Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-790-6
13x19.5 cm, 108 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kibrit Çöpleri
-takribi ve vasati kıpkısa öyküler-
Kapak Resmi: İlke Kutlay
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2011
2. Basım: Mart 2011

Murathan Mungan'ın alışılmadık kısalıkta, 1 - 1.5 sayfalık kısa öykülerini, kitapta yer alan şu cümleleri çok iyi anlatıyor:

En kısa hikâye parçasına an denir.

Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler.

"Bütün yaşamımız" dediğimiz de o birkaç âna bakar aslında...

Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladıklarımız anlardır.

Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır.

İÇİNDEKİLER
Duman işaretleri
Vaat
Kapı ağzında
Ölümün güçlendirdiği
Başlamaması için
Sabaha uyanmak
Bardak altlıkları
Konuşamadıklarımıza
Bir yalnız
İşsiz
Müfide
Kanepe
Köpekle hatırlanan
Baba-oğul
Hayat böyle!
İkna
Ardıç
En küçük hala
Ağaç zamanı
Tutukluk
Buluş
İyilik karşısında
Arkadaş
Üçte bir
Hazırlık
Bedenin bedenleri
İlk
Neden mi vurdum?
Cümleler
Başlangıçsızlığın hikâyesi
Katlanmak
Sahaf'ın söylediği
Hatırlamanın serabı
Gazete örtüsü
Selama çıkmak
İştah, mide
Bir kadın yazar sorunsalı
Ailenin önemi
Kayıtsız
Sevişme sonrası
Gölgede
Akıldışılığın zehri
Rüya ayna
Masa
Çay Bahçesi Şarkıları
Kaportacı Emin
İyi ve makas
Sinema ve aşk
Keşke böyle olmasaydı
Kavga
Latif'in karısı
Saklı yas
Uzak sesler durgun yaşamlar
Gaz, ruj
Eskilerden konuşmak
Han pencereleri
Özel anların ışığı
Yüzme kayaları
Oyuncakların gözleri
Bu konuşmalarla
Adli muhabir
Nihayet
Sarıturaçlar'daki arsa
Şehrimizde misafir
Yaşar Yenge
İksir
Bazı anneler
Ergen
Fal
Saat Kulesi
Seks
Polisiye ayrıntı
Gece kulübü
Kış mutsuzluğu
Aile yaraları
An
Şöyle olsun böyle olsun
Sır kâtibi
Duvargeçenler
Öykü, yol, hayat
OKUMA PARÇASI

Vaat, s. 8.

Her zaman oturduğum köşedeki kafede, camdan dışarı bakarken görmüştüm onu. Genç bir adam kucağında taşıdığı sevimli köpeğini veterinere götürüyordu. Üç yol ağzındaki veterinere. Herkese karşı indirdiği yüzünün kepenklerine rağmen, içindeki şefkati dünyaya söylediği sessiz anlardan biriydi bu ve ben bu gizli vaatten etkilenmiştim.

Onu tanımaya karar verdim o an; nasıl olsa aynı mahallede oturuyorduk, mahallemizin kafelerinden birinde nasılsa karşılaşır, tanışırdık bir gün. O zaman öyle düşünmüştüm.

İyi ve makas, s. 55.

"İyi bir adamdır," demişlerdi onun için.

İyi bir insanmış gibi görünüyor, ama kadın iyiliğin bu görünüşünü tanıyor: Başarısızlığın verdiği bir iyilik bu. Başka bir hayatı olmayacak, olamayacak biri, belli. Gözünün bebeğinde hayatın izin vermediği kör bir hınç parıldıyor. Sözde iyilikten yapılmış bir kalkanın arkasında kendisini hayata, insanlara karşı daha güvenli hissediyor olmalı. Böyleleri, karşısındakinin kendisinden daha zayıf biri olduğunu hissettiğinde, saklandığı kalkanın arkasından çıkmakta ve güçlerini sınamakta hiçbir sakınca görmez. Onların görünüşteki iyilikleri daha çok güç karşısında saygıyla eğilip boyun eğen kirli bir itaate benzer, başını önüne eğip getirdiği dosyasını inceleyen adama bakarken, bu düşünceler geçiyor aklından.

