aratıyor bizlere. Üstelik, renk verse hikâyenin temposundan, içeriğinden hiçbir şey kaybetmeyecek olduğunun da bilincinde. Bütün bunlar ekseninde katili arama duygusunu, işin kolayına kaçıp hikâyesini devam ettiren, okur ilgisini canlı tutan bir öğe olarak kullanmamış Mungan, romanının sonuna bunun yaratacağı boşluk duygusunu katmak istememiş belli ki. Ve belli ki okuduğumuz şeyin belli bir sonuca bağlanan bir romandan ziyade, bir an gibi, bir his gibi içimizden geçen bir şiir olduğu düşüncesini bütüne yayarak vermek istemiş. Şiir filozofu Moottah’ın da dediği gibi “ Her şiirde sözcüklerin dolduramadığı bir boşluk vardır. En kusursuz şiirde bile var olan bu boşluğu yalnızca şairin kendisi bilir. Boşluk denen bu gizden bir tane daha, bir tane daha şiir yazar, boşluğu dolduracak şey bir şiirdir sanır. Şiirler yalnızca birbirlerinin boşluklarını doldururlar oysa. Temel giz orada durur; onca tıraşlandığı halde hiç tıraşlanmamış bir elmas gibi durur. Bütün sükuneti, ele geçirilmezliği, vazgeçilmezliği, ışıltısı ve direnciyle durur...”

Şairin cevabı

Bendag’ın, Moottah’ın, Gamenn’in Anakarası, hemen hiçbir okurun gözünden kaçmayacak biçimde Anadolu’yu, Anadolu’nun çok kültürlü yapısını anımsatıyor. Mungan bu yapının özellikle unutulan, unutturulmak istenen şamanist-animist özelliklerini, zenginliklerini kullanmış, hatırlatmış; bu özelliklerin öne çıktığı bir dünya nasıl olurdu sorusunu dünyaya sormuş gibi.

Şairin Romanı’yla hem şiir hem roman yazma dersi veriyor Murathan Mungan, yazarlığının ve şairliğinin doruğunda, oturaklı, oturaklı olduğu kadar zarif bir ders bu... Romanın türleri içinde eriten yapısına da her şeye rağmen bir şair cevabı veriyor, şahane bir romanla, şahane bir cevap...

Devamını görmek için bkz.

Sevda Şener, "Yerküre yazılmak için vardır", Notos Kitap, Nisan-Mayıs 2012

Şairin Romanı özenle, emek verilerek yazılmış olan, tadını çıkarmak için okurundan da haklı olarak özen ve emek isteyen sıradışı bir başyapıt. Murathan Mungan okuduklarını, öğrendiklerini, gözlemlediklerini hayal ettikleriyle harmanlamış Şairin Romanı’nı yazarken. Bu muhteşem birikimi şiirli bir dille aktarmış ve dolantılı bir olay dizisi omurgasına oturtmuş. Ortaya bildiğimiz roman türlerinin hiçbirine tam uymayan bir yapıt çıkmış. Geleneksel, karakter ve öykü odaklı Batı romanına seçenek oluşturacak yeni bir roman türüyle karşı karşıyayız da diyebiliriz. Bilimkurgu romanlarında, bildiklerimizin yanındaki bilmediklerimizin uyandırdığı korkulu heyecanın yerini, bildiğimize yeni fark edişlerle yaklaşma, hayalimizde yeni lezzetler üretme duygusu alıyor bu kültürkurguda. Karakter analizini, olay örgüsünü dışlamayan, ama merakı, olayların gelişim doğrultusuna değil, genelde insanın ve doğanın hem açık hem örtük gerçeğine, zaman içinde üretilmiş olana yönelten ve bu birikimi düşsel olanla çoğaltan bir yapısı var romanın. İnsana, doğanın, el emeğinin, sanatın güzelliğini, iyiliğin, merhametin, şefkatin değerini, hayal gücünün özgürleştirici gücünü duyumsatıyor; bildiklerimizin anlamı üstünde bir kez daha düşünmeye, bilemediklerimizin gizemini kabullenmeye çağırıyor.

Şairin Romanı yazarın her birine ayrı bir ad koyduğu yedi bölümden oluşmuş. Her bölüm, içerdiği öykünün aşamalarını gösteren bölümcüklere ayrılmış. Bölüm sonlarında önceki bölümlerindeki öykülerin gelişimini gösteren bölümcükler yer alıyor. Böylece ayrı ayrı öykülerin birbirine dolanması, birlikte izlenmesi sağlanmış. Kitabın son bölümlerinde, olay gelişiminin hızına uygun bir tartımla izlekler arasındaki dolaşımın daha da sıkılaştırıldığını görüyoruz.

Şairin Romanı’nın sağlam bir yapısı, incelikli bir kurgulaması var. Roman bir masal diyarında, aynı hedef noktasına doğru yapılan üç yolculukla başlatılmış. Üç ana yol öyküsünden birinin kahramanı, son günlerini doğduğu yerde geçirmek üzere yola koyulmuş ünlü bir şair, ikincisininki bilgisini halkıyla paylaşmak üzere kent kent gezip konuşmalar yapan bir şiir filozofu, üçüncüsüyse şairleri öldüren katilin izini süren bir atlı polistir. Yollar boyunca içinden geçilen doğal güzellikler, yaşantıları paylaşılan yerleşim yerleri, dostluklar kurulan güzel insanlar hakkında bilgi ediniriz. Yapının taşıyıcı direklerini bu üç uzun yolculuk oluşturmuştur. Bu üç kişinin yolculuk serüveni, işlenmiş ve işlenmekte olan cinayetler bağlamında kesişir. Roman ilerledikçe, bazısı elli yıl önce işlenmiş, bazısı şimdiki zamanda işlenmekte olan cinayetlerle, yollarına devam eden yolcularımız arasında, kimi doğrudan, kimi dolaylı ilişkiler kurulduğu görülür. Cinayet öykülerinin kendi içlerinde mantıklı bir kurgusu vardır. Bu kurgu, Shakespeare’in Yanlışlıklar Komedisi, Veronalı İki Centilmen adlı oyunlarında olduğu gibi, ikiz benzerliğinden doğan yanlış anlamalarla karmaşıklaştırılmıştır. İtinayla yerleştirilmiş, ama kolayca gözden kaçırılabilen önsemeleri, dikkatsiz okuru heyecanlandıran şaşırtmacalar izler. Yazarın, Batı romanının karakter ve olay odaklı kurgulamasına sadık kaldığını, olayları neden sonuç ilişkisi içinde geliştirdiğini, yanlış anlamalarla karmaşıklaştırdığını, sonra da bu iskeletin çevresini Doğu masallarına özgü rüyalar, hayaller, duyumsamalar, sezgilerle donatmış olduğunu görürüz.

Romanın çok yönlü, çok katmalı içeriği ve karmaşık yapısı akla şu soruyu getirebilir. Yazar böyle bir kültür birikimini, bu boyutta bir düşsel zenginliği, bu denli şiirsel bir anlatımı neden katil izi sürme, cinayeti çözümleme gibi polisiye bir kurgu eksenine oturtmuş? Neden okurun içeriğe odaklanmış ilgisini, sonuca yönelik merakla çelmelemiş? Sanırım bu soruların yanıtı yapıtın ana temasında. Murathan Mungan genelde hayranlıkla ve şefkatle yaklaştığı, iyiliğini ve güzelliğini öne çıkardığı yaşamın içinde barınan kötülüğü de göstermek, merhametin karşısındaki acımasızlığa, özverinin karşısındaki bencilliğe, alçakgönüllülüğün karşısındaki gösterişçiliğe işaret etmek amacıyla, suçluyla suçsuzu, zalimle mazlumu, gerçek olanla sahte olanı aynı döngü içinde ele alan iç içe iki cinayet serüveni kurgulamış. Sonra da bu serüveni, romanın sarmal olarak gelişen üç ayrı yol öyküsüne yerleştirmiş.

Yol öykülerinin yer aldığı mekânlar ismiyle müsemma kılıyor romanı. Çünkü olaylar, şiirin önde gelen bir değer sayıldığı, şairlerin saygı gördüğü, şiir okuma gecelerinin, şiir yarışmalarının düzenlendiği, seçilen şiirlerin bayraklara yazılarak kale burçlarında dalgalandırıldığı bir ortamda geçiyor. Bu ortamda yaşlılar, “bilgi birikimleriyle, tarihin, bilginin, deneyimin, belleğin aktarıcıları, Yerküre belleğinin koruyucuları olarak kabul ve saygı” görüyorlar. (s. 425)

Yazar, olayların geçtiği gezegeni Yerküre ve bu küredeki bölgeyi Anakara olarak adlandırmış, bir düş diyarı yaratmış. Gene de insana tanıdık gelen bir yanı var bu ortamın. Örneğin, zaman ve mekân endüstrileşme öncesinin Avrupa’sını anımsatıyor. Ulaşım kalyonlarla, atlı arabalarla, posta arabalarıyla sağlanmakta, aydınlatma için lambalar, fenerler kullanılmaktadır. Yolcular hanlarda, konuk evlerinde konaklamakta, kahve evlerinde, çay bahçelerinde dinlenmektedirler. Üretim, dokumacıların, hallaçların, dibekçilerin, kâğıt hamuru yapanların, defter dikenlerin, hamur yoğuranların, şekercilerin el emeği ile sağlanmaktadır. Hüner sanatla eş değerdedir. El emekçilerinin yanında, çarşı ressamlarına, falcılara, bakıcılara, rüya tabir edenlere, rüya terbiyecilerine yer verilmiştir. Her biri ayrı ayrı betimlenmiş olan kentlerde şiir toplantıları, şenlikler düzenlenmekte, taklitli oyunlar oynanmaktadır. Dikkatimi çeken, yazarın ele aldığı zaman diliminde ve mekândaki yaşama biçimini ayrıntılarıyla anlatmasına karşın, ticaretten, alışverişten, özellikle de paradan hiç söz etmemiş olmasıdır. Yönetim biçimine de yer verilmemiş, yalnızca bir zamanlar bağımsız devlet olmuş bir kentin halk temsilcilerinin yönetimine geçmiş olduğu açıklaması yapılmış, genelde, adil ve eşitlikçi bir düzenin egemen olduğu ima edilmiştir.

