Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-944-3
13x19.5 cm, 160 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 17,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,20 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Murathan Mungan
Merhaba Asker
Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle
Yayına Hazırlayan: Eylem Can
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2014

"Türkiye'nin özellikle son yirmi-otuz yılının önemli ve acılı bir gündem maddesini oluşturan şüpheli asker ölümlerinin etrafında dolaşan, her yazarın, konuyu kendi yazarlık meşrebine uygun bir tutum ve yaklaşımla ele alıp işlediği, özel olarak bu kitap için yazılmış on altı öykü yer alıyor bu kitapta.

"Ne yazık ki şüpheli asker ölümleri ve asker intiharlarında Türkiye bugün dünyada ilk sırada yer alıyor.

"Askeri sınıflandırmaya göre otuz yılda kaç tabur, kaç bölük askerin 'intihar ve şüpheli ölüm sonucu' yaşamını yitirmiş olabileceği gerçeği, tek tek her birinin arkasındaki hikâyenin yeniden konuşulmasını gerektirmiyor mu? Çünkü bunu konuşmak demek, aslında Türkiye'nin hikâyesini konuşmak demek.

"... ve bu öykü seçkisiyle, zorunlu askerlik kurumunun, militarizmin, kirli savaşın açık ve gizli kurbanı olmuş TSK'nın 'askeri zayiat' olarak gördüğü bütün o gencecik ölülerin anısına bir saygı nişanesi olarak, edebiyat toprağına alçakgönüllü bir mezar taşı dikmek, mezarlarına bir demet çiçek bırakmak istedik." — Murathan Mungan

İÇİNDEKİLER
Şüpheli Asker Ölümleri
Murathan Mungan

Kahraman
Niyazi Zorlu

Kâhin
Sibel K. Türker

Süha
Müge İplikçi

Estağfurullah Asker!
Behçet Çelik

Nöbete Benim Yanımdan Gitti
Toprak Işık

Ammo'ya Bir Tabut
Neslihan Önderoğlu

Tel Örgü
Türker Armaner

İki Siyah Erkek Donu
Haydar Karataş

Bir İki Üçler, Yaşasın Türkler
Hakkı İnanç

Kişer Pari Mama
Seray Şahiner

Anı
Sema Kaygusuz

Askerin Arkadaşı
Jaklin Çelik

Kir'le Başlayıp Kor'la Biten
Bora Abdo

Sana Şafak Yok!
Aslı Tohumcu

Altıotuzbeş
Murat Özyaşar

Sağol, Sağol
Şule Gürbüz
OKUMA PARÇASI

Şüpheli Asker Ölümleri, Murathan Mungan s. 9-17

Onun ölümünün ardından adını vermeyen bir kişi ailesini arayarak Mustafa'nın arkadaşı olduğunu söylemiş ve şu bilgileri vermişti: "Çocuğunuzu öldüresiye dövdükleri sırada üzerinde sivil elbiseler vardı, sonra onu bir malzeme deposuna götürdüler. Burada, bir üniforma giydirdiler ve intihar süsü vermek için astılar. Ardından, sivil kıyafetlerini attılar. Onlar gittiklerinde, ben elbiseleri topladım ve size ulaşması için gizlice çantasına koydum."
(Gerçek bir hikâyenin belgelerinden)

Bugüne kadar "Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle" üst başlığı altında yayımlanan Ressamın İkinci Sözleşmesi, Çocuklar ve Büyükleri, Yabancı Hayvanlar, Kadınlığın 21 Hikâyesi, Erkeklerin Hikâyeleri gibi seçkiler, yazarların önceden yayımlanmış kitaplarında yer alan öykülerden derlenmişken, Bir Dersim Hikâyesi, "1938' deki Dersim katliamı" teması etrafında bu kitap için özel olarak yazılmış öykülerden oluşmaktaydı.

2007'de yayımlanan Büyümenin Türkçe Tarihi'nin de benzer biçimde çatıldığını söyleyebilirim. Türkçede yazılmış hangi öykünün kendilerine, edebiyata özgü bir aydınlanma ânı yaşatarak, ne tür bir farkındalık yaratıp "büyümelerine" katkısı olduğunu sorduğum yazarların, kendilerine örnek seçtikleri öykülerle, buna ilişkin deneyimlerini anlattıkları denemelerin arka arkaya yer aldığı; dolayısıyla "öykü" ve "deneme" verimlerini birlikte içeren karma bir seçkiydi.

Adının uyandıracağı olası çağrışıma yaslandığım Yazıhane önemli dünya yazarlarının dergi ve kitaplarda yayımlanmış, yazmak, yazarlık, yazı'nın iç sorunları üzerine söz aldıkları denemeleri içeriyordu.

2014'te eşzamanlı olarak yayımlanan Merhaba Asker ile Kadınlar Arasında ise, tıpkı Bir Dersim Hikâyesi'nde olduğu gibi, önceden seçilip belirlenmiş bir temanın izini süren, yazarların bu kitaplar için özel olarak kaleme aldıkları öykülerden oluşuyor. Bu anlamda Büyümenin Türkçe Tarihi'nden başlayarak kendi içinde öbeklenen Bir Dersim Hikâyesi, Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında birer seçki kitabı oldukları kadar, bir tür edebi küratörlük çalışması içeren, yazarları temel bir tema etrafında birlikte harekete geçirerek ortak bir iş kotarmayı amaçlayan bir "tasarım kitabı" olarak da değerlendirilebilir.

Türkiye'nin özellikle son yirmi-otuz yılının önemli ve acılı bir gündem maddesini oluşturan şüpheli asker ölümlerinin etrafında dolaşan, her yazarın, konuyu kendi yazarlık meşrebine uygun bir tutum ve yaklaşımla ele alıp işlediği, özel olarak bu kitap için yazılmış on altı öykü yer alıyor Merhaba Asker'de. Kuşkusuz kurmaca metinler bunlar; yani her biri gerçeklikte birebir yaşanmış bir vakadan yola çıkıp o olayı, o olayın gerçek hikâyesini konu etmiyor. Elbette yaşananlarla benzerlikler içeriyor, onlardan devşirilmiş esinler, izdüşümler barındırıyor olabilir, ama sonuçta bunların, her zaman olduğu gibi gerçek hayatın malzemesinden yola çıkan yazarın, imgelem dünyasında yeniden inşa ettiği birer "kurmaca" öykü olduğu unutulmamalıdır; bize gerçeklikte yaşananları hatırlatması, olan bitenleri yeniden ve uzun uzun düşündürmesi gereken birer "öykü"...

Bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri listelerinde "askeri zayiat" olarak adlandırılan şüpheli ölümlerin gerekçesi olarak duruma göre, "kazayla seken kurşun", "yanlışlıkla ateş alan silah", "intihar", "elektrik ya da yıldırım çarpması", "yüksekten düşme", "birlik içinde trafik kazası", "eğitim sırasında mühimmat patlaması", "yılan sokması", "ani kalp krizi" gibi olay ve durumla bağdaşmayan, inandırıcılıktan yoksun, çelişkili açıklamalar yapıldığını gördük. Sivil hayata egemen olduğu gibi, askeri hayatta da vargücüyle işleyen "örtbas etme kültürü", devletin ortaya çıkmasını istemediği olayları bir biçimde hasır altı etme geleneğini sürdürerek her seferinde ölümleri meşrulaştırmaya çalışmış, pek çok davanın üstünü örtmüş, suçluları saklamış ya da aklamıştır. Bunca zaman ne TSK, ne dönemin hükümetleri bu konularda ciddi bir açıklama yapma gereği duymuş; pek çok olayda yetkililer, sorumlular hakkında soruşturma bile açılmadığı ya da üstünkörü soruşturmalarla savuşturulup davanın bir an önce kapatılmaya çalışıldığı görülmüştür. Şüpheye yer bırakmayacak ölçüde somut kanıtların failleri köşeye sıkıştırdığı durumlarda bile "adam öldürme" suçundan değil, "görevi ihmal" suçundan dava açılmış; bunlar da çoğu kez takipsizlik ya da hafif cezalarla sonuçlanmıştır. Örneğin, askeri cezaevinde işkence sonucu öldüğü sağlam kanıtlarla sabit olan biri için, bir yarbay ve yirmi dokuz asker hakkında açılan dava kısa yoldan takipsizlikle sonuçlandırılmıştır.

Pek çok şüpheli ölüm olayında askeri tutanaklarla hastane raporlarının birbirine uymadığı, otopsi raporlarının ciddi çelişkiler barındırdığı görülmüş; hatta bazen cenazelerin ailelerine gösterilmeden defnedildiği vakalar yaşanmıştır. Kimine otopsi yapılıp yapılmadığı bile belli değilken, kimine ait ölüm raporlarının ciddi kuşkular uyandırması üzerine ailenin "otopsinin tekrarı", olaya ilişkin soruşturmanın yeniden açılması gibi talepleri hemen her seferinde reddedilmiştir.

Evlatlarının ölümüne ilişkin sorularına cevap arayan çaresiz ve acılı aileleri kahredici bir belirsizlikle baş başa bırakarak, onlara ömre yayılan bir işkence yaşatmak da, en az bu gençlerin ölümleri kadar hazin değil midir?

Yirmi-otuz yıldır her biri başlı başına ayrı vaka olan şüpheli asker ölümlerine ilişkin yazılı ve görsel medyada can yakıcı pek çok haber ve röportajla karşılaştık. Çeşitli kuruluşların raporlarını okuduk. Bu konuda TBMM'de verilen önergelerden, açılan davalardan haberdar olduk. Pek çok kuşkulu ölümün, intihar ya da kaza süsü verilmeye çalışılmış olayın ve bunlara ilişkin mahkeme kararının sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşındığını ve azımsanmayacak sayıda davada Türkiye Cumhuriyeti devletinin mahkûm edildiğini gördük. Hatta bir tarihte on altı askerin şüpheli intiharıyla ilgili olarak Türkiye'den savunma isteyen AİHM'e savunma olarak devletin, "O askerler, askerden önce de bunalımdaydılar," diye dedikodu tonunda tuhaf yanıtlar verdiğine de tanık olduk. Aynı köyden askere giden beş gencin ölüsünü "intihar etti" diyerek ailelerine teslim edenlere "aynı köyden beş asker intiharı birden olur mu?" diyenlerin feryatlarını duyduk.