Kalkıp gitmek istiyor. Hiçbir şey söylemeden kalkıp gitmek. Ama ya yanılıyorsa, ya adam gerçekten iyi biriyse, ya sahiden yararı dokunacaksa. Genç kızlığı boyunca dikişlerine yardım ettiği annesinin sözü çınlıyor kulaklarında: "Sokağa çıkarken makasların ağzını açık bırakma, uğursuzluk getirir."

Böyle bir makas ağzında hissediyor şimdi kendini. Bugün sokağa çıkarken ardında bıraktığı evin halini hayal etmeye çalışıyor içinden. Makasın ağzının kapalı; her şeyin düzgün ve yerli yerinde olduğuna inanmak istiyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Elif Tanrıyar, “Yaşamdan ödünç alınmış ‘an’lar”, Sabah Kitap Eki, Şubat 2011

Murathan Mungan’dan geçen ay, farklı bir deneme kitabı olan ve onun eserlerinin perde arkasını daha iyi tanımamızı sağlayan Stüdyo Kayıtları’nı okumuştuk. Bu ay ise bize bir öykü kitabı armağan ediyor. Stüdyo Kayıtları’nı okumuş olanlar bilir, Mungan orada her seferinde farklı bir yaratıcılık peşinde olduğunu anlatıyrodu. Kibrit Çöpleri de farklı bir hikaye kitabı...

Kitabın sırrı ise adında ve alt başlığında gizli biraz da... Kibrit Çöpleri –takribi ve vasati kıpkısa öyküler–. Gerçekten de kıpkısa öyküler bunlar, neredeyse bir kibrit çöpünün bir çakımlık ömrü kadar zaman diliminde okunup bitiveriyor. İçlerinde birkaç satırlık olan dahi var. En uzunu ise yalnızca bir buçuk sayfa uzunluğunda...

Her türlü süsten püsten uzak, olabilecek en yalın dil ve kurguyla yazılan bu öyküler de kısacık anlara yoğunlaşıyor zaten. Bu özelliğiyle de aslında sayfalar sürecek bir öyküden çok daha yoğun ve sarsıcı olmayı başarıyor. Çünkü yalnızca birkaç satırda, dikkatinizi tamamen anlatılan o ‘an’a yoğunlaştırmayı ve anlatılanı en yoğun ve derin biçimde duyumsamanızı başarıyor.

Dili ve kısalığıyla içerdiği yoğunluk bakımından şiire yakın duran bu öykülere ve onları okuma biçimimize dair ipuçlarını (yoksa öğüt mü demeliydim!) daha ilk öykü olan Duman İşaretleri’nde veriyor Mungan; “Ben ne yapmam, ne söylemem gerektiğini yalnızca kağıt üstünde bilen biriyim, der Hikâyeci. Söylediklerimi, gösterdiklerimi buna göre tartıp biçin. Sizden tek isteğim, hız yapmayın okurken. Göze az görünenler, hızda çabuk kaybedilirler.”

Yazarın kendi deyimiyle “azalmış sözün duruluğuna, kaynak suyunun berraklığına” ulaştırarak yazdığı bu öyküleri okumak, bir tür meditasyon etkisi yaratıyor adeta. Her türlü süsten uzak, en yalın biçimde anlatılanın esas kaynağına doğrudan varıyor ve anlık küçük aydınlanmalar yaşıyorsunuz bir anlamda.

Öykülerin kısacık anlara yoğunlaştığını söylemiştik. Mungan da doğrudan An adını verdiği bir hikayesinde, bizzat bu durumun altını şu sözleriyle çiziyor zaten: “En kısa hikaye parçasına an denir. Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. ‘Bütün yaşamımız’ dediğimiz de o birkaç ana bakar aslında... Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladıklarımız anlardır. Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır. Niye hikâaye yazıyorum sanıyorsun?” ve hikâyecinin görevini de şu sözlerle tanımlıyor: “Eskiden kimi halklar ölülerin göz kapaklarına paralar, taşlar koyarlarmış uğurlarken... Anlar bizim göz kapaklarımızda kalandır. Hayatın dizinin dibine oturup hikâye söyleyenler, bizim sanatımız gözkapakları için anları parlatmaktır.”