Şairin Romanı’nın baskın özelliği anlatımındaki şiirselliktir. Yazarın şair tabiatı çıkmıştır orta yere… Üç ayrı yol güzergahında yer alan doğal ortam, dağlar, ormanlar, ırmaklar, çiçekler, yerleşim yerleri, konaklama mekânları şiirli bir dille anlatılmış, gerçeklerle düş ürünü olanlar, mantıklı ilişkilendirmelerle bilgi ve mantık sınırını aşan betimlemeler harman edilmiştir. İster gerçek olsun, ister hayal ürünü, ister aşikâr olsun ister gizemli, ister tanıdık gelsin ister yabancı, hepsini tutarlı ve inandırıcı kılan bu bütünleyici şiirsellik ve bu şiirli anlatımla dile gelen doğanın düzeni ve bu düzenin gizli şifresidir.

Yol öyküleri, masallarda olduğu gibi, güzergâh üzerindeki doğa örtüsüne ve yerleşim yerlerine ilişkin dile getirilmek istenenlere uygun izlekler oluşturmuştur. Yazarın gözlemledikleriyle, okuyup öğrendikleriyle düşledikleri birbirini bütünlemiştir. Dağlar, kırlar, ağaçlar, otlar, çiçekler her seferinde farklı renklerle, farklı ışıklar altındaki farklı biçimlerle önümüze serilir. Betimlemeler şaşırtıcı olduğu kadar inandırıcıdır da. Örneğin, yol öykülerinden ilkinin kahramanı yaşlı Şair Bendag, sabah rüzgârını kendi duyularının süzgecinden geçirerek selamlarken bizim duyularımızı da uyarmayı, anılarımızı canlandırmayı başarıyor romanın daha en başında:

“Açık denizde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda o sabah, Anakara’nın güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgârın o tanıdık kokusuyla uyandı. Kendine özgü bu sakız kokusuyla birlikte Bendag’ın kendisinden önce gömülü anılarını uyandırdı körfez rüzgârı; belleğinin kuytu derinliklerini uyandırdı. Güneybatı körfezinin sezdirmeden insanın içine işleyen meltemiydi bu. Bunca yıl başka hiçbir denizde, hiçbir körfezde karşılaşmadığı ve ne zamandır unutmuş olduğu belli belirsiz denilebilecek bu incecik kokuyu, döndüğünde onu karşılayacak şeyler arasında saymak aklına bile gelmemişti. Çok uzaklardan erimiş bir tül gibi esen bu uçucu koku, yaşandıkça iyice hafiflemiş olan uykusunu taze bir çay yaprakçığı gibi usulca açıverdi.” (s. 9)

Şiir düşünürü Mottah’ın açıklamaları ise, anlatanın düşünce yapısı gereği, doğal olanın yararı, sanatla, şiirle bağlantısı, insan emeğiyle ilişkisi yorumlanarak sunulmuş:

“Bu bölgenin kayalarının doğal dokusu kınalıdır, kızıl ve yeşil kınalı. Her şair tükürüğüyle bunları ıslattıktan sonra sağ avucunun içinde, kalem tutan baş ve işaretparmağına sürerek kına yakar; şiirin esin perilerine bir saygı gösterisidir bu. Bu kınalar uzun zaman çıkmaz insanın elinden. Şaire güç verir.” (ss. 84-85)

Yazarın, sık sık farklı özellikler taşıyan taşlara yaklaşımı, taşların gizemli güçlerine ilişkin açıklamaları dikkat çekiyor. Hayvanlar âlemindeyse, en iltimaslı olanlar kuşlar. Her bölümde yolculuklara kendine özgü özellikleriyle farklı kuşlar eşlik ediyor; kuşların bu özellikleri eklemlendikleri bölümün alt anlam katmanına belli belirsiz göndermeler yapıyor.

“... bir tek bu bölgeye özgü gölge kuşlarıdır bunlar. Sayıları azdır ama uzun yaşarlar. Bunların en genci bile atalarının atasını tanır. Sabırlı, sakin, bilgedir Gölge Kuşu. Anakara’da çok kimse bilmez, kimileri onu şairlerin uydurduğu hayali bir kuş sanır. Neden Gölge Kuşu dendiğine gelince, kanatlarının gölgesi toprağa düştüğünde hiçbir insan o gölgeye basamazmış. Gölgeleri tabiatın bilinmez güçleri tarafından kutsanmıştır onların.” (s. 110)

“Ancak önemli haberler, ivedi haberler, doğada az sayıda bulunan, soyu tükenmekte olduğu için özenle korunup kolay kolay göğe salınmayan bu kuşlara emaret edilirdi,” açıklamasının yapıldığı, bir tür kartal ve şahin kırması Kılıçkanat kuşu hakkındaysa şu bilgi verilmiş:

“Gökyüzünde yıldırım hızıyla uçarken ardında beyaz köpüklü bir iz bırakan bu kuşa, sert ve keskin kanatlarının yoluna çıkan bulutları biçip geçmesi nedeniyle Bulutbiçen de denir, ardında bıraktığı iz gökyüzünün görünmeyen yaralarını hatırlatırdı.” (s. 530)

Romanda daha onlarca benzeri olan bu gibi ince betimlemelerden yerleşim yerleri de nasibini almıştır. Yolcular, her birinin kendine özgü kaleleri, meydanları, yolları, kapıları, kuleleri, konaklama yerleri, konuk evleri, hanları, çay bahçeleri, oyun alanları, havuzlu, bahçeli evleri olan kentlerde konaklarlar. Örneğin, yolcuların romandaki son durağı olan ve gökte on üç dolunayın aynı zamanda görülmesini Yıl Şenlikleri ile kutlayan Odragend’e koca bir bölüm ayrılmıştır:

“Rüzgâra bırakılmış okunmayı bekleyen sayfalarıyla hep açık bir kitap gibi duran, Anakara’nın tarihsel katmanları en okunaklı yerleşimlerinden biriydi burası. Bu yüzden sokaklarında meydanlarında dolaşırken yalnızca kentin içinde değil, zamanın içinde gezer gibi olurdu insanlar. Hem yaşayan canlı bir şehir, hem açık bir müzeydi âdeta.”

“Yolu buraya düşenler ne kadar büyüsüne kapılsalar da sokakların, evlerin, yapıların, anıtların kendilerini bütün varlıklarıyla dayatan diriliği nedeniyle, ister istemez uyanık bir dikkatle, yoğun bir tarih ve zaman bilinciyle geziyorlardı kentin dört bir yanını. Anakara’da birbirinden ilginç onca büyük şehri içinde Odragend’e büyüleyici bir çekim merkezi özelliği kazandıran şey, belki de kuruluşunun ilk sihrine kadar geri giden bu tekinsiz ve karşı konulmaz güçtür.” (ss. 421-426)

Romanda, toprağı çömleğe, ağacı kapıya, kâğıdı deftere, tahılı çöreğe, meyveyi şerbete dönüştüren ellerin hünerini incelikli betimlemelerle kutsayan anlatımlara da yer verildiğini, kıvrak dansların, şaşırtıcı oyunların, coşkulu gösterilerin, kesilecek ağacın ruhundan izin isteme töreni gibi gizemli törenlerin anlatıldığını görürüz.

Murathan Mungan romanının asal kişilerini hem dış görünüşleriyle tanıtmış, hem ruhsal durumlarıyla, karmaşık düşünceleriyle ele alarak onlara karakter boyutu kazandırmıştır. Karakter ayrıntıları, hem bu kişilerin özel insanlar olarak ilgimizi çekmesini sağlar, hem de romanın ana temasını destekler. İkincil roman kişilerinin çok kendine özgü tipik özellikleri de romanın ana ve yan temalarını aydınlatacak biçimde vurgulanmıştır.

Birinci yolcu Bendag yüz yaşında bir şairdir. Genç yaşta kazandığı ünün baskısından kurtulmak için yurdundan ayrılmış, yalnızlığı seçmiş, şiir yazmayı bırakmış, yıllarca başka diyarlarda gezdikten sonra başladığı noktaya gelmiş, doğduğu yerde ölmek amacıyla Anakara’ya dönmüştür. Tanınmaktan kaçınması, şair kimliğini saklamaya çalışması yüzünden kendini olayların içinde bulacaktır. Bendag karakterinde öne çıkan iki özellikten biri ölüm hazırlığı içinde olması, sona gelmiş olmanın hüznünü yaşamasıdır. Kalan günlerini kaygısızca, gürültüsüzce, doğanın tadını çıkararak yaşamak ister. Ama, renginde, kokusunda, ışığında doğayla bütünleşmek, insan emeğinin hünerine tanık olmak, güzel bir rastlantıyla karşılaştığı bir dost elinin sıcaklığını duymak, yaşama gücünü tazelemiş, onda yeniden şiir yazma isteği uyandırmıştır. Ölüm gerçeği ile yaşama dürtüsü arasındaki çelişkiyi yaşar. Bendag ikinci çelişkisini şair kişiliğinde yaşamaktadır. Ona ün kazandıran şiiri neden bıraktığı, kimliğini gizlemede neden o kadar ısrar ettiği, bu tavrının alçakgönüllüğünün göstergesi mi olduğu, yoksa unutulmuş olma endişesinden mi kaynaklandığı soruları akla gelir. Düşüncemizi sanatçının değerinin bilinme ihtiyacına, kazandığını yitirme korkusuna, kalıcı olma özlemine yöneltir.

İkinci yolcumuz Moottah bir şiir filozofudur. Yirmi yıldır evine kapanmış, çok okumuş, kendini bilgi ile donatmış, bildikleri üstünde düşünmüş bir bilge kişidir. Artık evinden çıkmaya, Anakara’yı dolaşıp bildiklerini düşündüklerini başkalarıyla paylaşmaya karar vermiştir. Yanına dokuz yaşlarında iki yardımcı çocuk alarak yola çıkar. Konakladıkları yerlerde konuşmalar yapar. Bilgilendirici, düşündürücü konuşmaları her yerde rağbet görür. Karakterinin baskın özelliği, meraklı bir araştırıcı, birikimli bir doğa bilgini ve iyi bir eğitici olmasıdır. Aynı zamanda sadık bir dosttur. Olaylara bu nedenle karışmış olduğu anlaşılacaktır. Moottah’ın dingin kişiliğinde, öğrenmenin, düşünmenin, bilgisini paylaşmanın önemi, doğayı anlamaya çalışmadan kabullenmenin erdemi, huzurun değeri vurgulanmış, bu yolla romanın ana teması aydınlatılmıştır.