Bugün bu konuda gazete, dergi arşivlerinde, internet medyasında şöyle bir kaba tarama yaptığınızda bile, pek çok vakaya ilişkin adalet duygunuzu incitecek, vicdanınızı sızlatacak, ruhunuzu yaralayacak hikâyeler ve ayrıntılarla karşılaşmanız mümkündür. Resmi kurumların, tutanaklara "intihar" olarak geçmiş ya da kaza süsü verilmeye çalışılmış pek çok vakaya ilişkin açıklamalarındaki boşlukların, çelişkilerin, tutarsızlıkların fazlasıyla "görünür" olması, yetkililerin bunları saklamak konusunda bile çaba harcamadığının göstergesidir. Belgelere bakıldığında, özellikle "intihar" vakası olarak gösterilen bazı olaylarda aklın sınırlarını zorlayan çelişkilerle karşılaşılır: "Bir kişinin kendisini bu biçimde vurmasının tıbben ve fiilen mümkün olmadığı" yolunda görüş belirten; ya da "o tür bir silahtan çıkan kurşunun giriş yarası, çıkış yarasından daha büyük olamayacağından, vakanın intihar sayılamayacağına" işaret eden; gene aynı biçimde, "atışın uzak mesafeden yapılmış olduğu, silah ve şarjörde şahsın ne kendisine ne başkasına ait bir parmak izi bulunmadığı; dolayısıyla olayda intihar ihtimali olmadığı" gibi sözlerle durumu apaçık belgeleyen adli tıp raporlarına rağmen, bu ölümler kayıtlara "intihar" olarak geçmiştir. Bazı olaylarda kafasına sıkarak intihar ettiği söylenen birinin kafasında kurşun deliğine rastlanmadığı gibi, aslında kafasının ezilmiş olduğunun anlaşıldığı; "suda boğuldu" denilen biri için daha sonra "iple kendini astı" dendiği; bölük astsubayının "yatağında ölü bulduğunu" söylediği bir erin ölüm raporunda "sınır boyunda intikal sırasında öldüğünün" yazılı olduğu; sağ elini kullanan birinin nasıl ve niye tabancayı sol şakağına dayayarak kafasına sıkmış olabileceği ya da vücudunda altı kurşunla vurulmuş halde bulunan birinin nasıl intihar ettiğine hükmedildiği sorularının havada asılı kaldığı birbirinden garip durumlar; tuhaf, tutarsız açıklamalarla karşılaşmak mümkündür.

Bu askerlerin tümü için, ailelere "oğlunuz intihar etti" açıklaması yapılmıştır. Kimilerinin ölümü için, zamana yayılan aralarla "fikir değiştirilerek", önce "şehit", sonra "intihar", sonunda da "kaza" dendiği de olmuştur.

Bunun yanı sıra çocuklarının ölüm tehditleri aldığına dair dilekçe verip şikâyette bulunan ailelerin yakarılarının ciddiye alınmadığı ve içlerinden bazılarının bir süre sonra şüpheli ölümlerden birine kurban gittiği de bilinmektedir. Askerliğinin bitmesine bir ay, bir hafta, hatta bir gün kala intihar ettiği söylenenlerin hikâyesi ise kendi muammalarıyla birlikte gömülüp gitmiştir.

Ne yazık ki şüpheli asker ölümleri ve asker intiharlarında Türkiye bugün dünyada ilk sırada yer alıyor. (Yeri gelmişken, dünya klasmanında hangi konularda ilk sıralarda, hangi konularda son sıralarda yer aldığımıza dönüp bir bakmakta yarar var.) Gene Türkiye, altına imza koyduğu "Avrupa Birliği" anlaşmalarına rağmen "zorunlu askerlik" konusunda direten ve "vicdani reddi" kabul etmeyen tek ülke. Nadire Mater'in Mehmedin Kitabı ile başlayan kitaplarda anlatılanları; kışlalarda, mahkemelerde, hapishanelerde vicdani retçilere yaşatılanları ve bugün bu konuda sürdürülen mücadeleyi hatırlayalım. Bu somut durumla bu yoğun ölüm olayları arasında nedensellik içeren bir ilişki olmadığını söylemek mümkün müdür? Askerlik yapmak zorunda bırakılan antimilitarist gençlerin düştükleri bunalımı, yaşadıkları bölünmeyi ve bunun başta kişiliklerinde yol açtığı tahribat olmak üzere diğer sonuçlarını hayal etmek güç olmasa gerek. Aynı biçimde sivil yaşamında uyum sorunları yaşayan, intihara ya da kontrolsüz şiddete meyilli gençlerin gerekli tıbbi denetimden geçmeden, psikolojik yardım almadan askeri yaşamın zor ve çetin koşullarına teslim edilmesi, üstüne üstlük ellerine silah verilmesi, onları ölüme yaklaştırmak olmuyor mu?

Gene aynı biçimde bu ölümlerle, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve askeri atmosferin, otuz yıldır süren kirli savaşın hiç mi ilişkisi yok? Şüpheli asker ölümlerinde, resmi makamlarca "intihar ettiği" ya da "kaza sonucu öldüğü" belirtilen askerlerin önemli bir bölümünün Kürt, Alevi ve egemen söylemin kendini merkeze alarak kullanmayı pek sevdiği deyişle "gayrimüslim" olması bir rastlantı sayılabilir mi? Özellikle askeri kurumlar ve bölgelerde bir askerin etnik ya da dini kimliği, mezhebi, siyasi görüşü nedeniyle ötekileştirildiği, ayrımcılığa maruz kaldığı, kin ve nefret söyleminin hedefi haline geldiği, bu konuda karakol ve kışlalarda pek çok olay yaşandığı ve tüm bunların şüpheli asker ölümlerinde ağırlıklı önemde sebepler oluşturduğu apaçık bir gerçekken, tüm bu veriler yok sayılarak konuşulabilir mi? Dışarıda yaşanan toplumsal ve etnik ayrımcılığın kışla, koğuş gibi toplumun her kesiminden insanın bir araya geldiği sıkıştırılmış bir mekânda kristalize olmaması mümkün mü? Sivilde biriktirilmiş nefret söyleminin, askerde kendisine hedef bularak nefret suçlarına dönüşmesi kaçınılmaz değil mi? Böyle bir atmosferde kurban seçilen, kapana kıstırılmış erlerin bazen komutanları ve farklı kademedeki rütbeliler, bazen de diğer erler tarafından en hafifi "kötü muamele, aşağılama, hakaret, dışlanma" diye nitelendirilebilecek zulümlerine, düşmanlık gösterilerine maruz kalması kaçınılmaz değil mi? Şüpheli asker ölümleri yıllardır adeta sistematik biçimde sürerken tüm bu olgular nereye kadar görmezden gelinerek hüküm verilebilir?

Kuşkusuz her yerde olduğu gibi askerlikte de, şu ya da bu nedenle intihar ve kaza vakaları olabilir, ama hem olayların sayısal çokluğu, hem Türkiye'de yaşanan çıplak gerçeklere ilişkin bildiklerimiz, duyduklarımız, istatistikler, belgeler, açılan davalar, hatta olguları ve rakamları çoğu kez eksik yansıttığını bilsek de resmi açıklamalar, bunların kaçının sahiden intihar, kaçının sahiden kaza olduğu konusunda insanı ciddi kuşkulara sürüklüyor. Kaldı ki pek çok intihar vakasının arka planı, "kişiyi intihara sürüklemek, canına kıymaya zorlamak" diye nitelendirilebilecek ölçüde zulüm dolu hikâye, kirli ve karanlık ayrıntı barındırıyor. Çeşitli tanıklıklara dayalı raporlarda, gördükleri işkencelere dayanamadıkları için intihar ettiği söylenen kişilere ilişkin pek çok vakaya rastlandığı sabittir. Üstelik askerde intihar edenler yalnızca ayrımcılığa uğrayanlarla da sınırlı kalmıyor. Çatışmaların yoğun olduğu bölgelere gönderilen askerler arasında "Vietnam sendromu"na benzer belirtiler gösterip, bunalıma girenler, dehşet saçanlar ya da canına kıyanlar olduğu da biliniyor. Erlerin yanı sıra gene hatırı sayılır ölçüde subay ve astsubay ölümlerine de rastlanıyor. Bu kitapta okuyacağınız bazı öykülerde olduğu gibi, bazı rütbeli askerler tarafından cinsel ilişkiye zorlandığı, tecavüze uğradığı için canına kıyanlara ait olayların varlığı da biliniyor. Etnik, dini ya da siyasi nedenlerle kurban olanların hikâyesi en azından dillendirilebilirken, "genel ahlakın" zalim yasalarının dilsiz bıraktığı bu hikâyelerin üstü mahcubiyet ve utançla örtülüp gizleniyor.

Yıllardır başta İnsan Hakları Derneği olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşu, asker intiharlarının önlenmesi için, "vicdani ret" hakkının tanınması, nefret suçları yasasının düzenlenmesi, askeri bölgelerde işlenen yaşam hakkı ihlallerinin, işkence suçlarının sivil savcılıklarca soruşturulup, yargılamaların sivil mahkemelerde yapılması ve askeri disiplin ortamının insanileştirilmesi gibi konularda talepte bulunmakta ve ne yazık ki talepleri büyük ölçüde karşılıksız kalmaktadır. Bu derin kayıtsızlık ve umursamazlık, bunca zamandır ne yazık ki ölülerin sayısını artırmaktan başka bir işe yaramamıştır.

TSK içindeki şüpheli ölümler konusunda kirli savaşın ve faili meçhul cinayetlerin en yoğun olduğu, her gün bir kışladan Kürt çocuklarının ölüm haberlerinin geldiği 90'lı yılların rakamları bile tek başına yeterince ürkütücü ve durumu açıklayıcıdır. Resmi kayıtlara göre, 1991-2001 yılları arasında TSK içinde 815 "şüpheli asker ölümü vakası" görülmüş; 433 şüpheli intihar girişimi yaralanmayla sonuçlanmış. 1992-2012 yılları arasında 2.221 asker söylendiğine göre "intihar sonucu" yaşamını yitirmiş. Günümüze dek her yıl inişli çıkışlı tekrarlanan bu grafik, sorunun yakıcı varlığının ve ona bağlı ölümlerin sürekliliğine de işaret ediyor.