Dönüp dönüp okunacak, derin derin yudumlanacak bu öykülerde, kimi zaman da çeşitli insan portrelerine yoğunlaşıyor Mungan. Yazar bir öyküsünde oturduğu kafeden dışarıyı izleyen bir adamın bir anlık zaman diliminde gözlemlediği köpekli bir adamı anlatırken, bir diğer öyküsünde bu kez de kafede yalnız başına oturan öfkeli bir adamın bir anını anlatabiliyor. Yazarın bir psikolog titizliğiyle derinliğine çözümleyip önümüze koyduğu bu portrelerin yalnızca birkaç satırda anlatılmış olduğunu fark ediyorsunuz sonra ve Mungan’ın “gözkapakları için anları parlatmak”la neyi kastettiğini anlayıveriyorsunuz. Bir tür fotoğraf makinesi gibi hayatın içinden anların ve (tüm ilginçlikleri aslında sıradanlıklarında yatan) portrelerin, en yalın hallerini yakalayıp birkaç satırda, bir çeşit fotoğraf karesine dönüştüren Mungan; kitap sayfalarındaki hikâyelerin bize neden gerçek hayattan daha büyüleyici geldiğini ise Saat Kulesi’nde şu sözleriyle dile getiriyor: “Burnumuzun dibindeki hayatlar, küçük taşra şehirlerinde, kasabalarında yaşanan uzak hayatlar, yanımızdan geçip giden hayatlar ancak kitaplarda rastlanabilecek nice tuhaflıklar barındırır. Oysa biz onları yanı başımızdayken değil, kitaplarda gördüğümüzde fark eder, şaşırırız. Tuhaflıklar konusunda kitaplarda yazan hikayeler nedense hayattan daha ikna edici gelir bize.”

Mungan, Kibrit Çöpleri’nde yalnızca kısa öyküler anlatmıyor, bir noktadan sonra yine öykü sanatı üstüne kafa yormaya devam ediyor, öyküleri ve öykü kişilerini okumaktan neden mutlu olduğumuza dair yorumlarda bulunuyor: “Kimsenin giymek istemediği türden kaba örülmüş hırkalar, kazaklar giyen; kapağını açtığı tencereden yüzüne vuran buhardan başına ilk kez böyle bir şey geliyormuş gibi irkilen kadın ya da... Gün içinde yaşadığınız, üzerinde durmaya değmez sandığınız, hemen herkese önemsiz görünen onca ayrıntının, gündelik tekrarın, alışkanlığın bir öykü cümlesinde tam da sizin düşündüğünüz gibi capcanlı ifade edildiğini okuduğunuzda, hayata ilişkin bir mutluluğa kapıldığınız olur mu sizin de?”

Evet, işte bu kitabın sırrı tam da burada saklı. İşte tam da o tencere buharından irkilen kadın benzeri tanıdık durumları, kaba örgülü kazaklar giymek misali alışkanlıkları hayatın içinden çekip çıkarıp anlattığı için bu denli tanıdık, sıcak ve güzel geliyor bu kitap. Tam da bu duyguları üstümüzde yaratmayı başardığı için hikayecilik sanatını uygulamış oluyor.

Kitabın manasını, hikayecinin derdini ve benim uzun uzun anlatmaya çalıştığım sırrı ise Duvargeçenler’in sonunda birkaç satırda özetliyor Mungan; “İçinde yaşıyor olmanın bilgisiyle ne kadar tanıdık gelirse gelsin, ‘Fotoğrafta başka çıkıyor o,’ dediğimiz şeydir hayat. Bu nedenle yaşamdan ödünç alınmış birileri, edebiyatın gerçek kahramanlarıdır. Hayatta onların benzerlerini görmüşlüğünüz çok olabilir, ama kendileriyle asla karşılaşmazsınız. Yaşadıkları suların sayfalarından çıkarıldıklarında ölürler çünkü... Bizi onlardan sayfalar ayırır. Birbirimizin duvarlarından hikâyelerle geçeriz.”