Üçüncü yolcu altmış yaşlarında bir atlı polistir. Şairleri öldüren seri katili yakalamak üzere yollara düşmüştür. Polis Gamenn’e, yanında kalmasına gönülsüzce razı olduğu Pepgemok eşlik eder. Yazarın, çifte cinayet öyküsüyle doğrudan ilişkilendirdiği bu karakterin karmaşık ruh yapısı üstünde etraflıca durduğunu, romanın ana temasını bu yolla canlı bir örneğe oturttuğunu görürüz. Gamenn, öteki roman karakterlerin aksine tedirgin, endişeli, evhamlı olandır. Yıllar önce kaçırılıp öldürülmüş olan kardeşinin acısını içinde taşır. Acı çekenlere, düşkün olanlara merhamet duyar. Rüyalarında kendini katilin yerine koyduğu, olayları katilin gözünden gördüğü için tedirgindir. İzlerken izlenen, ararken aranan olma ikilemine düşer. Yazar, Gamenn’in ruhsal sorununu rüya tabir edenler, rüyaları sağıltanlar aracılığıyla irdelemiş, romanın iskeletini oluşturan çifte cinayet kurgusuyla ustaca ilişkilendirmiştir. Bu durum, romanın bütününde üstünde durulan, doğada karşıtların birliği, her şeyin karşıtına dönüşmesi, döngünün tamamlanması ilkesine açıklık getirecek biçimde ele alınmıştır.

Şairin Romanı’na ayrı bir lezzet katan, her biri çok kendine özgü özelliği olan ikincil kişilerdir. Doğanın gizemli varlığı bizi nasıl heyecanlandırmışsa, bu kişilerin sıra dışı yetenekleri de düşüncemize öyle kanat açtırır. Sözcük derleyen, eski dilleri araştıran, bu dillerin biçimi, iç yapısı, şifresi üstünde duran, dillerin yapısıyla evrenin düzeni arasındaki ilişki üstüne kafa yoran Tarkusyu, bu uyumlu düzeninin anahtarını matematikte arayan sayıbilim bilgini Okhanyus insan aklına olan güveni tazelerler. Yaralı ruhları onaran, rüya terbiyecisi Kuyuhera, onun çevresine kasvet yayan hırslı rakibi Khora sırrın çözümlenmesinde yardımcı olurlar.

Anakarayı dolaşıp kendi derisine farklı renklerde çıkmaz mürekkeple dağlar, ormanlar, ırmaklar, yollar yazdırmış, gövdesi Anakara’yı anlatan harita olmuş Kaa aynı zamanda erkek gücünün ve güzelliğinin temsilcisidir:

“Haritacı Kaa’nın anlattıklarına bakılırsa, ailesinin kökleri Orta Batı’nın en eski oymaklarına kadar gidiyordu. İriyarılığı, teninin tütün yanığı rengi oradan geliyor olmalıydı. Büyümemiş bir çocuğunkini andıran boğumlu sesi, irikıyım görünüşünün ilk bakışta yarattığı ürküntüyü hafifletiyor, anlattığı şeyleri daha masum, daha inandırıcı kılıyordu. Hayata açık insanların neşesi vardı üstünde. Hareketlerinde, vücudunun gücünden aldığı zevki yansıtan eril zarafet, yalnızca görkemli cüssesiyle değil, ruhuyla da her engelin üstesinden gelebileceği hissi uyandırıyordu.” (s. 320)

Murathan Mungan güzellik yanında, iyilik, sadakat, cömertlik, sezgi gücü söz konusu olduğunda kadın cinsine iltimas etmiştir. Şiir seven, sır tutmasını bilen, keçe işçisi Ulsangeyma yaşlı şair Bendag’a yardımcı olmuş, onun yeniden hayata bağlanmasını sağlamıştır. Varlığın gizini rüyalarda, doğal nesnelerin, taşların, toprağın, bitkilerin yapısında arayan, Anakara’nın iki kadın şairi Umma ile Lelalu rüya tabir ederler, dostluklarıyla yolculara destek olurlar. Yazar, taşların gizli gücüne vakıf, eli maharetli, yüreği cömert Lelalu’un, doğanın kutsadığı güzelliğini, erdemiyle de bağdaştırarak şöyle tanımlamıştır:

“Lelalu’nun bedeni , ruhunu görünür kılıyordu âdeta: Cildi Canera porselenleri kadar saydam ve pürüzsüz, gözlerinin rengi Gomaba gölleri kadar duruydu. Gür kirpikleri, ruhunu apaçık söyleyen bakışlarını asla gölgelemezdi. Cildinin yıllar karşısındaki direncini, şekeri az suda kaynatılmış yabani bitki kökleri çiğnemeyi sevmesiyle açıklıyorlardı. Bu bitkilerin ne olduğu ise herkes için bir sırdı. Kadınlara özgü kıskançlıkla saklanan bir sır olsaydı çoktan ortaya çıkar, öğrenilirdi elbet, ama galiba insanlar bu güzelliğin bitki köklerine borçlanılmış olmasını daha anlamlı buluyor; bu nedenle gizin sürmesini istiyor, bu bitkilerin neler olduklarının saklı kalması fikrini seviyorlardı.” (s. 172)

Şiir düşünürü Mottag’ın yardımcıları olan, biri zeytin dalı esmeri, diğeri başak sarışını iki çocuk bizde şefkat duyguları uyandırırken, atlı polis Gamenn’in kısa boylu, göbekli, işgüzar yarımcısı Pepgemok, sakar girişimleriyle romanın ağırlaşmaya başlayan atmosferine bir tutam gülmece katar.

Yazar hem cinayet olayını kurgulamak, hem de evrenin, içinde karşıtları barındıran yapısına ışık tutmak için, iyilikçi, erdemli, merhametli, üretken, yaratıcı olanların karşısına, kötücül, tutkulu, vicdansız, kıskanç, zalim olanları yerleştirmiş, onların karmaşık ruh durumunu, baba-oğul, karı-koca, âşık-sevgili ilişkisi bağlamında sergilemiştir.

Şairin Romanı iki ana fikir üstüne odaklanmıştır. Bunlardan ilki, insanın yaşama direncini de, üretme, yaratma gücünü de doğadan aldığı gibi, huzuru da doğayla bütünleşmede bulacağıdır. Önemli olan, doğanın bir ölçüde araştırmayla, akıl yürütmeyle açıklanabilir, bir ölçüdeyse gizemli olan gücünü kabullenmek, ona ayak uydurmaktır. Murathan Mungan’ın romanındaki sıra dışı kişiler, bilinmeyenin şifresinin anahtarının, aynı şifreye göre işleyen insan aklında olduğunu ileri sürerler. Bu kişilerin her biri yaşamın gizine kendi yöntemine göre yaklaşmaktadır. Gözlemleme, akıl yürütme yanında sezgiler, rüyalar, hayaller iş başı yapar. Varoluşumuzun bütünlüğü, evrenle uyumunu gösterense, akıl yürütmeye de, hayallere ve sezgilere de yer veren sanattır. Yazarın roman kişilerinin ağzından felsefe, sanat, özellikle de şiir konusunda yaptığı açıklamaların en çarpıcısı, “Yerküre yazılmak için vardır” (s. 218) sözüdür sanırım. “Şiir matematiğin evrendeki görünmezliğine ne denli yaklaşabilirse o denli iyi olur,” (s. 488) da deniyor, “Yaratıcılık yaşanmışlıkla da yaşamışlıkla da birebir ilgili değil,” de. (s. 263) Beni en çok etkileyen şu açıklamalar oldu: “Hayatın kendisi zordur; onu güzelleştiren şey, onun üzerine düşünmektir yalnızca.” (s. 305) “İnsanın içinde ağlama isteği uyandıran güzellikler, ister tabiatın armağanı olsun, ister insan elinden çıkma sanat eserleri, aynıdır. İnsanın içini sevinçle yıkayan her güzellik ağlatır.” (s. 427)

Romanda öne çıkan ikinci ana düşünce, karşıtların birbirine benzemesi ya da birbirine dönüşmesi çevresinde dolanıyor. Romanın dolantısı bu ilke üstüne inşa edilmiş, cinayet olayına karışmış olan kişilerin ruhsal durumları bu ilke çerçevesinde aydınlatılmıştır. Yazarın kimi roman kişilerinin iç dünyalarının çözümlemelerinde düşle gerçek, somutla soyut, görünenle görünmeyen, denetlenebilenle denetlenemeyen, tasarlanmış olanla rastlantısal olan üstünde ısrarla durduğu görülür. İç hesaplaşmalarda, sevgiyle nefret, acımasızlıkla şefkat, özveriyle kıskançlık, gösterişle utangaçlık, ahlaki yönüyle de ele alınmıştır. Murathan Mungan’ın birbirine dönüşebilen karşıtlık konusunda verdiği, biri gerçek, biri kurgusal iki çarpıcı örnek üstünde durmak istiyorum: Birincisi oyunculuk sanatının asal açmazı olan, oyuncunun gerçek kimliği ile oyuncu kimliği arasındaki karmaşık ilişkidir. Aradaki mesafenin nasıl aşılacağı ya da nasıl korunacağı konusunda farklı yorumlar yapıldığını biliriz. Yazar, romanın ana temasını desteklemek üzere roman kişilerinden birinin, “İşleri gereği sürekli içlerinde kurgulayıp farklı duygular üreten oyuncuların bir süre sonra kendi duygularında sahicilik kaybına uğradıklarını, yalnızca sahne üzerinde değil, kendi yaşamlarında da oynamaya başladıklarını düşünüyor,” açıklamasını yapmıştır. (ss. 505-506)

İkinci örnek, romandaki zalim kumandanın öldürülmekten korktuğu için yakın çevresinde kendine çok benzeyenleri bulundurması, oğlunun bile bu birbirine benzeyen kişiler arasındaki gerçek babasını tanımakta zorluk çekmesidir. Aslının benzerlerine Kagemusha deniliyor. Zaman içinde gerçek olan sahtesine dönüşebiliyor. “Her yüz kendine Kagemusha gibi” düşündürücü bir saptama da yapılmış.

Sonuç olarak, Şairin Romanı öncelikle dilinin mükemmelliğiyle öne çıkan bir yapıt. Murathan Mungan’ın şair kimliği romanın nesir diline mührünü basmış. Okurken dalıp gidiyor, kimi yerleri yeniden, yeniden okumak, başkalarıyla paylaşmak istiyorsunuz. Anlatımın güzelliğine yönelik ilgi anlatılanların dayandığı hayal gücüyle ve bilgi birikimiyle pekişiyor. Okuyanı, yaşadığımız dünyanın kirinden, pasından arınmış, hayali olduğu ölçüde ulaşılabilir duygusu uyandıran bir diyara götürüyor. Masal olanı inandırıcı kılan romanın insani boyutu. Ulaşılabilir kılansa yazarın genel tavrındaki etik duyarlık.