Az buz değil, yalnızca yirmi yılda binden fazla şüpheli asker ölümünden söz ediyoruz burada.

Askeri sınıflandırmaya göre otuz yılda kaç tabur, kaç bölük askerin "intihar ve şüpheli ölüm sonucu" yaşamını yitirmiş olabileceği gerçeği, tek tek her birinin arkasındaki hikâyenin yeniden konuşulmasını gerektirmiyor mu? Çünkü bunu konuşmak demek, aslında Türkiye'nin hikâyesini konuşmak demek.

12 Mart, 12 Eylül askeri faşist diktatörlüklerin ardında bıraktığı toplumsal ve siyasal enkaza baktığımızda, Türkiye'nin bizzat kendisinin bir "askeri zayiat" olduğunu düşündürecek büyük yıkımlarla karşılaşırız. Sivilde olduğu gibi, askerde de pek çok cinayetin faili meçhul kalmış olduğunu biliyoruz. Şüpheli ölümlerin kurbanı olanlar, çoktan toprağa karışıp gittiler. Ama bu ölümlerde parmağı olanlar, öyle ya da böyle müdahil olanlar, azmettirenler, susanlar, seyirci kalanlar, örtbas edenler, hatta doğrudan tetiği çekenler terhis olup aramıza karıştılar, mahallemizde dolaşıyorlar, karşı dairemize taşındılar, aynı kahvede bizimle birlikte çay içiyorlar; dolmuşta, otobüste, trende, vapurda yanımızda oturan şu zararsız görünüşlü adamın onlardan biri olmadığını kim söyleyebilir? Ya da terfi ettiler, omuzları kalabalıklaştı, ellerini arkada kavuşturup nizamiye kapılarında yeni kurbanlarını bekliyorlar.

Ben her zaman edebiyatın gücüne, sürekliliğine, dayanıklılığına, yazılı hafızanın kudretine inandım... ve bu öykü seçkisiyle, zorunlu askerlik kurumunun, militarizmin, kirli savaşın açık ve gizli kurbanı olmuş bütün o gencecik ölülerin anısına bir saygı nişanesi olarak, edebiyat toprağına alçakgönüllü bir mezar taşı dikmek, mezarlarına bir demet çiçek bırakmak istedim.

Öyküleriyle bu seçkide yer alarak bana omuz veren, destek olan tüm yazarlara gönülden teşekkür ederim.

Ocak 2014

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Melike Uzun, "Militarizme karşı Merhaba Asker", BirGün Kitap Eki, Şubat 2014

Mungan seçkinin önsözünde yapıt hakkında “… önceden seçilip belirlenmiş bir temanın izini süren yazarların bu kitaplar için özel olarak kaleme aldıkları öykülerden oluşuyor.” diyor. Bu yöntemle oluşturulan “tasarım kitap”larda öykü ısmarlanmış olduğu için ruhsuz, plastik kokulu bir yapıtın ortaya çıkma olasılığı vardır. Bu istenmeyen olasılık kitap ortaya çıktıktan sonra genellikle realiteye dönüşür. “Merhaba Asker” de ise tam tersi, birkaç öykü dışında, yazarların çoğu şüpheli asker ölümlerinin yüreğimize düşürdüğü “kor”u , kocaman bir ateşe döndürmeden, tam da olması gerektiği gibi, usul usul ama uzun süre yanacak biçimde harlandırıyor.

Kitabın önsözünde Murathan Mungan şüpheli asker ölümlerinin anlamını, sürecini, istatistiğini genişçe anlatmış. Konunun acıtan gerçekliğini bir de ben tekrarlamak istemiyorum. Ancak öyküleri okurken kafamda bir isim dolaştı durdu : Sevag. Sevag Balıkçı 2011’de Ermeni Tehcirini Anma Günü 24 Nisan’da askerliğini yaparken asker arkadaşının silahından çıkan kurşunla öldürüldü. Sevag öldürülmeden önce nişanlısına A. Adlı arkadaşının “Ermenistan’la savaş olursa ilk öldüreceğim insan sensin” dediğini, Ermeni olduğu için herkesin aleyhinde konuştuğunu, imam olan bir arkadaşının kendisine Müslüman olması konusunda telkinde bulunduğunu, korktuğunu anlatmıştı. Olayın 24 Nisan’da meydana gelmesi, Sevag’ın nişanlısına söyledikleri, olayın “nefret” kaynaklı olduğunun işareti . Asker ölümlerinin gözümüze soktuğu bir gerçek var : Militarizmin varlığını sürdürmesi ırkçılığın ve ayrımcılığın var olmasına bağlı. Üçü birbirini besleyen çirkin canavarlar. Canavar, kahraman olma vadiyle kandırdığı yoksul insanları mideye indirerek büyüdükçe büyüyor.

“Merhaba Asker” canavarı “öykü”nün türlü türlü diline tercüme etmiş. İşte bu tercümeden göze çarpanlar:

Kahraman:

Kahramanlık, aslında, hidrojen gazıyla şişirilmiş, korkuluğa benzeyen, kocaman plastik bir adamdır. Bizim kıymetlilerimiz ise kahramandaki “kahır” tınısını sezenlerdir. Ve biz, nefret kurşunuyla öldürülen, kahramanlığın kahrını bilenlerimiz için istiyoruz ki: “hatırladıkça benzi solmuş bir kahraman o tahttan, sanki karşısında soluklarını tutmuş, ayakta kıpırtısız bekleyen bir kalabalık varmışçasına eşi benzeri görülmedik bir haşmetle ayaklansın.”

Artık, ayrımcılığın yaşamımızı karartmasını istemiyoruz ne de olsa…

Kâhin:

Evleri için öfkeyle “Burası Kerbela’dır” diyen yoksul ailenin Yakub, Yusuf, Yunus, Davut adını verdikleri oğullarının askerde öleceği kehanet değildir. Çocuklar Kerbela’da doğmuştur ne de olsa.

Okuyucu ölüm haberini veren kâhine dönüşür öyküyle. Olanlar öyle ağırdır ki uzaklaşmak istersiniz.

Estağfurullah Asker:

Kışla, Kürt bir askerin kendisini anlayan başka bir askerle dostluk kurmasına bile izin vermez. Kürt asker duygudaşını kendisine benzetir; tedirgin, kaygılı, tetikte yapar. “Tuhaf bakış”ta “korkak kaza kurşunları”nı göre göre nasıl sürdürülür dostluk? Yapılacak bir şey yoktur. Kışla ve koğuşlar, aygıtlarını adalet üzerine değil, kirli varlığını temize çıkarma üzerine kurmuştur ne de olsa…

Nöbete Benim Yanımdan Gitti:

Kimi zaman inanamazsınız ölümün, öldürülmenin anlamsızlığına. Birkaç saat önce konuştuğunuz, dertleştiğiniz, gülüştüğünüz asker, öldürülüvermiştir. İnanamazsınız. Siz şakalaşırken ölmemiştir de, nöbetteki arkadaşıyla şakalaşırken ölüvermiştir. İnanamazsınız, nöbete yanınızdan gitmiştir ne de olsa…

Ammo’ya Bir Tabut:

Ammo kışlada öldürülecektir. Kesindir. Ammo Süryani’dir. Adı Selim olan Süryaniler de vardır. Ama Ammo öldürülür. Çünkü o hem Süryani’dir hem de adı Ammo’dur. İçi karalar, ne biçim isim bu, diye düşünecektir ne de olsa…

Tel Örgü:

Öldürüleceklerdir. “İsimleri bir doğum lekesi gibi yıllardır işaretliyor”dur onları ne de olsa.

Kişer Pari Mama:

Er Sevag vurulduktan sonra annesi anlatıyor. Yedi buçuk aylık doğan Sevag’ta hep bir araz kalacağını düşünmüş anne, şöyle diyor: "Meğer Sevag'da kalan araz, kendisini ölüme kadar götüren aşırı iyi niyet ve saflıkmış." Er Sevag, vurulmadan kısa bir süre önce arkadaşlarıyla yemek için paskalya çöreği istemiş. Anne de durur mu yapmış ne de olsa…

Sevag için, zorunlu askerliğini yaparken nefret ve ayrımcılık nedeniyle öldürülenler için okumalı Merhaba Asker’i . İntihar ettiği söylenen askerlerin ailelerinden 1 lira 100 kuruş kurşun parası istedikleri, bu parayı isteyerek “insan”ı yok saydıkları, düzenlerinin devamını yürek parçası evlatları hiçe saydıkları için, hiçbir şeyden daha değerli olamayacak insan hayatını savunmak için Merhaba Asker!

Devamını görmek için bkz.

Tülin Er, "Nasılsın asker?", Radikal Kitap Eki, 21 Şubat 2014

Mario Giordano’nun 1971’de Stanford Üniversitesi’nde yapılan bir deneyden esinlenerek kaleme aldığı Black Box (Deney, Sel Yayıncılık) romanından iki kez (hem Almanya’da hem de ABD’de) sinemaya uyarlanan Deney (Das Experiment) filmi ast-üst ilişkisinin en karanlık boyutuna ışık tutar. Günlük yaşamda aynı otobüsü paylaşan, aynı marketten alışveriş yapan, aynı mahallede yaşayan insanların bir kısmına mahkûm bir kısmına gardiyan rollerinin verilerek bir hapishaneye kapatıldığı bu deneyin vardığı korkunç son, dikey örgütlenmelerin potansiyel tehlikesini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi bakımından kesinlikle izlenmesi gereken bir yapım. 1971’de Stanford Üniversitesi’nde yapılan deneyde, öğrenciler arasından seçilen ve bir kısmına mahkûm, bir kısmına gardiyan rolleri verilen kişilerden mahkûm rolündekilerin bazılarının duygusal travmalar geçirmesi, gardiyan rolündekilerin bir kısmının sadist eğilimler sergilemesi dolayısıyla deneye altıncı gününde son verilmiştir.

Karşısındakinden itaat beklemek, özünde de sağlıksız bir ihtiyaç. Deney belki de bunu en güzel örnekleyen eserlerden biri. Günün birinde kendisine altın tepside sunulan yetki içinde yaşamaktan hoşlanan, varlığını sadece başkalarına emir yağdırıp durmaktan ibaret kılan her zihniyet, sadece kendine dair gerçekdışı yanılsamalara kapılmaz, çevresindekiler için korkunç sonuçlar doğurabilecek tehlikelere de yol açabilir.