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu Büke, “Mini mini öyküler”, Radikal Kitap, 4 Şubat 2011

Dünya edebiyatının bilinen en kısa deyiş biçimi olarak kabul edilir ‘haiku’lar. On yedi heceden oluşan haiku, bir ‘an’ı ya da bir imgeyi anlatır. Bir sadeleşme örneğidir adeta. Özünde, en az olanla yetinme sanatı ve detay, fazlalık, gereksiz süslemelerden kaçınma felsefesini barındıran Zen Budist sanat formudur. ‘Haiku’ların hissedilen ilk özelliği, dondurulmuş zaman dilimi sunmasıdır. Bir anın sonsuzluğa uzanan resmi gibidir. Süregelen bir duygunun çok yoğun olarak yaşandığı bir ‘an’ı anlatır: “Birden bir ürperme/ odamda ölmüş karımın/ ayağıma takılan tarağı” (Taniguçi Buson, çev.: Cevat Çapan) ya da “Su testisi çatlar/ kırpmam gözümü/ buzlu gecede” (Başo, çev.: Oruç Aruoba) örneklerinde olduğu gibi, bir anın resmini başka duygulara gönderme yaparak anlatır.

‘Geçmişi anlar berraklaştırır’

Murathan Mungan’ın yeni kitabı Kibrit Çöpleri, haiku’nun bir ‘an’ı anlatma öğesine uyan, kıpkısa öyküler ve zaten kitap, ‘takribi ve vasati kıpkısa öyküler’ altbaşlığını taşıyor. Kitapta yer alan seksen mini öyküyü birbirine bağlayan bir tema yok ama hepsi aynı estetik yaklaşımla yazılmış olduğundan kitabın görünür bir bütünlüğü var. Mini öykülerin bazıları birkaç satırdan oluşuyor, en uzun öykü ise ancak bir sayfa uzunluğunda. Mungan uyarıcı etki kullanarak, okurda belli bir ürperti duygusu yaratmayı amaçlıyor. Öykülerin kısa olması da mutlaka yoğunluğu arttıran bir öğe oluyor. Klasik bir öyküde anlatılan olay, tüm çerçevesiyle, etkilediği karakterlerle ve geçmişiyle canladırılır, oysa bu mini öykülerde bir an’a odaklanmamız ve tek imge üzerinden canlandırılıyor duyular. Yazar, birkaç kez bu öykülerin nasıl olduğunu, nasıl okunmalarını istediğini söylüyor. ‘An’ adlı öyküde kitapta yer alan metinlerin özüyle ilgili önemli bilgi veriyor okura. “En kısa hikâye parçasına an denir. Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. ‘Bütün yaşamımız’ dediğimiz de o birkaç âna bakar aslında... Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladıklarımız anlardır. Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır.” Öykülerin kısalığı ile ilgili olarak ‘Duman İşaretleri’ adlı öyküde onları “kısa kesik duman işaretleri”ne benzetir. Bu kitapta yer alan metinleri okumak için de çok yerinde bir benzetmedir bu; Mungan tam da bir haiku tadında anlatır öykülerin özünü: “Derin derin aldığın soluğu, yavaş yavaş verirsin yüksek dağlarda. Nice tırmanmalardan sonra çıktığın açıklık. Kazandığın doruk. Azalmış sözün duruluğu. Kaynak suyu berraklığı.”

Ani uyanışlar

Mimarlık, tasarım ve sanat dallarında başlayan minimalizm akımı, bir yapıtı en temel ana öğesine indirgeyen ve diğer tüm yüklerinden arındırmak düşüncesiyle gelişmiştir. Edebiyatta ise betimlemeleri mümkün olduğunca en az sözcükle dile getirmeyi amaçlar. Özellikle belirteç kullanmayan, içeriğin kendi anlamlarına yönelten, hatta simgeleştiren bir anlatıdır. Okurun da metni paylaştığı bir edebiyat akımıdır, çünkü okur kendi imgeleri üzerinden yeniden kurgulayabilir. Yazar mümkün olduğunca metne müdahale etmez, sözcüklerin kendi yönlerini seçmelerine, sübjektif anlam yüklemelerine açık bırakır.