Murathan Mungan hayata sevgiyle, insana şefkatle yaklaşan bir yazar. İyinin karşısındaki kötüye, doğrunun karşısındaki yanlışa, güzelin karşısındaki çirkine işaret etmekle beraber, her iyi romanda olduğu gibi, mahkûm etmeden önce anlamaya çalışmış.

Benim en hoşuma giden, yazarın düşlere, rüyalara, mucizelere, bolca yer verdiği romanında, gerçeklerin gizine erişme yeteneğini insanın aklında, akıl yürütme becerisinde bulmuş olmasıdır. Romanın bilge kişisi, “İnanışlar, işin doğasına hizmet eden kutlu oyunlar olarak kaldığında anlam taşırlar. Kör inançlara ve tapınılan doğrulara dönüştüklerinde değil,” diyor. (s. 85)

Farklı roman türlerinin özelliklerini bir arada taşımasına karşın sağlam bir yapısı var Şairin Romanı’nın. Doğu masallarına özgü yolculuklar, yol güzergâhında yaşananlar, Batı romanının neden sonuç ilişkisiyle gelişen olay dizisine oturtulmuş. Düşsel olan, gizemli olan, gerçekçi karakter çözümleriyle bağdaştırılmış. Bu bileşim insanı hem düşündürüyor, hem heyecanlandırıyor.

Murathan Mungan, “...bugün burada batan güneş kainâtta başka bir yerde, belki rüyasından yeni uyanmakta olan dünyada doğacaktı,” demiş, romanını sonlandırırken. O güneşin sıcaklığını duymak, aydınlattığını yaşamak için yavaş yavaş, sindire sindire okudum Şairin Romanı’nı. Kendimi yeniden okumalara açık bıraktım ve benim aldığım keyfi başka okurlarla paylaşmak istedim. Yeryüzü yazılmak için varsa, yazılmış olan da değerlendirilmek için, değil mi.

Devamını görmek için bkz.

Ceylan Öner, "Şiir ve şair bu romanda...", Taraf Kitap Eki, Mayıs 2011

Murathan Mungan’ı okumak; yüzyıllar öncesinin kutsal metinlerinden çıkmış bir cümlenin, teknolojinin tanrısallaştığı bir çağda kulağınıza fısıldanması gibidir; farkına varırsınız...

Bazı yazarlar/ insanlar zamansızdır. Zamana değer vermedikleri ya da onu görmezden geldikleri için değil; aksine zamanı tüm anlarıyla yaşadıkları, onu geçmiş-bugün-gelecek içinde anlamlandırdıkları için zamansızdırlar. Bu, “Zamanla derdi olmanın” tam karşılığıdır.

Eğer bu bir dert ise; Murathan Mungan, edebiyatta bu derdi en derinde yaşayan, onu biçimlendiren, anlamlarını arayan ve onu mekanla buluşturabilen yazarların başında geliyor. 30 yıllık yazı serüveninde ortaya çıkardığı tüm eserlerinde onu parçalanmış zamanın, an’ın peşinde koşan, onu yakalamaya çalışan bir yazar olarak görüyoruz. Çünkü hız üzerine kurulu ve ona teslim olmuş bir çağda “İnsanoğlunun en geç keşfettiği şey, şimdiki zamandır.” Mungan, bunun izini sürer.

Olgunluk dönemi eşiği

Yazarın 15 yıllık çalışmasının sonucu olan Şairin Romanı tüm bunların bir toplamı olarak geçmişe, zamana, ölüme ve şiire bir güzelleme olarak kaleme alınmış, dilin tüm dehlizlerinde gezinebilecek kadar ustalıklı bir eser. Yazarın eseri “Olgunluk dönemi eşiğim” diye tanımlamasının pek çok karşılığını bir okuyucu olarak romanda bulmak mümkün. Her şeyden önce Türk edebiyatında son dönemde pek rastlamadığımız bir biçimde, 580 sayfalık bir romanın kendini bıktırmadan, merakla ve hızından hiçbir şey kaybetmeden okutturması bu olgunluğu kanıtlar nitelikte.

Şiirin ve şairliğin başrolde olduğu, ancak şair olamayanların başka işler yapabildiği yerkürede geçen roman, Mungan’ın edebiyatın en eski biçimi olan şiire, en yeni biçim olan romanla hazırladığı bir saygı duruşu niteliğinde. Şiirin ne olduğunu romanla anlatabilecek kadar ustalıklı bir dile sahip olan Mungan’ın romanı, surlarında bayrak yerine şiirlerin dalgalandığı, şiir festivallerinin yapıldığı, şiir filozoflarının dersler verdiği, her yerde şiirin konuşulduğu, yaşamın, yaşamanın şiir olduğu bir dünyada sadece şairleri öldüren bir katilin, yani ölümün izini sürüyor.

Şairin ‘hal’leri

Biçimsel olarak Şairin Romanı, modern ve geleneksel yazının kavşak noktasında duruyor. Roman yazınsal tınısı itibariyle bir yandan yüzyıllar öncesinin seslerini bugüne taşıyan, kutsal kitapların bilgece tonu ile konuşurken, diğer yandan biçimsel olarak roman türünün modern anlamda ulaştığı tüm imkânları da içinde barındırıyor.

Bu zamana kadar tüm yazdıklarında felsefi olanı önemseyen ve onu edebi bir fonda öne çıkaran Mungan, Şairin Romanı ile bu duruşunu en üst noktaya vardırıyor. Her cümlesi ve önermesinde, hayata dair felsefi olanın derinliklerinde gezinen yazar, kullandığı edebi üslupla da “var” oluşunun ve “var” olmanın hallerini masaya yatırıyor. Romanın kahramanlarından Ümma’nın ağzından çıkan;

“Öyle ya hepimiz şu yerküreye atılmış varlıklarız, ölerek birbirimize dönüşüyoruz hepsi bu” cümlesi edebiyat ve felsefenin derinliklerinde gezinen bir yazarın zihninin dışavurumları.

Şairin yol (culuk) ları

Dünya üzerinde şiirle birlikte yürüyen en önemli imge nedir diye sorarsak, karşımıza ilk çıkacak olan yoldur. Murathan Mungan da bunu en iyi bilen ve hemen hemen tüm eserlerinde kullanan bir yazar olarak, Şairin Romanı’nı da her biri farklı yerlerden, aynı yöne ama başka sebeplerle yapılan yolculuklar üzerine kurgulamış.

Karşımıza çıkan ilk yolcu Bilge Şair Bendag...

Roman onun yıllar önce bir gün sessiz sedasız terk ettiği ülkesine, yıllar sonra geri dönmesiyle başlıyor. Farklı kimlikler ve isimlerle yıllar boyu yaşayan Bendag’ın dönmesinin tek bir amacı var; ölmek. Ama ondan önce anakaranın tüm şairlerinin toplandığı “On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri”ne katılmak. Yolculuğunda bir yere ait olmanın izini süren Bendag, şenliklerin yapılacağı Odragend şehrine doğru yola çıkar...

Onunla birlikte yola çıkan birileri daha vardır. Herkesin şiir ile uğraştığı Yerküre’de en üst mertebelerden biri olan “Şiir Filozofluğu”na sahip olan Moottah bunlardan sadece birisi. 20 yıl boyunca bir gün bile evinden çıkmayıp, şiir felsefesi ile uğraşan Moottah, tüm biriktirdiklerini paylaşmak ve bir nevi hayata yeniden başlamak için Anakara’yı bir uçtan diğer uca kat etmeye karar verir. Tabi onun da ilk gideceği durak bellidir; yanına aldığı akıllı ve gizemli ikiz çırakları Zeey ve Tagan, zihninde yıllar önce kaybettiği şair arkadaşı Serhenas’ın cümleleriyle, Odragend’deki şenliklere doğru yola çıkar Moottah.

Ve anakaranın en zeki ve başarılı atlı polisi Gamenn. Sadece şairleri öldüren bir katilin yıllardır izini süren Gamenn, artık rüyalarında da katili aramaktadır. O da Odragend’e doğru yola çıkar. Amacı hem son zamanlarda sürekli kendini katil olarak gördüğü rüyalarını anlamlandırmak, hem de katilin yaralı olarak bıraktığı ve onu tek gören kişiyi Odragend’de bulabilmektir.

Üç kahramanın da güzergahı aynıdır; Odragend şehri. Aidiyet duygusunun yolculuklarla sorgulandığı roman, aynı zamanda yazarın da yol ve yolculuk üzerine aforizmalarını şekillendiriyor. Romanın yazılma sürecinin de kendi içinde 15 yıllık bir yolculuğu içerdiğini hesaba katarsak, Şairin Romanı’nı Mungan’ın yazın serüveninde kendine doğru çıktığı bir yolculuk olarak da yorumlamak mümkün.

Şaman ve teknisyen yazar

Teknik anlamda doğu ve batı yazın geleneklerinin modern olanda birleştirildiği Şairin Romanı, Batının fantezi romanlarıyla, Doğunun Bin bir Gece Masalları’nı şiir gezegeni olan Yerküre’de bir araya getiriyor.

“Bu dünyayı anlatırken şaman ve teknisyen yanımı birleştirdim” diyen yazar, bir yandan Türk ve Dünya edebiyatını içeren engin bilgi ve birikimini teknik anlamda okurun gözleri önüne sererken, öbür taraftan rüyalarla yaşayan, yaşamı rüyalarla anlamlandıran şaman ruhların dünyasına da okuyucusunu davet ediyor.

Edebiyatta Doğu ve Batıyı birleştirmek isterken, ortaya sadece anlamsız karışımlar çıkaran yazarların aksine Mungan, bu birleşimi hakkıyla yerine getiriyor. Yazarın eserde çokça yer alan mitolojik yer, bitki veya hayvan isimlerini oluşturabilmek için ayrıca bir kütüphane oluşturması ve eserin yazıldığı 15 yıllık zaman diliminde isimler üzerine yüzlerce kitap okuması bu başarıyı oluşturan etkenlerin başında geliyor. Okurken de karşınıza çıkan tuhaf isimlerin size komik ya da eserin bağlamından kopuk gelmemsi böylesine incelikli bir çalışmanın sonucu.

Böylesine ustalıklı bir eserin yazılma süresi her ne kadar 15 yıl gibi görünse de Mungan, bu yıllar içerisinde tek bir eserle yetinmeyecek kadar poligamik bir yazar. Aynı anda 4-5 eser üzerine çalışabilecek parçalı bir yazın zihnine sahip olan Mungan, Şairin Romanı’nı da aynı zihnin arka planında oluşturmuş.