'Namus borcu'yla doğmak

Askerliğin getirdiği emir-komuta döngüsüne girmemenin, başka bir insana zarar vermemenin bir yolu olarak görülen ve Türkiye’de özellikle 1980’lerden sonra yaygın biçimde duyulmaya başlayan vicdani ret kavramı, Avrupa Birliği’ne girmeye hevesli ülkemizin, bu birliğin uymaya pek heves etmediği inanç özgürlüğü kuralları kapsamında yer alıyor. Bireyin politik, ahlaki ya da dini gerekçelerle zorunlu askerliği reddetmesi anlamına gelen vicdani ret, sırf erkek cinsiyetinde doğduğu için belli bir “namus borcu”ndan sorumlu tutulan kişiler aleyhine hâlâ dava konusu edilebiliyor.

Hep olan ama son yıllarda biraz daha fazla duymaya başladığımız şüpheli asker ölümleri ise kendi çocuklarını yiyen Satürn’ü anımsatıyor. Büyümekle, ergenlikle, eğitimle geçen ömrünün en büyük mecburiyetlerinden birini daha yerine getirip “kurtulmak” için askere giden ve gittiği gibi dönemeyen insanlar var bu ülkede. Canından, aklından, bedeninin bir parçasından olup evine dönen ve hem kendisi hem çevresi için hiçbir şeyin aynı kalmadığı insanların çektiklerini anlamak ne mümkün?

Murathan Mungan, hazırladığı yeni öykü seçkisi Merhaba Asker’e yazdığı önsözde durumun vahametini çok güzel anlatıyor: “Bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri listelerinde ‘askeri zayiat’ olarak adlandırılan şüpheli ölümlerin gerekçesi olarak duruma göre, ‘kazayla seken kurşun’, ‘yanlışlıkla ateş alan silah’, ‘intihar’, ‘elektrik ya da yıldırım çarpması’, ‘yüksekten düşme’, ‘birlik içinde trafik kazası’, ‘eğitim sırasında mühimmat patlaması’, ‘yılan sokması’, ‘ani kalp krizi’ gibi olay ve durumla bağdaşmayan, inandırıcılıktan yoksun, çelişkili açıklamalar yapıldığını gördük. Sivil hayata egemen olduğu gibi, askeri hayatta da var gücüyle işleyen ‘örtbas etme kültürü’, devletin ortaya çıkmasını istemediği olayları bir biçimde hasıraltı etme geleneğini sürdürerek her seferinde ölümleri meşrulaştırmaya çalışmış, pek çok davanın üstünü örtmüş, suçluları saklamış ya da aklamıştır. Bunca zaman ne TSK, ne dönemin hükümetleri bu konularda ciddi bir açıklama yapma gereği duymuş; pek çok olayda yetkililer, sorumlular hakkında soruşturma bile açılmadığı ya da üstünkörü soruşturmalarla savuşturulup davanın bir an önce kapatılmaya çalışıldığı görülmüştür. Şüpheye yer bırakmayacak ölçüde somut kanıtların failleri köşeye sıkıştırdığı durumlarda bile ‘adam öldürme’ suçundan değil, ‘görevi ihmal’ suçundan dava açılmış; bunlar da çoğu kez takipsizlik ya da hafif cezalarla sonuçlanmıştır. Örneğin, askeri cezaevinde işkence sonucu öldüğü sağlam kanıtlarla sabit olan biri için, bir yarbay ve yirmi dokuz asker hakkında açılan dava kısa yoldan takipsizlikle sonuçlandırılmıştır.” Ardından şöyle soruyor Mungan: “Evlatlarının ölümüne ilişkin sorularına cevap arayan çaresiz ve acılı aileleri kahredici bir belirsizlikle baş başa bırakarak onlara ömre yayılan bir işkence yaşatmak da en az bu gençlerin ölümleri kadar hazin değil mi?”

Merhaba Asker seçkisine katkıda bulunan on altı yazar (Niyazi Zorlu, Sibel K. Türker, Müge İplikçi, Behçet Çelik, Toprak Işık, Neslihan Önderoğlu, Türker Armaner, Haydar Karataş, Hakkı İnanç, Seray Şahiner, Sema Kaygusuz, Jaklin Çelik, Bora Abdo, Aslı Tohumcu, Murat Özyaşar, Şule Gürbüz) askerlikte yaşanan bu şüpheli ölümlere farklı açılardan yaklaşan öyküler kaleme almış. Özellikle “Her Türk Asker Doğar!” tekerlemesine yaslanan bir zihniyetin dışladığı Kürtler ve gayrimüslim azınlıklar, süslü otoriteleriyle içi boş yaşamlarını bastırmaya çalışan ve çevrelerindeki herkesi kıskananlar, kimsesizliğinin tecavüzüne bahane görüldüğü genç adamlar… Ve onların geride kalan anneleri, babaları, sevgilileri, arkadaşları…

'Küçük Ayşe, Küçük Asker'

Kahraman olma mecburiyetiyle hayatının en verimli döneminde bir es vermek zorunda kalan gencecik insanların, askerlikten başka seçeneği olmadığından kariyerini emir alıp emir vermek üstüne kuranların, kışlaya gönderdiklerinin ardından kendi evlerinde askerlik yapar gibi yaşayanların hazin ve bir o kadar da gerçek öykülerinden oluşuyor Merhaba Asker.

Şüpheli asker ölümlerinin özeti, olmamış bir meyvenin dalından koparılması, bir virgül konularak devam etmesi gereken cümlenin ani bir noktayla kesilmesi gibi...

"Küçük Ayşe, Küçük Asker" şarkılarıyla yetişmiş, küçüklü büyüklü askeri darbe görmüş, darbenin artçı etkilerinin atom bombasınınkiler gibi sonraki nesillere nasıl taşındığını tecrübe etmiş insanların yaşadığı bir ülkede Küçük Ayşelerin ancak anne olabildiği, Küçük Askerler’e ise bir isim bile verilmesinin lüzumlu bulunmadığı bu karanlığın dibini daha iyi görebilmek için Merhaba Asker gibi kitaplara, bunları konuşmaya gerçekten çok ihtiyacımız var.

Eskiden devlet televizyonunda her gün görürdük: “Merhaba asker!” “Sağ ol!” “Nasılsın asker!” “Sağ ol!” “Sen de sağ ol!” Bunları izledikçe kanıksadığımız, böyle emrederek hal hatır sormayı normal karşıladığımız için mi mutlaka birinin altı ya da üstü olma ihtiyacı hisseden, karşısındakine sevgisini pek gösteremeyen, sevmeye kalkışınca da mesafeli, azarlaya azarlaya seven bir halk olup çıktık?

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Ergenç, "Şüpheli asker ölümlerinin hikaye hali", Sabit Fikir Dergisi, 13 Mart 2014

Asker Sevag’ın acı hikayesini hatırlarsınız. Bundan iki yıl önce çok manidar bir tarihte, Ermeni soykırımının yıl dönümü olan 24 Nisan’da "kazara ölmüştü". Sevag’ı "kazara" öldüren askerin Türk-İslam sentezinin en vahşi savunucularından BBP sempatizanı olması ve tanıkların ifadelerinin çelişmesi, Sevag’ın "kazara" değil, kasten, bu ülkede Ermenilere yönelik nefretin bir uzantısı olarak "öldürüldüğü" fikrini güçlendiriyordu.

Son yıllarda bilhassa Ermeni, Kürt ve Alevi askerlerin payına düşen bu "kazara" ölümlerin artması "şüpheli asker ölümleri"nde güzide ülkemizi dünya birinciliğine taşıdı. Bu ölümler bazen "intihar" bazen de "arkadaşlarıyla şakalaşırken vuruldu" gibi gerekçelerle "açıklanıyor," daha doğrusu geçiştiriliyor ve asla gereği gibi soruştulamıyor; malum karşımızda bir "askeri bölge" var, askeri bölgeye girilmez ve Yıldırım Türker’in dediği gibi, “TSK halka malumat değil, talimat verir.” Solak birinin kendini sağ eliyle, sağ şakağından vurması gibi bir açıklamanın da "doğru" kabul edilmesi beklenir. Bu ölümler bir bakıma sivil hayattaki "faili meçhul"lerin askeriyedeki karşılığı gibi.

Türkiye toplumunun mikrokozmosu

Murathan Mungan, Merhaba Asker’de bu şüpheli asker ölümlerini anlatan hikayeleri derlemiş. Bir nevi "edebi kuratör" olarak bir araya getirdiği hikayeler Türkiye toplumunun mikrokozmosu sayılabilecek askeriyede cereyan eden denetimsiz şiddeti gözler önüne seriyor. “Sivilde birikmiş nefret söyleminin askerde kendine hedef bularak nefret suçlarına dönüşmesi kaçınılmaz değil mi?” diye soruyor Mungan. Bunun cevabı, maalesef, herkesin de malumu olduğu üzere, evet. Türk-İslam sentezi üzerine kurulu resmi ideolojinin, bu senteze uymayan bütün kesimlere karşı ürettiği nefret, bu ülkenin bünyesine işlemiş olan "azınlık, gayri-müslim" düşmanlığı, askeriyenin sunduğu kapalı kutu içersinde ve askeriyede körüklenen şiddet sayesinde olası en feci haline bürünüyor. Bu vaziyet de, zaten "olağan" vatandaşlar için bile bir tahakküm yuvası olan askeriyeyi, "ötekiler" için tam bir cehenneme çeviriyor. Kitaptaki hikayeler de etnik, dinsel ve cinsel bakımdan "öteki" olan zoraki askerlerin yaşadığı ve ölümle sonuçlanan bu cehennemden kesitler sunuyor.

"Kahraman" adlı ilk hikayede Niyazi zorlu bir meta-anlatı kurarak, bu nefret suçunun bir örneğini bu kitap için okurlara sunacak deneyimli bir edebiyat "kahramanı" arıyor. Hikaye, ilana cevap veren deneyimsiz kahramanın adında gizli: Dikran. Evet, bu isme sahip Ermeni askerin öldürülmesi için başka hiçbir veriye ihtiyacı yok. Anlatıcının dediği gibi: “Sen bu öyküde adını fellik fellik gözlerden kaçıracaksın, ne var ki bunun sana pek faydası dokunmayacak.” O isim seni bir kara leke gibi ölüme götürecek.