Kibrit Çöpleri bu türden kısa metinlerden oluşuyor. Murathan Mungan dondurulmuş anlar üzerinden okurun zihninde imgeler yaratıyor. Gündelik hayatın sıradanlığı içinde fark edilmeyen bir imgeye dikkat çekiyor ve okurun zihninde bir uyanışa neden oluyor. Aslında bu türden ani uyanışlar haiku’ların da amacıdır; ani bir ses patlaması gibi imgenin zihne girmesi beklenir. Dikkat çekilen, sonsuzluk içinde yakalanmış, sonsuz sayıdaki anlardan sadece biridir ama bu âna dikkat çekilmesiyle ötesindeki başka şeyler anlaşılır olur.

Hiç klişe kullamadan...

Metinlerin bir kısmı insan portrelerinden oluşuyor. ‘İşsiz’, hayatında çalışmamış babayı, ‘Müfide’ artık karşılaşmaktan zevk alınmayan eski tanıdığı, ‘Yaşar Yenge’ sevilen bir aile üyesini, ‘Yüzme Kayaları’ torunu karşısında sevecenleşen bir dedeyi, ‘Keşke Böyle Olmasaydı’ yakınlık duyulan bir kadını anlatıyor. Portresi çizilen karakterin özündeki bir özellik onu resmetmemize yetiyor. Örneğin ‘Keşke Böyle Olmasaydı’ öyküsünde “Bir ayağını altına alıp yün sarıp örgü ördüğü, gazete-kitap okuduğu pencere önündeki uzun ayaklı lambanın latında şefkatle ışıyan yüzüyle beni beklediğini bilirdim” karakter hakkında verilen tek betimleme. Buna rağmen, anaç yapısını, şefkatli kişiliğini sadece bu satırlardan anlayabiliyoruz. Bu metinler yavaş okuma gerektiren, okuru kendi imgelerine götürmeyi amaçlayan öyküler. İlk öyküde yazar “söylediklerimi, gösterdiklerimi buna göre tartıp biçin. Sizden tek isteğim, hız yapmayın okurken. Göze az görünenler, hızda çabuk kaybedilirler” diye uyarıyor okuru.

Son zamanlarda klişeler üzerinde çok düşünür oldum. ‘İyi’ edebiyat ile diğerleri arasındaki en önemli fark, hiç kuşkusuz, klişeler. Twitter çağında yaşayan insanlar olarak geliştirdiğimiz yeni beceri, sınırlı sayıda harf kullanarak kendimizi ifade etmek. Ayrıca çağımız insanı, filozofları dev metinlerden değil atasözleri haline getirilmiş alıntılardan tanımaktan rahatsızlık duymuyor. Bu yüzden çağımızı, klişeler çağı olarak adlandırmak yanlış olmaz. Aşk, ölüm, hayat, barış hakkında herkesin dilindeki büyük doğrular, hap şeklinde söylenmeyi bekliyorlar. George Orwell, ‘Politika ve İngiliz Dili’ adlı kitabında “ölü mecaz” olarak tanımlıyor klişeleri. Murathan Mungan birkaç satırla anlattığı öykülerde bilinçli bir minimalizm kullanıyor fakat bu metinlerde azla anlatmak, kesinlikle az’ı anlatmak ile aynı şey değil. Yazar hiç klişe kullanmadan içten bir sesle olay ve kişilere yakınlaştırıyor okuru. Klişeler konusunu da yine ilk metinde ele alıyor (bu aynı zamanda okuma kılavuzu görevi görüyor.) ‘Hayat Böyle!’ adlı birkaç satırlık metinde “geçmiş olsun” “kendini fazla hırpalama” “neler görüp geçirmiyor ki insan!” “hayat böyle” gibi klişeleri sıraladıktan sonra “bazı boktan lafların bu kadar gerçek olması ne kadar kötü değil mi?” diye soruyor. Mungan’ın bu kitaptaki metinleri/öyküleri/şiir-öyküleri (en doğru tanım bence) öze inen ve en azla yetinen bir dil kullanıyor ve bu sayede zarif bir şiirsellik kazanıyor.

Devamını görmek için bkz.