Şair olmanın ve şiirin fenomenolojisi üzerine kurulu roman, tarihsellik duygusuyla ince ince örülen edebiyat katmanlarında okuyucuyu uzun bir yolculuğa çağırıyor.

Edebiyatımızdaki çalışkanlığı kendinden menkul Mungan’ın şiirlerini, romancılığını, roman içerisindeki şiiri, şiir içindeki yolculuğunu ve hepsinden önemlisi 30 yıllık yazınsal birikimini içeren Şairin Romanı, iyi bir romanın tüm özelliklerini taşıyan, yaşamı anlamlandırma çabası olarak yazmak ve yazıyla yaşamaya dair bir güzelleme...

Devamını görmek için bkz.

Sevin Okyay, "Bu roman şiire saygı sunuyor", Milliyet Kitap, Nisan 2011

Şiir insanı bir yakaladı mı, bırakmaz. Başka şeyler yazsan da, kaleminde dilinde şiirin tadı kalır hep. Murathan Mungan da öyle. Yazdığı her şeyde, şiir dili hissedilir. Düzyazı yazan has şairlerin çoğunda olduğu gibi.

Şairin Romanı ise, onun artık başköşede oturtulmayan, hatta zaman zaman öldüğü öne sürülen şiire saygılarını sunduğu bir kitap. Fantastik bir evrende, şiiri olabildiğince makbul kılmış. İyi yaratılmış karakterleri, şair işi anlatımı, gittikçe heyecanlanan ve hızlanan olay akışıyla, Yerküre gezegeninin Anakara adlı en büyük kara parçasında, belirsiz bir zamanda, insanı içine alıp varlığına inandıran bir dünya yaratmış.

15 yıllık çaba

Bilmiyorum, bu kitabı yazmam bir Mungan okuru olduğum için mi istendi benden, yoksa fantastik edebiyatla şöyle ya da böyle ilgili biri sayıldığım için mi? Aslında fark etmez, çünkü her iki sıfatla da Şairin Romanı’nı okuduğumdan çok memnun kaldım. Bence fantezi, sıra dışı dünyaları inanılır kılmalı, okuruna orada yaşama arzusu vermeli, karakterlerini can dostu gibi sevdirebilmelidir. Yoksa birtakım kuru formüllere uyan birtakım sayfalar karalamış olursunuz sadece. Ama en önemlisi, sağlam kaynakları da olmalıdır.

Murathan Mungan 15 yıllık bir çaba, besbelli pek çok araştırma sonucu tamamladığı Şairin Romanı’nı yazarken hem bize açık olan kaynaklardan, hem de Batı’nın kadim kaynaklarından yararlanmış ki, zaten onlar da bize açık. Kitap için, "tabiata, emeğe ve şiire bir övgü" deniliyor. Kitap ise uyarıyor bizi: "Göz önünde olduklarına bakmayın, tabiat ve emek en büyük sırdır".

Bilge Şair Bendag’ın, ani bir kararla şiiri bırakıp kendini gönüllü olarak Anakara’dan sürgün ettikten tam elli yıl sonra geriye dönüşüyle başlayan Şairin Romanı, onun ve başkalarının Odragend şehrine yaptıkları yolculuklarla devam ediyor.

Mungan, paralel kurgu içinde, şiir filozofu Moottah ile iki çırağı, biri zeytin dalı esmeri, diğeri başak sarışını olan Zeey ile Tagan’ın ve atlı soruşturma polisi Gamenn ile yardımcısı Pepqumok’un da aynı şehre yolculuklarını anlatıyor.

Gezerken insana varlığını unutturmayan cinsten bir şehir olan Odragend’in adı, "Ölü Yaşatan" ve "ortada duran" da olabiliyor, "açık şehir" anlamına da gelebiliyor. Sözcüklerin büyü gücüne inanan kadim bir geçmişi var.

Şair katili

Bendag ise, elli yılın ardından memleketine ölmeye yatmak niyetiyle gelmiş; ama Anakara sandığı gibi onu unutmamış, tersine adı efsaneye dönüşmüş. Hem şiirlerinin gücüne hayranlar, hem de her şeyi ardında bırakarak çekip gitme cesareti göstermesine.

Bendag adı, emanet edildiği belleklerde, efsanenin koruması altında. O, "Son Yolculuk" başlıklı kitabında son şiirlerini topladıktan sonra işinin biteceğini düşünmüş ama, Büyü Ormanı’nın eteğinde rastladığı otacı Sahremina, "Daha kanın susmamış senin" diyor ona. Kendini saklamaya alışkın olan Bendag, Anakara’ya döndüğünde bir tek kişiye, keçe işçisi Ulsangeyma’ya söylüyor kim olduğunu. Sonra da pişman oluyor, bu sırrı saklamasını istiyor ondan. Ve On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri’ni izlemek için Odragend yollarına düşüyor. Remzganan (işaretlerin arkadaşı), Tau’lu Tuseneaf, Shaunoarom takma adları ve kimlikleriyle...

Murathan Mungan, şiirin evrenin temeltaşı olduğu kitabında, şair kahramanlar, şair kurbanlar ve bir şair katili sunuyor bize. Düzensiz zamanlarda cinayet işleyen, bir şehri asla ikinci bir cinayete mekân etmeyen, ama mutlaka şairleri öldüren bir katil. Şairler safında Bilge Şair Bendag ve Şiir Filozofu Moottah’ın dışında, genç şair Dehamar, Agabu, Ethiyu, Novagan ile Anakara’nın en meşhur iki kadın şairi Ümma ve Lelalu var. Ümma kâhin, Lelalu’nun posta güvercinleri var. İkisi de morun her tonundan gaveleana menekşesi yetiştiriyor.

Hiç şiir yok

Anakara’da şair olmak, olunabilecek en iyi şey. Ancak şair olamayanlar başka işler yapıyor. Onların bile şiirle ilişkisi var. Anakara’nın en önemli sözlükçüsü Dohanaralı Tarkusyu, "Yazdığım değil ama yaptığım, bir şiirdi" diyor. "Bunun zamanla herkese faydası dokundu belki, ama ben yalnızca kendim için yaptım".

Mungan’ın kitabının bölümleri de şairli: Şairin Dönüşü, Şairin Toprağı, Şairin Levhaları, Şairin Gölgesi, Şairin Hayvanı, Şairin Kanı, Şairin Oyunu. Hepsi birden "Şairin Romanı"nın çatısı altında toplanmış. Ama kitapta hiç şiir yok. Yazar, bize hayal etme alanı bırakmış, örnek vermemeyi seçmiş.

Olsun varsın, her şey bir şiir zaten. Fantastik edebiyat ürünlerinin benim en hoşuma giden yanlarından biri sıra dışı, hayalhaneyi okşayan mekân isimleridir. Çeviri yaparken insana biraz dert olsalar da (çevirsem mi, çevirmesem mi?) farklı bir dünyaya adım attığımızı hatırlatırlar bize. Bir masal şemsiyesiyle örterler.

Bir de, bize malum olmayan âdetleri çok severim. Şairin Romanı’nında hepsi var bunların: Uyku Hanı, Kış Samuru Meydanı, Hallaçların Sonbaharı Meydanı, Dargın Göller, Kandıran Kuyular Bölgesi, Unutma Kayaları, Büyü Ormanları, İşaretler Denizi, Tanık Tepeler, Kuytu Sarnıç Hanı... Rüya âlemlerinden şehir adları: Güney ışığıyla ünlü Makrakamash şehri, Odragend, Naburri, Micla, Aoi, Llasa, Eddnabari, Tronteg, Sued, Dragoman, Bahira, Zummorne, Janas, ikizi sayılan Pualajanas, Samarakad, DuuRa, Kırmızı Kent, Tau, Eksularek.

Ama aynı zamanda Dragoman, sanki Semerkand, biraz "Binbir Gece Masalları", biraz Ursula K. Le Guin. Yazar, Cem Erciyes’le söyleşisinde, "Mesela Moottah Künt kapıları anlatırken, bilenler aslında onun bir Selçuklu mimari geleneği olduğunu anlarlar, ya da ağaç kesme törenlerini Tahtacıları ve Alevi geleneklerini bilenler anlarlar" diyor.

Heyecanı yerli yerinde

Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’i de kışkırtmış onu. Akira Kurasawa ise, Kagemusha’sı ile Şairin Romanı’na konuk olmuş. Hepsini kendi kazanında kaynatmış, şiirle iyice halletmiş. Yoksa yıllara böyle güzel adlar vermek kimin aklına gelirdi? Çağlayan Gümüşü Yılı, Ay Bükülmesi Yılı, Başak Dalgını Yılı, Uçsuz Akşam Solgunluğu Yılı gibi. Sonuncusu biraz hazin, çünkü bir karakter o yılda eşini yitirmiş.

Şairin Romanı 592 sayfa dedik. Mungan, bu kitap için bir 100 sayfa sabretmemizi istiyor ve "Hâlâ devam etmiyorlarsa artık benim de yapacağım bir şey yok" diyor. Ben şahsen kimsenin uzun diye kitabı yarıda bırakacağını sanmıyorum. Ardında 15 yıllık yaratım süreci olan roman bizi dünyasına ilk adımda dahil ediyor, orada tutuyor. Muamması sağlam, finali sürprizli, heyecanı yerli yerinde. Şiirsel anlatımı ve şiirin baştâcı edilmesi de cabası.

Bir de karakterleri var, tabii. Ana karakterler bir yana, nispeten gelip geçici olanları bile insanda iz bırakabiliyor: Haritacı Kaa, matematikçi Qkhanyus, ilk rüya terbiyecilerinin ustası DoXsa, adı 'yılkı atı' anlamına gelen sağır ve dilsiz dilbilimci Horad, fazla aceleci gözükara sağaltman Khora, Agabu’nun karısı Zeheyra, doğuştan kör bilici Chinhaya, Odragend sokak ressamı Woh-Zack, şehrin Güvenlik Sarayı yüksek yetkilisi Tauro ve Bendag’ın eski arkadaşı ihtiyar Ugroja. Keşke diyorum, bunca şehir ve karakter yaratan Murathan Mungan bir de yeni dil yaratsaymış. Ama, ağacın ölümüne şiir bağışlayan, ona kesilmekle ölmeyeceğini söyleyenler de yeter bize. Ya da, bir deri bir kemik suhuma kuşları ile güvercinin kaybolan kolyesi. İlle de ışık bükücüleri, zaman katlayıcıları, bahçe büyücüleri, yıl yenileyicileri, rüya terbiyecileri, ruh sağaltıcıları.