Benzer bir lanetli isim öyküsü Türker Armaner’in "Tel Örgü" adlı hikâyesinde işleniyor. Sivil hayatta Kurtuluş-Şişli arası bir birahanede maç izlerken boş bulunup yanındaki kişiye adını söyleyen bir Ermeni genç, bir linç girişiminden son anda kurtuluyor. Sonra kendisini linç etmek isteyen kişiyle askerde tekrar karşılaşıyor ve korku hikayesi başlıyor. Günlerce nöbette öldürüleceği korkusuyla yaşadıktan sonra, bir gece o "an" gelip çatıyor. “İsmim bir doğum lekesi gibi beni işaretliyor, bugüne hazırlıyordu,” diyor isimsiz anlatıcı. Böylece "sivil" hayatla "askeriye" arasında bir süreklilik kuran hikâye "sivil"de birikip "askeriyede" fiiliyata dökülen nefreti çok iyi anlatıyor.

Seray Şahiner’in "Kişer Pari Mama"sı da benzer bir hikayeyi anlatıyor. Telefonda annesine "kişer pari mama" (Ermenice "iyi geceler anne") deme gafletinde bulunarak ölüme sürüklenen bir askerin hikayesi. Hikaye iki koldan ilerliyor. Bir yanda oğluna mutfakta Paskalya için çörek yapan anne, diğer yanda askeriyedeki oğlu. Hikayenin adını vermeden anlattığı asker muhtemelen, Paskalya günü, 24 Nisan’da öldürülen Sevag. Bir yerde Sevag’a "Ermenistan’la savaş çıksa hangi tarafa kurşun sıkarsın?" diye soruyorlar. Sevag’ın ailesinin nasıl bir ayrımcılığa maruz kaldığını da görüyoruz. Sevag’ın babası ilkokul birinci sınıfta "Türk’üm” dedirtilen bir Ermeni çocuk için şunu söylüyor: “Şimdi zorla Türk’üm dedirtirler, büyüyünce Ermenisin deyip, kenara ayırmaya kalkarlar. Bu memlekette iki şey değişmez; bir, mukadderat; iki, müfredat.” Evet, aynen öyle.

Müge İplikçi’nin "Süha" adlı hikayesi de aynı anne-oğul yapısı üzerinden ilerliyor. Bu sefer Paskalya için çörek yerine "şeker bayramı" için baklava yapan bir anne, uzaktan oğlunun ölümünü hissediyor. Çok küçük bir suçtan ötürü –bankamatiğe uğrayıp para çekerken içtimaya geç kaldığı için- "disko"ya atılan bir askerin sıcak güneş altında ölümünü baklavanın yapılacağı fırının yaydığı ısıda hisseden annenin hikayesi. Süha’nın Gayri-Müslim ya da etnik bir azınlığa mensup olmayışı, benzer bir sonla "Türk gençleri"nin de karşılaşabileceğini hatırlatıyor. Yani askeriye herkes için bir cehennem ama Türk-İslam sentezine uymayanlar için bu cehennem "iki-kere rafine."

Kitaptaki bazı hikayeler de "terörist" diye yaftalanan Kürt askerlerin yaşadıklarını anlatıyor. Sivil hayatta Kürtlere reva görülen "olağanüstü hal" şiddetleri, Jitem infazları, köy yakmalar, göz altında "kayıp"lar herkesin malumu. Behçet Çelik’in "Estağfurullah Asker" bir Kürt askerle içli dışlı olduğu için baskı gören üniversite mezunu bir kısa dönem askerin gözünden Kürt asker Ertuğrul’un yaşadığı trajediyi anlatıyor. "Ertuğrul" isminin içerdiği "Türkleştirme" politikasını da atlamıyor. Ertuğrul "tedirgin, kaygılı, tetikte" yaşayan Ertuğ da bir gün, hikayenin anlattığı süre içinde değil ama muhtemelen hemen sonrasında bir "kaza" kurşununa kurban gidecektir; “şiiri, hikayesi imkansız, sahte tutanaklara, yalan ifadelere sığınmış korkak kaza kurşunlardından” birine.

Hakkı İnanç da "Bir İki Üçler Yaşasın Türkler" adlı kısa ve çarpıcı hikayede, çocuklara küçükken öğretilen bu ırkçı "çocuk şarkısı"nın izinden giderek, ‘terörist’ diye itilip kakılan ve nihayet öldürülen Yusuf’un hikayesini anlatıyor. Ve elbette sonuç şu: “Yusuf’unki intiharmış, dosya kapanmış.”

"Altıotuzbeş" adlı hikayede de Murat Özyaşar bu mevzu ağır esrar dumanı altında bir araya gelen dört "sakıncalı" asker üzerinden anlatıyor. Sakıncalıların en sakıncalısı "Altıotuzbeş" lakaplı kişi zira abisi, Serhad, bir gerilla komutanı. Üzerindeki ağır baskıyı ve her an öldürülebilir oluşunu yüzbaşının şu lafı özetliyor: “Bi yanlışını görürsem devletin bayrağı çok olum, sararız göndeririz seni.” Nihayet Altıotuzbeş, korkunun dayanılmaz hale geldiği bir kriz anında önce yüzbaşıyı, sonra kendini öldürüyor. (Bu hikaye sertliği, çiğliği ve ağzı bozukluğuyla bana biraz Murat Uyurkulak’ı hatırlattı ve "güneydoğudaki savaşı" ve korkuyu Tol ve Har’da bütün çıplaklığıyla anlatan Uyurkulak da bu derlemede yer alsa iyi olurmuş diye düşündüm.)

Askeriyedeki şiddetin bir kolunu da "cinsel suçlar" oluşturuyor. Eşcinsel olduğu gerekçesiyle öldürülen ya da eşcinsel ilişkiye zorlandığı için kendini öldüren askerlerin hikayesi. Sema Kaygusuz "Anı"da komutanı tarafından silah zoruyla cinsel ilişkiye zorlanan bir askerin hikayesini sakin sakin anlatırken, Aslı Tohumcu askerde "kadın yerine konduğu için" canına kıyan kocasının hesabını soran hamile bir kadının hikayesini son derece sert ve grotesk bir üslupla anlatıyor ve hikayeyi hamile kadının kocasının ölümüne yol açan askerler karşısında karnını kesip, çocuğunu öldürüşüyle bitirerek, şiddeti hikayesinde hissettiriyor.

Son bir hikayeden daha bahsetmek istiyorum: Neslihan Önderoğlu’nun yazdığı "Ammo’ya Bir Tabut." Mütehakkim bir komutana "isyan ettiği" için öldürülen Süryani Ammo’nun hikayesinin acısı, oğlunun ölümünü öğrendiğinde elini kaynayan reçel tenceresinin içine batıran annesi Azize’de ifadesini buluyor. İntihar ettiği açıklamayla tabutla evine gönderilecek olan Ammo ardında şu soruyu bırakıyor: Süryani tabutu nasıl olur?

Kapak, kitabın etkisini azaltıyor

Bu acı mevzuyu istatistiklerin soğukluğundan uzak edebi bir kuvvetle anlatan bu hikaye derlemesi, insanı oturup ülkenin feci müfredatı, militer, milliyetçi marazları üzerine bir daha düşünmeye sevk etmesi açısından önemli. Yalnız kitapta şöyle bir sorun var; bütün hikayeler olayları "içeriden," olayları birebir yaşayanların çemberi içinden ve "şimdiki zamanda" anlatıyor. Bu mevzuyu mesela genişletip vicdanı redde getiren ya da hukuki süreçlerle uğraşan bir avukatın veya bunları haber yapan bir gazetecinin gözünden anlatıp hikayenin alanını genişleten ya da şimdiki zamanda cereyan eden bu hikayeleri geçmişin vahşetiyle bağlayan hikayeler de olsa, çok daha çarpıcı bir kitap olabilirmiş. Küçük bir eleştiri de kitabın kapağına dair; "asker yeşili" kapağın üzerinde iki adet "asker künyesi" var. Bu kapak Merhaba Asker ismiyle birleşince, ilk bakışta olağan bir "askerlik anıları" kitabı gibi duruyor. Bu haliyle, askerlik mitini hiç bozmayan bir kapak olarak, kitabın etkisini biraz azaltıyor. "İmaj politikası" da söylem mücadelesinin bir parçası olduğu için, bu kapak da mesela daha önce yayınlanan Mehmedin Kitabı’nda olduğu gibi –kapakta kafaları yarı traş edilmiş askerlerin trajikomik fotoğrafı vardı- militarizm mitini bozan, bu mitle alay eden ya da içerdeki acı hikayeleri kapağa yansıtan bir tasarıma sahip olsa, daha etkili olabilirmiş.

Devamını görmek için bkz.

Fisun Yalçınkaya, "Adı konulmamış gönül bağları", Milliyet kitap, Mart 2014

İki kadının birbirine duyduğu aşk hakkında, Türkiye’de yazılmış, eli yüzü düzgün kaç roman, kaç öykü sayabilirsiniz? Elle tutulur klasikleşmiş kaç lezbiyen karakter vardır edebiyatımızda? Ya da son 20 yılda sayısı bini aşan şüpheli asker ölümlerinin acısını çekenler, ölen o askerlerin neler yaşadığı kaç öyküye, şiire ya da romana yansıdı? Şöyle bir bakınca çıkan her yayını takip eden bir okurun bile zor yanıtlayacağı sorular bunlar. Oysa, bu iki, kocaman, fil kadar büyük gerçek, bizimle aynı odada oturuyor. Ama onlar hakkında susmaya, kalemi elimize alıp yazmamaya devam ediyoruz. İkisi de politik, ikisi de görünürlüğü az konular. İşte bu iki konu hakkında iki öykü kitabı yayımlandı. Metis Yayınları’ndan çıkan Murathan Mungan’ın seçtiği yazarlara yazdırdığı öykülerden oluşan “Kadınlar Arasında” ve “Merhaba Asker”.