Hülya Soyşekerci, “Birbirimizin duvarlarından hikâyelerle geçelim…”, Taraf Kitap Eki, Mart 2011

“Hayat iki dipsiz karanlık ortasında bir kibrit alevidir” cümlesi çok sık anımsadığım özlü sözler arasındadır. İsmail Habib Sevük’ün bu sözü, nice derin anlamlar taşır içinde. Yaşamın, iki sonsuz bilinmezin ortasında bir çakımlık bir gerçek olduğunu düşünürken, ömrün kısacık anlardan oluşan bir toplam olduğu sezgisi kaplar içimizi. O sonsuzluklara çok önemli iki ânın kapısından geçerek ulaşırız; doğum öncesi ve ölüm sonrasının ilk ânıdır onlar. İnsanın hikâyesi, bu iki an arasında uzanan kesitte var olur. Kısa öyküler de kibrit alevi gibidirler; bir anda parıldayıp yaşamdan bir kesiti aydınlatırlar. Bıraktıkları etki yaşama ve zamana değer, ruhlara dokunur; anlar sonsuza akar öykü sanatının ölümsüzlüğünde.

Kısa öykü; yaşamın akışında bir zaman parçasındaki insanî durumlara odaklanan, yoğun, çokanlamlı, boşluk ve geçişleri olan, yaratıcı okurlar isteyen bir türdür. Tomris Uyar’ın sözüyle “Yaşama tutulan spot ışığı içinde gördüklerimizdir.” İnsan ruhunun derinliğine ulaşan az sayıdaki sözcükle, birkaç fırça darbesi kullanarak tümel hakikati görmemizi sağlayan Zen ressamları tarzına benzer bir çalışma ister öykü.

Murathan Mungan’ın yeni öykü kitabı Kibrit Çöpleri, “Takribi ve vasati kıpkısa öyküler” nitelemesiyle sunuluyor. Kibrit Çöpleri’nde kısa öykünün yoğunluk ve derinliğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Kibrit çöpleri misali kısacık öyküler var kitapta. Her öykü çoğalan anlamlarıyla yaşama dokunarak içinde gizlediği ateşle başka yaşamları, yürekleri ve bilinçleri tutuşturuyor. Duman İşaretleri öyküsüyle başlıyor sayfalar. Burada yazar okurdan tek isteğini belirtiyor: “Hız yapmayın okurken. Göze az görünenler, hızda çabuk kaybedilirler.” İçinde yaşadığımız hız çağına karşı, metnin içinde karşıt hız geliştirerek, metni yavaşlatarak okumamızı istiyor. Hızla akan görüntü, ses ve imgeler çağında her şeyin kısa sürede yitip gittiğini vurguluyor.

Kibrit Çöpleri’nde insanı düşündüren, düşlere açan anların öykülerini dillendiriyor Murathan Mungan. Bilinçli olarak bıraktığı metin içi boşlukları okurun yaratıcı sezgi, düş ve düşünce gücüyle tamamlamasını bekliyor asıl olarak. Okuru, yazdığı öykünün içinde yol arkadaşlığına çağırıyor; yol çok kısa görünse de zihinlerde ve imgelemde çoğalan ve genişleyen anlamlarla uzun bir yolculuğa dönüşüyor. Öykülerin anlam yoğunluğu dile, imgelere ve boşluklara yüklenmiş durumda. Çoğu öykünün etkileyici bir girişle başladığı, çarpıcı bir sonla bittiği görülüyor; metnin başlama ve bitiş noktaları da göreceli gerçeklere açılıyor.