Mungan kitabının bir yerinde, "Sıradanlık ürkütücüdür" diyor, "Büyük canavarlar orada saklanır". Şairin Romanı’nında her şey var, ama sıradanlık canavarı hakgetire...

"Şiir ışıktan doğar"

"Şiirin göğünde tesadüf kuşları uçuyor". Ustası, Bendag’a öyle demiş. Murathan’ın, kitabı basılmadan önce okuttuğu birkaç dostundan biri olarak, basılı kitapta bu cümleyle karşılaşınca hayretler içinde kalmıştım. O kadar içimi kıpırdatan bir cümleydi ki, daha önce görmüş olsam mutlaka hatırlardım diye düşündüm. Ama hatırlayamazmışım, çünkü bizim okuduğumuz metinde yokmuş. Şair/ romancı, onu sonradan eklemiş demek.

Şairin Romanı’nın şiir üzerine çok söyleyeceği var. "Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar. Başkalarının zamanlarını çalarlar" gibi. Ya da, "Şiir, arada bir nöbeti tutan uykudaki hummaydı. O şiiri bıraktığı halde, şiir onun yakasını bırakmadı".

Yirmi yıl evine kapanıp okuduktan sonra birden Odragend’e gitme kararı veren Moottah’ın ikizlerinden koparırcasına ayrılmış iki küçük çırağı, Zeey ile Tagan’dan biri uykusunda çok güzel yazılmış bir şiir gibi konuşur,öteki de bir şiirin adımları gibi uykuda yürürmüş.

"Şiirin göğünde tesadüf kuşları uçuyor" diyen ilk ustası olsa gerek, Bendag’a "Ölümü o kadar erken keşfetmişsin ki, korkuyorum senden" de demiş.

Bendag’ın şiirlerinin özelliklerine de vakıf oluyoruz. "Şiir ışıktan doğar" diyor yazarımız. "Bendag’ın şiirlerinde ışığın geçişlerini görmek mümkündür. Doğadaki kadar apaçıktır bu. An ertelenir. Bütün şiirlerinde an ertelenir. Böylelikle zaman sonsuzlaştırılır. Bunu yapan ışığın hızıdır. Işığı evcilleştirmeden kendinin kılmayı başarır".

Sonra, Bendag şiirlerinde ham renkler kullanmaktan da korkmaz ve şiiri, hep evsizliğin şiiri olmuştur. "Bir şairi", deniyor, "rüzgârından tanırsınız". Ama 'rüzgâr'ın aynı zamanda üslup anlamına geldiğini de unutmamak gerek. "Senin ruhunun şiiri var" ile "Bazı şiirler akşamla biter"i de seviyorum ama en unutamadığım şair, attan düşme sonucu geçirdiği beyin sarsıntısıyla küçük harflerin beyninden ve belleğinden boşaldığı şair. Sadece büyük harfleri okuyabiliyor, onlarla yazabiliyor. Bundan sonra yazdığı şiirlere Büyük Harf Dönemi deniyor, elbette.

Devamını görmek için bkz.

Pakize Barışta, "Murathan Mungan’dan bir ‘şiir çağı’ romanı: Şairin Romanı", Taraf, 8 Mayıs 2011

Has edebiyatın her türü, şiir’dir.

Çünkü böyle bir yazı; evrenin, hayatın, doğanın, hayalin, emeğin ve yazarın usaresini emerek; tanımlanamayan süzgeçlerden süzerek, gizemli kapılardan geçerek yepyeni bir evren, bir hayat, bir doğa, bir emek, hatta bir yazar yaratır.

Bu bir masal-şiir, ya da, şiir-masaldır aslında.

Var oluşun edebi özü şiirdir!

En manalı harekettir şiir ve bu hareketin hızı, atomların hızından daha güçlüdür; duygunun hızına sadece şiir erişebilir zira.

Yol, yolculuk, yer değiştirme.. harekete mana katan, insana (şaire) hayatı ve olup biteni kavratan bir edebi yaygıdır şiir; bir üslup, erkândır.

Şiir, ehil bir elde girer yazıya.

Yazı da şiirleşerek okura, duyana bir nefes gibi ulaşır önünde sonunda. Ve evreni bir duygu hızıyla dolanır sonsuza dek; aslında duygunun biçimlenmiş halidir şiir.

Murathan Mungan, duygunun derinliğini –via roman– şiirleştirmiş, Şairin Romanı adlı kitabında.

Bu roman, Murathan Mungan’ın en uzun şiiri bence. Bu roman, aynı zamanda bir şiir ormanı.. içinde bildik formatta bir şiir arayıp da bulamayanlar, bu şiir ormanını göremiyorlar demektir.

Şairin Romanı, destansı bir masal şiir bence. İnsanın, okurun havsala sınırlarını hem zorluyor hem besliyor.

Bu romanın gizeminde ise yaşanmış(!) bir ütopya var sanki. Bu ütopya bir sentez olarak bu coğrafyada ve bir miktar da Avrupa anakarasında yaşanmış sanki; merkezinde ise kadim bir Anadolu komün hayat zenginliği değerleri ve duyarlılığı var:

“Yaşam Ortaklaşma Evi’nde aynı anadan babadan olmadıkları halde birbirlerine ‘kardeş’ diye seslenen ve birbirlerini gerçekten kardeş gibi hisseden çocuklar barınırdı daha çok; burada beslenmeleri, barınmaları, eğitimleri ortakana, ortakbaba denilen eğitmenler, gözetmenler tarafından sağlanırdı. Burada büyüyenler için bir ortak değer olan ocak kardeşliği, yoğun bir dayanışma ve yardımlaşma duygusu içinde birbirlerine destek olmaları, birlikte oynayıp, birlikte öğrenerek büyümeleri; ortak değerlerle serpilip erkinleşmeleri demekti. Burada bulunanların tümü öksüz, kimsesiz ya da terk edilmiş çocuklar değildi. Tersine ana babalarıyla buraya gelip onları da başka çocuklarla paylaşan, kendileri de aynı biçimde başka ana babaların sevgi ve şefkatiyle sarmalanan çocukların sayısı hiç de az değildi.”

Şairin Romanı, şiir üzerine; şiirin kaynağı ve şiirin eti kemiği üzerinde saygı ile ilerleyen bir bilgelik (bilge şair Bendag), bir felsefe (şiir filozofu Moottah) sunuyor okuruna. Şiire duyulan saygının aslında yaşamaya, doğaya saygı olduğunu bildiriyor Murathan Mungan.

Şairin Romanı, özüyle biçimiyle ve içeriğiyle insanda değişik bir gerçeklik duygusu uyandırıyor adeta; sanki başka bir gezegen hayatı anlatılırken, aslında insanın içinde var olan, gizlenmiş ve üzeri kendi dışındaki egemenlikler tarafından örtülmüş gezegeni açığa çıkarıyor.

Fantastik bir dünya sunuluyor.. tuzağa düşmeyin! Bu, aslında olabilirlik kipi yüksek bir fantazyadır; romanın şairi, bizim karşımızda yeni bir uzay tasarımı yaratarak; huzurun, mutluluğun, o derin bireysel ve toplumsal sükûnetin, ancak bir ‘şiir çağı’nda gerçekleşebileceğinin işaretlerini veriyor.

Murathan Mungan bu romanıyla, doğanın bir parçası olan insan doğasını, kartezyen hegemonyadan kurtarmaya çalışarak, kendi öz eksenine çekiyor bana göre.

Yazarın romanında kullandığı edebi dil, bu coğrafyanın kadim bilgelik metinlerindeki o tuhaf ve gizemli şiirsel dili de hatırlatıyor; şair, peşine düştüğü dilin hücrelerini; sanki kendisini de çok uzun süre bir hücreye kapatıp ele geçirmişe benziyor.

Şairin Romanı’nın yol güzergâhında, bir fantastik şiir kozası içinde aşklara, cinayetlere, gölgelere, kendini bulma arayışlarına, yaşlılığın erdemlerine, tanımadığımız bir ışığa, rüya terbiyecilerine, şiirin şiir olup olmadığını değerlendiren Şairin Kuyusu’na, yeniden kavrayabileceğimiz ve manalandırabileceğimiz, bilinen ve gözden uzaklaştırılmış pek çok değere ulaşabiliyoruz.

Murathan Mungan, anonim gücü olan bir yazı çıkarmış ortaya.

Şairin Romanı, derin ve sarsıcı bir roman. Okumamak, eksikliktir derim ben.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Edebiyatımız, bugün", Radikal Kitap Eki, 28 Ekim 2011

Bugün yaşayan edebiyatımızın geçmişine göre durağan, renksiz, kısır ve kısıtlı olduğunu sanmıyorum. Belirgin ağırlığını bir önceki kuşağın taşıdığı; gençlik dönemini tamamlamaya başlayan ikinci kuşağın dinamik biçimde yeni yollar açtığı; edebiyatın ne olduğunu soran, ama belki henüz sorgulamayan genç yazarların kendilerini daha çok göstermeye başladığı; bizden önceki kuşağın ara sıra da olsa hâlâ güçlü metinler yazıp yayımladığı bir dönem içindeyiz.

Gene de yaygın eleştiri: Çok yazılıyor, ama ne yazılıyor.

Şu yanıt verildi: Hem hiç kimseye niçin yazıyorsun denemez, hem de ne kadar çok yazılırsa, iyi metinlerin ortaya çıkma şansı o ölçüde artar.

Asıl olansa, günümüzde yazılanların niteliği elbette. Yazılanların tartışılıp çözümlenmesi, günümüzün fotoğrafını çekmek için tek akılcı yol. Bugünün önde gelen yazarlarını daha çok bizim kuşağımızın yazarlarının oluşturduğu söylenebilir. İlk çentiği buraya atalım. 1980’den hemen önce ortaya çıkan, önceki kuşağın ustalarıyla iç içe yaşayan ve 1980’lerin başlangıcındaki o tuhaf dönemde ilk önemli yapıtlarını vermeye başlayan bu kuşak, bugün sözgelimi Şairin Romanı (2011) gibi bir romanın yaratıcısıdır ki, bu roman bana kalırsa edebiyatımızın bugün yerinden bir adım oynamasına yol açacak kadar önemli bir rol oynamış, çoğunlukla yazılana mahkûm kalınmayacağını gösteren güçlü bir örnek olmuştur. Sanırım bir süre sonra yeniden tartışılmaya başlandığında değeri daha iyi anlaşılacak.