Murathan Mungan’ın bir edebiyat küratörü olarak konuları ve yazarları seçtiği iki kitap hem edebiyat okurlarına birbirinden ilginç yazarlar ve yeni öykülerle tanışma şansı sunuyor hem de iki konuyu da gündemimize taşıyor. İki kitabı aynı tarihte yayımlayarak konuların politik zemin ortaklığına dikkat çekmeyi amaçladığını söyleyen Murathan Mungan, her iki kitaba da kapsamlı birer önsöz yazarak kitapları hazırlama amacını detaylı olarak anlatıyor.

Edebiyatın sınırları

Mungan “Kadınlar Arasında”nın önsözünde, “Bu seçkinin teması kısaca ve kabaca, 'kadınlar arasında aşk' diye tanımlanabilir. Öte yandan her aşk hikayesinin aslında kendinden başka şeylerin de hikayesi olduğunun unutulmaması gerekir. Kadınlar arasında yaşanan adı konmuş konmamış, bir ad konulmasına gerek duyulan ya da duyulmayan gönül bağlarının, duygusal, tensel çekimlerin; kendini gerçekleştiremeyen arzuların ya da sonuçları göze alınıp yaşanan tutkuların; bir ilişkiye dönüşememiş ya da zamanla derin bir dostluk ve himayeden koyu bir çekişme ve rekabete kadar farklı biçimler altında varlığını sürdüren köklü yakınlıkların hikayesi de olabilir,” diyor. “Kadınlar Arasında” Yalçın Tosun, Barış Bıçakçı, Sine Ergün, Hatice Meryem, Hakan Günday, Mine Söğüt ve Birhan Keskin’in aralarında olduğu 23 yazarın 23 öyküsünden oluşuyor. Gaye Boralıoğlu’nun “Kar Etmiyor” öyküsüyle başlayan “Kadınlar Arasında”da ilk öyküler ergenlikte yaşanan ya da ilk aşklar olan ve çoğunluk taşrada geçen öyküler, sonrası ise git gide şehirde yaşanan ve yetişkin kadınlar arasında geçen uzun soluklu ilişkileri anlatan öyküler olarak sıralanmış. Böylece önce adının ne olduğunu bile bilmeden âşık olan kadınları sonra da yaşamında bu kimliğe yer açmış kadınları dinliyorsunuz. Her biri birbirinden ilginç öykülerin yazarlarının, kimi yerde kendi edebiyatlarının sınırlarını zorlamalarının da okurları şaşırtacağını söylemeden geçmeyelim.

Kirli savaşın açık ve gizli kurbanları

Murathan Mungan “Merhaba Asker”in önsözünde ise, “Bu öykü seçkisiyle, zorunlu askerlik kurumunun, militarizmin, kirli savaşın açık ve gizli kurbanı olmuş TSK'nın 'askeri zayiat' olarak gördüğü bütün o gencecik ölülerin anısına bir saygı nişanesi olarak, edebiyat toprağına alçakgönüllü bir mezar taşı dikmek, mezarlarına bir demet çiçek bırakmak istedik,” diyor. Seçkide, Niyazi Zorlu’nun “Kahraman” öyküsüyle başlayan 16 öykü okuru bekliyor. Sema Kaygusuz, Hakkı İnanç, Murat Özyaşar’ın aralarında bulunduğu 16 yazarın kaleminden çıkma öykülerin kimi ölümüne intihar süsü verilen askerlerin ağzından kimi de arkalarında bıraktığı yakınlarının ağzından yazılmış. Her öykü ülkenin gerçeklerine yeni bir kapı niteliği de taşıyor.

İki seçkiyi art arda okursanız emin oluyorsunuz: Üzerine öyküler yazılacak insanlar onlar. Birbirine âşık kadınlar ya da öldürülen askerler. Üzerine öyküler yazılmanın, görünür olmanın bu iki konunun özneleri için anlamı çok. Hak aramak, hatırlanmak, var olmak demek. Edebiyat bu iki kitapta güne tanıklık etme özelliğini en etkin şekilde kullanıyor. Çünkü, birbirine âşık kadınlar var. Çünkü intihar süsü verilerek öldürülen gencecik askerler var. Murathan Mungan’ın söylediği gibi, “Çünkü bunu konuşmak demek Türkiye’nin hikayesini konuşmak demek".

Devamını görmek için bkz.

Eray AK, "Fısıldananları bağıranlar", Cumhuriyet Kitap Eki, 20 Mart 2014

Murathan Mungan üretken bir yazar. Edebiyatın hemen her dalında kalem oynatıyor ve onun kaleminden çıkan her şeyin okuyucusu hazır; ürettiği, yarattığı her dünya mutlaka ciddi bir karşılık buluyor. Tanınmış yazar, bu yaratımlarının yanında, "Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle" üst başlığıyla çeşitli öykü derlermeleri de yapıyor. Hatırlatacak olursak; Ressamın İkinci Sözleşmesi, Çocuklar ve Büyükleri, Yabancı Hayvanlar, Kadınlığın 21 Hikâyesi ve Erkekliğin Hikâyeleri bunlardan bazılarıydı. 2007'de yayımlanan Büyümenin Türkçe Tarihi de bir öykü derlemesiydi ancak diğerlerinden bir farkı vardı. Önceki derlemelerde Mungan, yazılmış öykülerden toplamıştı kitapları. Büyümenin Türkçe Tarihi'nde ise yazarlara, "Bu öyküden sonra büyüdüğümü anladım," dedirten öyküleri seçtirmiş ve bu ânı, hatırladıklarıyla, deneyimleriyle kaleme geirmelerini istemişti onlardan.

Mungan, Büyümenin Türkçe Tarihi'nden sonra da devam etti derleme çalışmalarına. Bir Dersim Hikâyesi, bu bağlamda çok önemli bir yerde duruyor. Bir Dersim Hikâyesi'nde birçok önemli yazar bir araya gelerek, kendi Dersim hikâyelerini anlatmıştı. Buna paralel de "tabu" olarak görülen bir konu, önemli yazarların hayal dünyasından sayfalara akmıştı. "Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle" dizisi için de önemli bir dönemeçti Bir Dersim Hikâyesi çünkü ilk defa, sadece bu kitap için yazmışlardı öykülerini yazarlar ve yayımlandığı dönemde bir hayli konuşulmuştu.

Bu doğrultuda ilerleyen iki kitap daha yayımlandı geçen günlerde "Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle" dizisi kapsamında: Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında. Her iki kitapta da tıpkı Bir Dersim Hikâyesi'nde olduğu gibi, sadece bu kitap yazılmış öyküler yer alıyor. Ancak daha da önemlisi asıl amaç, yine "tabu" olarak görülen konular dolayında cirit atıyor olmaları.

Şüpheli Asker Ölümleri

Merhaba Asker, "Türkiye'nin özellikle son yirmi-otuz yılının önemli ve acılı bir gündem maddesini oluşturan şüpheli asker ölümlerinin etrafında dolaşan, her yazarın, konuyu kendi yazarlık meşrebine uygun bir tutum ve yaklaşımla ele alıp işlediği, özel olarak bu kitap için yazılmış" on altı öyküden oluşuyor. Yazarları ise -kitaptaki sırasına göre- Niyazi Zorlu, Sibel K. Türker, Müge İplikçi, Behçet Çelik, Toprak Işık, Neslihan Önderoğlu, Türker Armaner, Haydar Karataş, Hakkı İnanç, Seray Şahiner, Sema Kaygusuz, Jaklin Çelik, Bora Abdo, Aslı Tohumcu, Murat Özyaşar ve Şule Gürbüz.

Kuşkusuz, sırtını gerçeğe yaslasa da bunlar birer öykü ancak toplumu yaralayan hiçbir gerçek olmasın ki edebiyata yansımasın. Merhaba Asker'deki öykülere de bu gözle bakmakta yarar var. Toplum vicdanının edebiyattaki yansıması olarak görebiliriz bu öyküleri ve bugüne kadar konuşulsa da hep "arkadaş arası" muhabbetlerinde, yani masada kalmış hikâyeler anlatıyor yazarlar. Toplum vicdanını neyin kanattığı ise açık: "Zorunlu" askerlik hizmeti sırasında, herkesin bildiği, belki de yaşadığı, gördüğü ama askerlik dönüşü dillendiril(e)meyen, konuşul(a)mayan, unutulmaya çalışılan muameleler... En kötüsü de ölümle sonuçlanan ve herkesin susmaya zorlandığı "askeri zayiat" denilen garabet ya da mantıksız açıklamalarla açıklanmaya çalışılan, inandırıcılıktan yoksun düşündürücü intiharlar.

Mungan, kitabın önsözünde bu konuya çok önemli bir paragraf açmış: "Bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri listelerinde 'askeri zayiat' olarak adlandırılan şüpheli ölümlerin gerekçesi olarak duruma göre, 'kazayla seken kurşun', 'yanlışlıkla ateş alan silah', 'intihar', 'elektrik ya da yıldırım çarpması', 'yüksekten düşme', 'birlik içinde trafik kazası', 'eğitim sırasında mühimmat patlaması', 'yılan sokması', 'ani kalp krizi' gibi olay ve durumla bağdaşmayan, inandırıcılıktan yoksun, çeşitli açıklamalar yapıldığını gördük. Sivil hayata egemen olduğu gibi, askeri hayatta da vargücüyle işleyen 'örtbas etme kültürü', devletin ortaya çıkmasını istemediği olayları bir biçimde hasır altı etme geleneğini sürdürerek her seferinde ölümleri meşrulaştırmaya çalışmış, pek çok davanın üstünü örtmüş, suçluları saklamış ya da aklamıştır."

İşte bu öyküler, belki o "saklanan ve aklanan" suçluları ortaya çıkarmayacak ama bu konuda ufak da olsa farkındalık yaratacak olsa bile görevlerini yerine getirecektir.

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "biraz önce vuruldum", Bireylikler Dergisi, Mayıs-Haziran 2014

Militarizme dönük ilgimiz uzun yıllar teorik düzeyde bile değildi. Politik ve ideolojik biçimlenmemize bağlı olarak bize çok uzak bir kavramdı. Askerlikle ilgili ve askerlikte olup bitenler sözel kültürle yani anlattıklarımızla /anlatılanlarla sınırlıydı. Militarizm meselesi nerdeyse sözel kültür ve onun alanı olmasıyla açıklanabilen bir şeydi. Temel özelliği de kendine yönelen her türden eleştiriyi geçersizleştirebilmesiydi. Bu noktada solun orduyla kurduğu büyük ölçüde olumlu ilişki de militarizmi tartışmamıza pek izin vermedi. Üç darbeye ve onların ortadan kaldırılamamış belki de hiçbir zaman kaldırılamayacak etkilerine rağmen böyleydi.

Seksenlerle daha çok da doksanlardan sonra militarizm hem kavram hem de sorun olarak tartıştıklarımıza dâhil olmaya başladı. Bu aynı zamanda satır arasında vicdani reddi söz konusu etmeye başladığımız dönemdir. Solda militarizm bağlamında tam bir kırılmanın oluştuğunu falan söylemiyorum. İktidar talep etmeden dünyayı değiştirme arzusu gelişmedikçe bu dediğim hiçbir zaman mümkün olmayacak.

Süreç içinde askerlikler ve onların öyküleri de haber olarak gelmeye başladı. Bunlardan da önemlisi “eğitim zayiatı”, “görev şehidi”, “kaza”dan geçip “şüpheli ölüm”, intihar” gibi ölüm ve öldürmeleri tartışır olmuştuk. Orduda kalan hayatların hikâyelerinden artık az çok haberliydik. Dünya biraz olsun başka bir yerdeydi ve her türlü hayata ilişkin enformasyona az çok ulaşıyorduk.

Gazete, dergi ve kitaplara yansıyanların ve tabii anti-militarist mücadelenin hem politik olanın içinde hem de edebiyatta bir karşılığı olmalıydı. Edebiyat ve türleri militarizmi yazma konusu yaparken ve bu yazmayı militarizm karşıtlığına dönüştürürken bir yandan da hikâyelerin gazete ve dergilerde kalmasına mani olmalıydı. Nadire Mater’in Mehmedin Kitabı bir edebiyat metni değildi ama bu noktada son derece ufuk açıcı oldu ve arkası cesaretle geldi. (metis,1999)

Bu bağlamda Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle alt başlığıyla yayımlanan öykü toplamı “Merhaba Asker” deki ironiyi en başa alarak söz konusu etmek istiyorum. (metis,2014) İronik çünkü bir öykü kitabının bu başlıkla yayımlanması öykücülerin askeri selamlamasından çok bu selama ironik itirazı olarak kabul edilebilir. Kitap ‘Merhaba Asker’in yol açtığı derin ve yaralayıcı algıyı anlamaya çalışırken bunu ironisini temel malzemesi yapıyor.

Kitaptaki öyküler askere selam yerine geçer mi ya da gönderilir mi sorusuna yanıtım hayır olacağından tıpkı tadat alanında toplanmış olanlara saldırdıkça daha da büyüyen, güçlenen önüne ne çıkarsa çarpıp otoriteye geri dönen “merhaba” ancak böyle ortak bir öykü kitabına ad olarak kendine bir şey yapabilir. Bu yüzden “Merhaba Asker”i kederli bir anlama/anlatma ve karşı çıkmanın gerekli belki de zorunlu ironisi olarak kabul edip geçiyorum.

Son yıllarda çoğalan izleksel öykü kitapları sonuçları ne olursa olsun hiç olmazsa öykücünün toplumsal olana ilgisini belli bir izlek haline getirerek öyküye dönüştürmesini kuruluğa ve tekrara düşme ihtimaline rağmen olumluyorum. Yazarın uzak durduğunu yazma, sorun etme konusunda tersine ilerleyebilme arzusunu ve bunun karşılığını başlangıç olarak görmek ve anlamak istiyorum. Yazarın ilgisinin izleksel kitaplardan çıkıp genele yayılmasını arzu ediyorum. Hatta bütün bunların bir zaman sonra bireysel/toplumsal direnişin, isyanın parçası olmasını da arzu ediyorum. Söz konusu çabaların İnci Aral’ın Kıran Resimleri’nde olduğu gibi tek yazarın izleksel kitaplarını da çağırsın istiyorum. (Dayanışma,1983)

Özellikle militarizm konusunda (bireysel ve toplumsal) devasa birikimin insan (hem erkek hem kadın) zihninde yazılmayı ve paylaşılmayı bekleyip durduğunu sanıyorum. Bu yazmanın askerlik meselesini erkekler arasında bıktırmaya her zaman müsait bir muhabbet konusu olmaktan çıkarıp militarizme karşılığa ve reddetmeye dönüştürmesi mümkündür. Feminizmin otorite karşıtlığının erkekliğin dünyaya armağanı militarizme dönük bir karşılığı baştan içerdiğini zaten biliyoruz. Kitapta Niyazi Zorlu, Behçet Çelik, Toprak Işık, Türker Armaner, Haydar Karataş, Hakkı İnanç, Bora Abdo, Murat Özyaşar’dan önce Sibel K. Türker, Müge İplikçi, Neslihan Önderoğlu, Seray Şahiner, Sema Kaygusuz, Jaklin Çelik, Aslı Tohumcu, Şule Gürbüz gibi kadın öykücülerin bulunmasını önemli ve anlamlı buluyorum.

"Merhaba Asker" adından da anlaşılacağı üzere öykücülerin yazdıklarının oluşturduğu izleksel bir kitap. Askerde başına gelenlerden ya da yapılanlardan sonra şüpheli bir biçimde ölen, öldürülen, ölümüne intihar süsü verilen büyük çoğunluğu şovenizm ve ırkçılığın, ikisini bünyesinde bulunduran dini muhafazakârlığın öteki kabul edip baştan reddettiği insanların bu süreçleri ve sonrasının konu edildiği öykülerden oluşuyor.

Murathan Mungan yazdığı önsözde "Merhaba Asker"i baştan "tasarım kitabı" olarak kabul ediyor. Mungan’ın dediğine ihtiyatla yaklaşsam da kitapta yer alan öykücülerin şimdiye kadar yazdığı öyküler ve ilgileri düşünülürse böyle bir değerlendirme yine de yapılabilir. İhtimalen hepsinin bundan önce yazdıklarında izlek olarak militarizmin ve sonuçlarının yer aldığını iddia edemeyiz ama bunun dışında bir anti-otoriterliğin eğilim olarak varlığından az çok söz edebiliriz.

Buysa kitapta yer alan öykülerin çoğunun anti-otoriter eğilimlerine rağmen anti-militarist bir tavra tam olarak sahip olmadığını söylememizi kolaylaştırır. Her hangi bir olay ya da olgunun öyküsünü yazmakla aynı olay ve olguya bağlamlar üzerinden gitmeyi ve bu bağlamlara anti-militarizmi ya da otorite karşıtlığını dâhil etmeyi birbirinden ayırmak gerekir. “Merhaba Asker” kimi zaman belirginleşmekte ve öne çıkmakta zorluk çekmeyen ve doğrudan anti-militarizm vurgusundan çok doğrudan olay ve olgulara yönelen bir tavra sahip öyküler toplamıdır.

Bugüne bağlı olarak basında eskisinden çok fazla yer alan enformasyonun ve bunun çağırdığı politik tutum ve mücadelenin öykücüde az çok toplumsal olana ilgisi ölçüsünde anti-militarizme ve orda olup bitene ait öyküyü yazmaya yol açıp açmayacağı belli olmasa da bu konuda herkesin bir düşüncesi tabii vardır. Bu öyküleri yazmış olmaları zaten böyle bir yargıya varmamızı kolaylaştırıyor. Bu noktada söz konusu kitap projesi okurdan önce öykücülerde düzeyi ve ortaya çıkan sonuç ne olursa olsun bir duyarlığa yol açtığı için önemlidir.

Erkek öykücüler kısa ve uzun bir askerlik dönemi geçirdikleri ya da hayatlarında böyle bir ihtimal olduğu için ister istemez insani olmayan ve yalnızca militarizmin kendine ait dünyayı anlama ve anlatma konusunda daha şanslılar. Ama bu dediğim karşılığın bir zaman sonra askerliği anlatmaya dönüşme tehlikesi her zaman var.

Bunları da geçelim kitaptaki kimi öykülerde Murathan Mungan’ın tasarım kitabı demesinden de güç alarak söz konusu edilebilecek uzaklıklar bulunması bir yana meram edilenin gerisine düşmeden bile söz edilebilir. Kimi öykülerde insani olanın bir karşılığa ve duyarlılığa dönüşmekte zorluk çektiğini de söyleyeceğim. Bu noktada kadınlar anneliğin duygu ve düşüncesini de dâhil ederek ölüm karşısında birikimlerini yansıttıkları ölçüde izlek olarak aldıkları konuda en azından bundan sonra yazacaklarında biraz daha özgünleşebilirler.

Bunları dememe rağmen edebiyatın uzak kaldığı ya da kendine uzak tuttuğu bir alanın nerdeyse ilk verimleri olarak kabul edilebilecek öykülerin zaaflarını daha fazla didiklemeyi çok da anlamlı ve gerekli buluyor değilim. Çünkü edebi değeri ve düzeyi ne olursa olsun bu kitapta yer alan öykülerin hepsi nerden ve neyden kalkınırsa kalkınsın militarizm karşısındaki anlamları düşünüldüğünde olumlanmayı baştan hak ediyor.

İlla bir kaç not düşmem gerekliyse Niyazi Zorlu’nun “Kahraman’ı ötekiyi anlatışı itibarıyla öykülerden ayrılıyor. Haydar Karataş’ın mektuplaşmadan tecavüze varan öyküsünden özellikle etkilendiğimi yazmalıyım. Türker Armaner’in ‘Tel Örgü’sündeki ötekinin öldürülmeyle sonuçlanan öyküsünü de ayrı bir yere koyuyorum.

Birkaç öykü dışında (onlar da kendilerine tecavüzü eksen almışlardır) öykücülerin büyük çoğunluğu askerde ölme/öldürülme temelli öykülerini büyük ölçüde öteki üstünden yazmayı tercih etmişler. Militarizmi tartışmayı sağlayan bir durum olsa da bunun bir yanıyla ister istemez bir daralmayı getirdiğini söyleyeceğim. Hatta militarizm yalnızca ötekinin meselesi olarak ele alınmış olmakla kalıyor. Militarizm içinde ve öldürmeye sonuçlanan ötekinin hayatının milliyetçi, ırkçı ve muhafazakâr yapı karşısında öne çıkmasını anlamasına anlıyorum da azınlıklar dışında kalanların da benzer yargıya ve muameleye uğradığının da atlanmasını istemem. Sorunun herkesi belirleyen ve etkileyen militarizm olduğu özellikle unutmamalıdır.