Bu yolun başında, Orhan Pamuk ile Mehmet Eroğlu gibi romancılar vardı; geçenlerde A. Ömer Türkeş, “okunması gereken 140 roman”ı sıraladığı yazıda, edebiyatımızın 1980’den sonraki verimini derleyerek tipik bir dönemi değerlendirmek için önemli bir veri sundu. 120 ay için 140 roman önerisi, böylece kayda değer bir verimliliğin de göstergesi oldu. 1980’den bugüne, artık oldukça uzun bir dönem geçti, farklı anlayışlar birbirinin yerini aldı, bugünkü edebiyat anlayışımız başlangıç noktasının görülemeyeceği bir yere geldi, birden çok anlayış kuşağının sonra gelenleri önceki bazılarını eskitti ve kimilerinin kötümserliğine karşın, edebiyatımız çok yönlü ve çok boyutlu bir gelişmeyi genç kuşaklar aracılığıyla sürdürüyor.

Çok mu yazılıyor?

Dolayısıyla edebiyatımızın hemen bugünkü fotoğrafını çekmek, belirsizlik varsa eğer, görünümü netleştirmek için yararlı olur. Bugüne ilişkin değerendirmelerde, çoğu kez olumsuz yanlar öne çıkar. Bugün, içinde bütün sıcaklığıyla yaşandığı için, hemen hiçbir zaman öncelikle olumlu yanlarıyla tartışılmaz. Sıklıkla deniyor ki: Hem yayımlanan kitapların sayısı büyük bir hızla artıyor, hem de nitelik bu artışla ters orantılı biçimde düşüyor. Niçin iyi romanlar yazılmıyor? Alışılmış bir yargı. 2000’de yayımlanan roman sayısı 140 iken, on yıl sonra 2010’da bu sayı 570 olmuş. Çok mu? Neye göre? Hiç kuşku yok ki, yazılanların ve yayımlananların sayısının çoğalması, o edebiyatın yaşayan değerlerinin güçlenmesini sağlayıp gizilgücünün açığa çıkmasını kolaylaştırır. Gelgelelim, tartışmayı bu düzeyde sürdürmek yerine, bugünkü edebiyatımızın verimliliğine ve niteliğine bakmak, çok daha anlamlı verilere ve sonuçlara götürür.

Dolayısıyla Murathan Mungan’ın Şairin Romanı’nın, edebiyatımızın bugününü anlattığını söylemek yerine, yalnızca tekil bir örnek olduğunu söylemek mi daha doğru olur? Sanmıyorum. Şairin Romanı’nın niteliğinin bu denli yüksek düzeyde oluşu, Murathan Mungan’ın yaratıcılığı yanında, bugünün yazınsal düzeyini de anlatır. Şairin Romanı, geleneksel ya da avangard olmayan, roman geleneğinin bütün birikimini içselleştirmiş, içerdiği anlamı izleme biçimi kusursuz, yetkin bir kurguya sahip, Türkçenin bir düzyazı dili olarak ulaştığı yetkinliği gösteren bir roman. Şairin Romanı, kimilerine göre popüler olanın aşağı ittiği edebiyatımızın, bu doğruysa da, aslında ne yapabileceğini örneklemiş oldu.

Edebiyatımızın son iki kuşağının 1980 öncesiyle dirsek bağı olan ilki, kendini bağımsız bir kuşak olarak var edebilecek niteliği 1990’lara kadar kazanmıştı ve denebilir ki, dönemin edebiyatını da geçen kuşakların usta yazarlarından çok kendi içinden çıkardığı yazarlarla anlatmayı başarmıştı. Sonra gelen kuşağın en belirgin özelliğiyse, geçmişten büyük ölçüde kopmuş olmasıdır. Bu kopuş doğrusu tam anlaşılamadı, önce hep olumsuz yanıyla değerlendirildi. Oysa yeni yazarların yeni biçimleri ve yolları bulmaları, onları geçmişe dönük tutan bağların atılmasıyla olasıydı ve böyle de oldu.

Her birini kendi içinde yürüyen yazarlarıyla bir arada anabileceğimiz şu dört ana yol bugünkü edebiyatımızı anlatabilir:

1. Düzyazının olanaklarını dil içinde geliştirirken yeni biçim arayışlarının nitelikli örneklerini vermeye çalışmak.

2. Ne anlatıldığını, dolayısıyla bir hikâyeyinin kurgulanmasını önemsemek, bu arada klasik biçimleri geliştirmek.

3. Son kertede yalınlıkla çokanlamlılığı birleştirmek, dolayısıyla anlatım biçimini olduğu kadar, anlamı da önceden bilinenlerin dışında aramak.

4. Yenilikçi arayışları deneysel ya da postmodern biçimler içinde aramak.

Yenilikçi yazının izinde

Birinci grupta, başlangıçtan bugüne aynı anlayış içinde kararlılıkla kalan yazarların yanında, zaman içinde bambaşka biçimlere yönelenler de var. Sözgelimi Hasan Ali Toptaş’ı iki dönemi içinde değerlendirmek yerinde olur. Bin Hüzünlü Haz (1998) ile Uykuların Doğusu (2005), onun şimdi içinde bulunduğu yazınsal anlayışı anlatıyor ki, kimileri için postmodern bir yazar olan Hasan Ali Toptaş’ı, dil içinde yaşayan bir geçmodernist olarak görmek daha doğru olur sanırım. Ayrıca bu iki roman, günümüzde Türkçenin bir edebiyat dili olarak birçok yazara da uzanan yeni anlatım biçimlerini gösterir. Sözgelimi Sema Kaygusuz’un iki romanı, Yere Düşen Dualar (2006) ile Yüzünde Bir Yer’i (2009) de aynı yerde düşünebiliriz. Dilleri yer yer anlamın önüne geçerek okunan romanlar, etkilerini kendileri dışında da gösteriyor. Ayrıca bu romanları Şairin Romanı’nın yanı başında, birbirine uzanırken saptamak da doğru olur –ki orada Murathan Mungan’ın Çador’u (2004) da var.

Latife Tekin’in Unutma Bahçesi (2004) ile ondan önceki romanı Ormanda Ölüm Yokmuş (2001), anlamı dil içinde yoğunlaştırmak ne demektir, bunun iki örneği. Her ikisi de son dönemin önemli romanları arasında. Bir bakıma, Latife Tekin’in yaratıcılık düzeyini Aşk İşaretleri ve Muinar’ın üstünde tutan, Sevgili Arsız Ölüm’ün yanına taşıyan romanlar. Şu farkla ki, bu iki romanı Latife Tekin’in anlamı dışarıda değil, içeride arayan, insanın iç dünyasının anlatısı olarak kurgulanan ve son zamanlarda ne yayımlandığını merak edenlere, el üstünde tutularak gösterilmesi gereken iki önemli örnek.

Mahir Öztaş’ın Bir Arzuyu Beslemek (2002) ve Koparıldığımız Topraklar (2009) romanları da, hikâyesini ancak dikkatli okumalara açan, özenle yazılmış dilleri yanı sıra, aslında pek kimselere benzemeyen dünyalar getirdikleri için, bugünü değerlendirirken atlanmaması gereken romanlar.

Aslında Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Beş Ada (1997) kitabındaki öyküleri de buraya alabiliriz. Aradan epeyce zaman geçmesine karşın, 2009’da yayımlanan Sur ve Gölge’yi de düşününce, Saçlıoğlu’nun alışılmamış hikâyeleri kendine özgü bir dil içinde kurgulayan tutumunu da yakından izlemek gerekir.

Hakan Şenocak ile Aslı Erdoğan’ın kendi olgunluk zamanlarını gösteren Naj ile Kırmızı Pelerinli Kent, büyülü dünyaları ve özel dilleriyle çok önemliydi, ama son yıllarda başlangıçtaki o verimlilik düzeyinde kalamamaları, bugünkü edebiyatımızdan iki dişin eksilmesi gibi geliyor bana. Adını andığım bu iki kitap, son kuşakların neler yazabileceğini örnekleyen iki önemli kitap olarak okunmalı.

Aslında hiçbir yere bağlanamayacak bir yazar olarak gitgide kendini daha çok gösteren Faruk Duman da bu yolda yürüyor. İncir Tarihi (2010) romanı bugün yazılanların çeşitliliğini gösteren önemli bir örnek. Hem geleneksel anlatılardan yepyeni biçimlerde nasıl yararlanılabileceğini gösteriyor, hem de dilin yenilenip zenginleştirilmesinin parlak bir biçimini.

Edebiyatımızın bugününün fotoğrafının bir bölümünü gösteren örnekler bunlar. Bütünü için yazmaya devam...

Devamını görmek için bkz.

Şeyhmus Diken, "Şair Murathan’ın Şah Eseri", BirGün, Mayıs 2011

Türkçe Edebiyatın okurlarının çoğunda garip bir ruh hali vardır. Nedense batıdan “pompalanan” kimi yazarların eserlerine edebi değerlerine bakılmaksızın daha bir kıymet biçilir. Kategorize edilirken de ayrı bir yere oturtulur. Mesela belki hiç ilgisi yok denilecek gibi ama nereden estiyse, aklıma Umberto Eco’nun Gülün Adı kitabı geldi. Yedi günlük bir zaman dilimi içinde bir Manastır içinde Orta Çağ İtalya’sında geçen “polisiye” hikâyedir Gülün Adı.

Durduk yerde Murathan Mungan’ın Şairin Romanı’nı okuyup bitirdiğimde Gülün Adı aklıma düştü. Derdim, kıyaslama değil elbet. Ama bizim tuhaf ülkemizde batının, yani romanın ülkesinin yapıtlarından çok daha büyük edebiyat eserleri çıktığı halde gereken ilginin yeterince gösterilmiyor olmasının anlamını çözmekte bu sebepten gerçekten zorlanırım.

Yaklaşık 20 günlük bir bahar ritmi içinde adeta bitmesini istemeyerek ve sindirerek okudum Murathan’ın Şairin Romanı’nı...

600 sayfalık ve çok özenli bir baskıyla sunmuş romanı Metis Yayınları...

Şiirin bunca kan yitirdiği ve amiyane tabiriyle “kıymetsizleştirildiği” çorak bir edebiyat ortamında, Murathan Mungan “Şiire” ve “Şaire” bir minnet borcu romanı armağan etmiş. Her paragrafında şiirsel üslubun hafızalarda ve hatıralarda iz bırakan edebi tadı var Şairin Romanı’nda…

Şiirin, “kelimelerle kurulan ilişkilerde” başladığını, “kelimelerin kullanılışıyla” alakalı olmadığını ısrarla vurgulayan usta işi bir roman...

Şiirle Matematiğin, edebiyatın bilgeliğinde nefis bir buluşması olmuş roman. Matematik kurgusu tek kelimeyle mükemmel. Bütün Murathan Mungan kitapları içinde –belki diğerlerine haksızlık olacak ama– çok ayrı bir yere özenle yerleştirilmesi gereken gerçek bir şah eser Şairin Romanı

“Uzak Tutulması”na kapılan bir eski şairin elli yıl süren denizler üzerinden seyahatinin tekrar “ülkesine” karaya, “kara ülkesine” dönüşünün hesap kesimi Şairin Romanı...

Romanda kıvrak bir zekâ ürünü olan, mekân ve şahsiyet isimleri, mekân anlatı(m)ları tümüyle zamanlardan ve mekânlardan azade gibi kurgulanmış. Ama aynı şekilde o kadar içerden ve tanıdık ki! Her kahramanı ya da her mekânı yanıbaşınızda ve yakınınızda bilmeniz, hissetmeniz an meselesi. Zor iş doğrusu! Mekânları ve hikâyeleri bir zanaatkâr titizliğiyle bilmek ve yeniden işlemekle ilintili edebiyatçının yaptığı...

Eski ve kadim şehirlerin kapı girişlerinde o şehre ilk kez gelen yolcusuna sorduğu soru(lar) vardır. Belki de bilmeceler. Ya da sırlar saklı şiirsel metinler. Bunu en iyi elbette bu tip eski ve kadim şehirlerden olan ve o şehirlerin ruhuna nüfuz etmiş olan kalem erbapları bilir.

İşte, kim bilebilir ki; belki de o surlu şehirlerin surlarını binlerce yıl boyunca ayakta tutan o metinler, o giz dolu sorulardır. Girersiniz o sırlı ve surlu şehirlerin kapılarından içeri; “sokaklarında, meydanlarında dolaşırken yalnızca şehrin içinde değil tarihin, zamanın içinde de gezer gibi” olursunuz. O zaman o şehrin eski ve yalnız evlerinin kurumuş bazalt kuyularına şiirlerinizi, sırlarınızı, metinlerinizi fısıldarsınız. Sizin ya da eski sakinlerinin sesleri olarak geri döner fısıldadıklarınız: ve “Şairin Kuyusu” olur...

Hikâyelerini ancak bir anlatıcıya gönül rahatlığıyla teslim ettikten sonra gitmeleri gereken yere gidebilen eski söz ustaları derlermiş ki; “İnsanın kaderi, karakteridir. Aralarında incecik bir zar vardır” yalnızca. Edebi kaderi ile karakterini buluşturan bir edebiyat şahsiyetinin kitabı olarak okudum Şairin Romanı’nı...

Doğrusu Murathan Mungan her yaştan ve her kuşaktan kendi okur profilini dişiyle, tırnağıyla, emeğiyle, ürettikleriyle yaratmış Türkçe Edebiyatın mükemmel yazarı. Yazar kimliğimden ayrı, bir Murathan Mungan okuru olarak, Şairin Romanı’nı büyük haz alarak okudum. Her satırını gözüm gibi kıskandım. İyi ki böylesine edebiyat yapan ve “Geleceğe kalabilecek” kalitede edebi işler çıkaran yazar(lar) var dedim, kendime.

“Adı, bir kuş biçimi alacak. Sonra da başka dillere konacak” bir edebiyatın ruhu bu yılın edebiyat şah eseri olacak benden söylemesi. Adım gibi eminim

Devamını görmek için bkz.

Şeyhmus Diken, "Şairin Romanı, yeniden...", Kültür Servisi, 26 Aralık 2016

Beş yıl sonra son bir hafta içinde ikinci kez okudum Şairin Romanı'nı. Bazen insan zamanın ve mekânların içinde, bazen de zaman ve mekânlardan azade kimi okumaları yeniden yapmak ister. Şairin Romanı'nı çıktığı 2011 yılında hemen okuduğumda, ilerde bir kez daha okunmalı diye söz vermiştim kendime. Öyle de yaptım.

Hani Murathan Mungan bu günlerde Metis'ten çıkan “aşk için ne yazdıysam” kitabında “Kalbimin donduğu kış” şiirinde diyor ya!.. “doğu kadar uzak bir kış / tüm şehir hayata kapanmıştı / günler boyu yağdı kar / kimse evlerden çıkmadı...”

Tüm şehirlerin “hayata” kapandığı zor günlerde belki de hafızayı kilitlemek için edebiyatın sığınağı elzem; Şairin Romanı gibi iyi edebiyat örnekleriyle...

Türkçe edebiyatın okurlarının çoğunda garip bir ruh hali vardır. Nedense Batı’dan “pompalanan” kimi yazarların eserlerine edebi değerine bakılmaksızın daha bir kıymet biçilir. Kategorize edilirken de ayrı bir yere oturtulur. Mesela, hiç ilgisi yok denilebilir belki, ama nereden estiyse aklıma Umberto Eco’nun Gülün Adı kitabı geldi. Yedi günlük bir zaman dilimi içinde bir manastır içinde ortaçağ İtalya’sında geçen bir “polisiye” hikâyedir “Gülün Adı”.

Durduk yerde Murathan Mungan’ın Şairin Romanı'nı okuyup bitirdiğimde “Gülün Adı” aklıma düştü. Meramım, kıyaslama değil elbette! Ama tuhaf ülkemizde Batı’nın, yani romanın ülkesinin yapıtlarını kıskandıracak güçte edebiyat eserleri çıktığı halde, gereken ilginin yeterince gösterilmiyor olmasının anlamını çözmekte sahiden zorlanırım.

Şiire minnet borcu

Beş yıl önce 20 günlük bir bahar ritmi içinde adeta bitmesini istemeyerek ve sindirerek okumuştum Şairin Romanı'nı. Yeniden okuma yaparken de bir haftamı ayırdım...

Haylidir şiirin bunca kan yitirdiği ve amiyane tabiriyle “kıymetsizleştirildiği” bir çorak edebiyat ortamında, Murathan Mungan “şiire” ve “şaire” bir minnet borcu romanı armağan etmiş. Her paragrafında şiirsel üslubun hafızalarda ve hatıralarda iz bırakan edebi tadı var Şairin Romanı'nda...

Şiirin, kelimelerle kurulan ilişkilerde başladığını, kelimelerin kullanılışıyla alakalı olmadığını ısrarla vurgulayan usta işi bir roman...

Şiirle matematiğin, edebiyatın bilgeliğinde nefis bir buluşması. Matematik kurgusu tek kelimeyle harika. Bütün Murathan Mungan kitapları içinde, belki diğerlerine haksızlık olacak ama çok ayrı bir yere özenle konulması gereken gerçek bir “şah eser” kanımca...

“Uzak tutulması”na kapılan bir eski şairin, elli yıl süren denizler üzerinde seyahatinin ardından tekrar “kara ülkesine” dönüşünün hesap kesimi...

Roman kıvrak bir zekânın ürünü; mekân ve şahsiyet isimleri, mekân anlatı(m)ları tümüyle zamanlardan ve mekânlardan azade gibi. Ama aynı şekilde o kadar içeriden ve tanıdık ki! Her kahramanı ya da her mekânı yanı başınızda ve yakınınızda bilmeniz, hissetmeniz an meselesi.

Zor iş doğrusu! Mekânları ve hikâyeleri zanaatkâr titizliğiyle bilmek ve yeniden işlemekle ilintili edebiyatçının yaptığı...

Şairin kuyusu

Eski ve kadim şehirlerin kapı girişlerinde o şehre ilk kez gelen yolcusuna sorduğu soru(lar) vardır...

Belki de bilmeceler...

Ya da sırlar saklı şiirsel metinler...

Bunu en iyi elbette eski ve kadim şehirlerden olan kalem erbapları bilir.

İşte kim bilebilir ki; surlu şehirlerin sırlarını binlerce yıl boyunca ayakta tutan o metinler, o giz dolu sorulardır.

Girersiniz o sırlı ve surlu şehirlerin kapılarından içeri; “sokaklarında, meydanlarında dolaşırken yalnızca şehrin içinde değil tarihin, zamanın içinde de gezer gibi” olursunuz. O zaman o şehrin eski ve yalnız evlerinin kurumuş bazalt kuyularına şiirlerinizi, sırlarınızı, metinlerinizi fısıldarsınız. Sizin ya da eski sakinlerinin sesleri olarak geri döner fısıldadıklarınız ve “Şairin Kuyusu” olur...

“Şiirlerin altındaki yer ve tarih çoğu kez yanıltır insanı. Şiirlerin doğum yeri bilinmez. Yazmaya başladığın andan çok önce zihnine düşen sahipsiz tohum, içinin toprağında bekleyeni zamanla besleyen özsu, sonradan şiir olarak görünecek olana gündeliğin başıboş ışığıyla serpilen duyular, sözcükler, imgeler... O süreklilik...” derken Murathan Mungan, 2017'ye ramak kala çıkan bir başka kitabı Poetika Yazıları Mavi Kitap: Küre'de sanki Şairin Romanı'nın arka planına gönderme yapıyor...

Edebiyat şah eseri

Hikâyelerini ancak bir anlatıcıya gönül rahatlığıyla teslim ettikten sonra gitmeleri gereken yere gidebilen eski söz ustaları derlermiş ki; “İnsanın kaderi, karakteridir. Aralarında incecik bir zar vardır” yalnızca. Edebi kaderi ile karakterini buluşturan bir edebiyat şahsiyetinin kitabı olarak okudum Şairin Romanı'nı...

Doğrusu Murathan Mungan her yaştan ve her kuşaktan kendi okur profilini dişiyle, tırnağıyla, emeğiyle, ürettikleriyle yaratmış Türkçe edebiyatın mükemmel yazarı. Yazar kimliğimden ayrı bir Murathan Mungan okuru olarak, Şairin Romanı'nı büyük haz alarak okurken, her satırını gözüm gibi kıskandım. İyi ki böylesine edebiyat yapan ve geleceğe kalabilecek kalitede edebi işler çıkaran yazar(lar) var dedim, kendime.

“Adı, bir kuş biçimi alacak. Sonra da başka dillere konacak” bir edebiyatın ruhunun şah eseri olacak benden söylemesi. Adım gibi eminim.

Hemen Ocak 2017'nin ilk haftasında başlayacak olan Çukurova TÜYAP Kitap Fuarı’nda belki de kış okumaları için bir başyapıt, yeniden Şairin Romanı...

* Murathan Mungan, Şairin Romanı

** Murathan Mungan, Aşk İçin Ne Yazdıysam

*** Murathan Mungan, küre

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.