Bunu derken azınlıkların daha çok benzer öldürmelerle ve baskılarla karşılaştığı sıradan insanın faşizminin gündelik hayatta ya da kışlada ölümle sonuçlanan şiddetine bir şey yapmaya çalışıyor değilim. Tersine gerçekliğin hepsini insanlığın sonuna kadar reddetmesi gerekli şeylerin başında değerlendiriyorum.

Ötekinin bugüne dönük önemli tartışma konularından biri olduğunu da tabii göz ardı ediyor değilim. Otoritenin her geçen gün daha da üstümüze gelen ve daha da baskıya ve şiddete dönüşen ötekileştirici ve ayrıştırıcı tavrıyla birlikte Kürtlere ve muhaliflere dönük ve tarih boyunca sürmüş ve süren zalimliğinin böylesi bir çalışmada öteki tartışmasını başat öğe haline getirmesini de anlıyorum. Üstelik bizde ötekinin tarihi ve o tarihe ilgi son yılların verimlerini saymazsak hala değinme düzeyinde kalmasının da bu daralmada etkisinin olduğunu da biliyorum. Ama yine de biraz daha kapsayıcı bir dil geliştirilebilirdi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Sürdürürsem böyle izleksel bir çalışmada her öykünün aynı düzeyde ve nitelikte olmasını, aynı tavrı çoğaltmasını da bekliyor değilim. Ama dediğim gibi militarizmin yalnızca bu olduğu gibisinden bir yanılgıdan da uzak durulmasını isterim. Kaldı ki öykülerin hepsinde anti-militarizm karşıtlığının öne çıktığını tekrarla söyleyebilecek durumda değiliz. O yüzden 12 Mart ve 12 Eylül temelli militarizmi az ya da çok ama başka bağlam ve düzeyler üzerinden söz konusu eden çalışmaları unutmadan kitapta yer alan öyküleri geliştirilmesi ve daha kapsamlı hale getirilmesi zorunlu bir çabanın sonuçları olarak kabul ediyorum.

Dünyanın dönüşümü ve özgürlük mücadelesi ister istemez insanın ve edebiyatın ilgilerini ve tavrını değiştirir. Tarih boyunca ordu üstüne tutarlı pek bir şey diyememiş bir edebiyatın sonunda bundan kurtulmasının tam bir karşılığı daha ortalıkta yoksa da anti-militarizmden söz edilmesini önemli ve değerli biliyorum. Haliyle Murathan Mungan’ın seçtiklerinden oluşan “Merhaba Asker”i de benzer bir değerlendirmenin içinde tutuyorum.

13 Nisan 2014, Talas

Devamını görmek için bkz.

Hüseyin Bul, "Merhaba Asker adlı öykü seçkisi üzerine", Edebiyat Haber, 2 Haziran 2014

Murathan Mungan çok çalışkan bir yazar/şair/oyun yazarı. Mungan’ın daha pek çok maharetinin olduğunu hepimiz biliyoruz. Mungan isminin yanına ne koyarsanız koyun fazla olmaz. Söyleşiler yapar, derlemeler, seçkiler hazırlar sinema üzerine yazılar v.s.

Metis yayınlarından Merhaba Asker öykü seçkisiyle birlikte Kadınlar Arasında öykü seçkisi kitapları aynı anda yayımlandı. İki kitabı da Mungan hazırlamış. Merhaba asker’deki öyküler başka bir yerde yayınlanmayan, tamamen bu kitabın konseptine, ruhuna uygun bir bütünlük oluşturacak şekilde yazılmış öykülerden oluşuyor. Kitaptaki bütün öyküler askerle, askerlikle ilgili. Her yazar başka yerden bakmış. Çoğu içerden-birinci tekil ağızdan-kimi de dışarıdan bir gözlemcinin, anlatıcının gözünde (ağzından) anlatılmış. Kimi bizzat askerin kendisi olmuş, kimi de acılı annenin, sevgilinin, arkadaşın yanında olmuş. Mungan’ın Şüpheli asker ölümleri giriş yazısı kitaba başlarken okuyucuyu nelerin beklediğini haber verir nitelikte.

Birçok tanıdık yazar var kitapta. Niyazi Zorlu (Kahraman), Sibel K.Türker (Kâhin), Müge İplikçi (Süha), Behçet Çelik (Estağfurullah Asker), Toprak Işık (Nöbete benim yanımdan gitti), Neslihan Önderoğlu (Ammo’ya bir tabut), Türker Armaner (Tel örgü), Haydar Karataş (İki siyah erkek donu), Hakkı İnanç (Bir iki üçler, yaşasın Türkler), Seray Şahiner (Kişer Pari Mama), Sema Kaygusuz (Anı), Jaklin Çelik (Askerin arkadaşı), Bora Abdo (Kir’le başlayıp Kor’la biten) Aslı Tohumcu (Sana şafak yok) Murat Özyaşar (Altıotuzbeş) Şule Gürbüz (Sağol sağol). Bütün öyküler ülkemizin askerlikle ilgili gerçekliğini bir yerinden kavrıyor. Kimi çok karamsar hikâyeler diyebilir ama ve lakin neredeyse her ailede askerlikle ilgili kötü bir anı anlatılır, anlatılmıştır. Burası ana kucağı değil asker ocağı diye azar işiten, küfür yiyen asker kendisini neyin beklediğini az çok tahmin eder, etmiştir. Bu öykülerin bir kaçı buradan bir kaçı öteki dediğimiz dışlanmışlardan, bir kaçı da erkeklik ispatından, sapıklıktan, bastırılmış cinsellikten. Kısacası her gün gazetelerden okuduğumuz asker haberlerinden hiç de farklı değiller, tek farkları edebi dil ve kurgu. Böyle olunca da nefis bir kitap çıkmış ortaya.

Bizde askerlik deyince argo gelir akla, küfür gelir, hakaret gelir, sürünme, yüz şınav çekme gelir. Kitapta gerçekliği yakalamayan öykü yok gibi. Argoyla başlayan tek öykü neredeyse sadece Aslı Tohumcuya ait. Tohumcu, şehitlik mertebesini ve doymayan toprağın açgözlülüğünü ironiyle sanata çevirmiş. Kısaca birkaç öyküden bahsedecek olursak;

Türker Armaner’in Tel örgü öyküsü için ilk etapta savaş karşıtı bir öykü diyebiliriz. Öykü, vurulduğunu söyleyerek başlıyor. Sonuna kadar kimin vurulduğunu öğrenemeyecek kadar ustalıkla örülmüş bir öykü. İsminden dolayı sivil hayattaki zorluklarını, ismini nasıl sakladığını ya da söylememeyi tercih eden birinin bütün bu kaçmalarına rağmen belanın nasıl gelip kendisini bulduğunu anlatıyor. Aslında bela dediğimiz şey ırkçılığın ta kendisi. Gayri Müslimlerin, Kürtlerin, Çingenelerin, eşcinsellerin kısacası ötekileştirilmişlerin toplumdaki sıkıntıların nasılda kesintiye uğramadan gelip kendilerini bulduklarını, kaçamadıkları “kaderlerini” anlatıyor.

Sibel K.Türker’in Kâhin öyküsü çocuğunu askere gönderdikten sonra böyle “sosyal” bir devlette ve askerliğin zorunlu olduğu bir ülkede çocuğunun başına nelerin gelebileceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok demeye getiriyorsa da aslı başka. Asker cenazesinin daha on gün önce çıkmış bir eve geleceği rüyalar aracılığıyla gören birinin başka bir haber vermeye gittikten sonra gördükleri karşısındaki şaşkınlığını, ev ahalinin yeni bir cenaze haberini kaldıramayacağını anlamasıyla sürüyor.

Haydar Karataş, askerlikteyken “özelinin” olamayacağını her şeyin özensizce ve saygısızca didik didik edilişini iki siyah erkek donu öyküsüyle mektubun içinde çıkan bir fotoğrafın Yüzbaşı tarafından yanlış anlaşılmasının ağır sonuçlarını yüreğimizi burkarak anlatıyor. Önyargı zehrinin şuursuzluğunu hatırlatıyor.Seray Şahiner, Ermeni bir annenin ağzından sıradan, gelenekselleşen paskalya çörek hamurunun inceliklerini anlatıyor. Bunu yaparken annenin istemeyerek askere gönderdiği oğluna dair kaygılarını, endişelerini Kişer pari mama’da okuyoruz. Türküm, doğruyum, çalışkanımla büyüyen, büyütülen benliğine işlenen Türklük’le şekillenen çocuğunun tezgâhın üzerindeki mayalanmış çörek hamuruyla insan hamurunun nasıl şekillendiğini; bu topraklarda iki şey değişmez; bir, müfredat; iki, mukadderat diyerek özetlemiş öyküsünü.

Sema Kaygusuz, Anı’da okuyucuyu ters köşeye yatırıyor. Hastane koridorlarında endişeli, kaygılı bir kıdemli albayın ruh haliyle açılıyor öykü. Otopsi bölümündeki askerinin “derdine” düşen kıdemli albayın korkuları şefkatli yaklaşımları, acımaları bizim olayın ne şekilde olduğuna dair merakımızı kamçılamayı çok iyi başarıyor.

Murat Özyaşar, dumanlı bir kafanın inceliklerini altıotuzbeş öyküsüyle anlatırken karşımıza bambaşka bir kıskançlık hikâyesi çıkarıyor. Abisinin gölgesinden kaçan, kaçarken hep toslayan, mutsuz olan kısa boylu olmasından mütevellit altıotuzbeş lakabını alan bir askerin ot çekme maceraları oldukça renkli ve eğlenceli olduğu kadar da trajik…

Merhaba Asker seçkisi iyi derlenmiş, ülkemizin kronikleşmiş “eğitim zayiatı” klişesine göndermeleri olan işinin ehli yazarlardan oluşan bir an önce okunması gereken kitaplardan biri.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.