İnce ayrıntılardan derin insanî durumları sezme gücümüzü artırıyor Murathan Mungan’ın öyküleri. Tomris Uyar’ın “aydınlanma anı” dediği anlar da başka boyutta bir anlar dizgesini oluşturuyor öykü katmanları arasında. Kibrit Çöpleri’nde öyküler hayatla buluşuyor: Hayatın dramatik anları, incecik yaşam kesitinde parıldayan, titreşen, yanıp sönen yaşamlar, insan hallerinin çelişkili gerçekleri... Biten ilişkilerdeki incecik duygusal kırılma noktaları, yalnızlık ürperişleri... Yer yer “anlatının kendini fark ettiğine” tanık oluyor; yazarın öykü üzerinde düşünen öyküleriyle karşılaşmanın heyecanını yaşıyoruz. An’dan ileri geri zamansal sıçramalarla örülmüş öykülerin yanı sıra fantastik öğelerle düşsel boyutları genişlemiş öyküler var. Yaşam anlarının derin kuyusundan çıkarılmış suskun ama dopdolu öyküler yer alıyor Kibrit Çöpleri’nde. Psikolojik derinliğin yanı sıra felsefi derinlikte cümleler ve anlatımlar öyküleri zenginleştiriyor. Birçok öyküde başlık, öyküyü çözüp anlamlandırmayı kolaylaştırıyor; modernist sanat akımlarına özgü resimlerdeki gibi.

Ardıç öyküsünde çocuk düşlerine dalan yazarın, Ardıç’ın yanı sıra pek çok öyküsünde mimari yapıya dikkat ettiğine; metnin yapı sağlamlığına, öğelerin yerleşimi, uyumu ve tekrar düzenine önem verdiğine tanık oluyoruz.

Kitaptaki en ilginç öyküler arasında Buluş ve Rüya Ayna başta geliyor. Her iki öykü arasında ince, göze görünmez bir bağ olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendi kendisinden kopuşu, yabancılaşması, geçmişini, varoluşunu terk etmesi... Bu iki öykü, yazarın buluşları ve yaratıcılığıyla ilgi uyandırdığı gibi, dillendirdiği insan gerçekliği ve varoluş sorunsalıyla; düş ve gerçeğin buluşma, kırılma noktaları ve birbiri içinde sürmesiyle, kitaptaki en derinlikli öyküler arasında yer alıyor. Katlanmak öyküsünde Hiçlik’in hikâyesizlik demek olduğunu, hikâyenin olmadığı noktada Varlık’ın Hiçlik’e dönüştüğünü anlıyoruz. Hikâyenin varoluşun içinde çoğalan bir gerçeklik olduğunu seziyoruz aynı zamanda.

Kibrit Çöpleri içindeki öykülere şiirsel, imgeli bir dil egemen. Murathan Mungan’ın aynı zamanda şair oluşu; öykü metinlerine şiir sanatından esintiler getiriyor. Öykülerdeki yaşlı adamlar, yaşlı kadınlar tüm ömrünü uzun bir hikâyenin satırlarını okur gibi yaşamış insanlar... Masa’da ünlü, “Masa da masaymış ha” dizesinden öyküye geçiş yapmış bir masanın ilginç bir öykü kişisine dönüştüğünü görüyor; özneleşen nesnenin halleri üzerinden gerçekleşen okumada masalsı bir sonla karşılaşıyoruz. Çay Bahçesi Şarkıları öykü kişisi olarak yazarın yazma anındaki sıkıntı ve sancılarını dillendiren bir öykü. Murathan Mungan’ın metni ile öykü metni içindeki kurmaca yazarın metni, öykünün başlığında buluşuyor; gerçek ile kurmacanın buluşturulmasıyla ilginç bir deneysel çalışmaya imza atılmış oluyor.

Aşk ile sinemanın aldanış üzerine kurulmaları nedeniyle bir ortaklık taşıdıklarını okuyoruz Sinema ve aşk öyküsünde. “İnsan öncelikle bir aldanışa âşık olur, sonra o aldanıştan bir hakikât yapmaya çalışır hayatına... Bazı filmler çabuk biter” cümleleri etkileyici.

An öyküsü ise tüm kitabı kendi içinde toplayıp yoğunlaştırıyor. Sır Kâtibi, tasavvuf derinliğine uzanıyor ve öykü sanatına mistik renkler kazandırıyor: “Birilerinin içeri sızması için aralık bırakılmış kapılar değil midir öyküler? İçine ses olarak üflenen, sayfana harf olarak düşen sır’dan bir parçayım belki de... Al beni bir başkasına ver. Unutma, sır başkalarına vermek içindir.” Hayatın ayrıntılarıyla öykülerde karşılaşmanın heyecanını duyumsatıyor bazı öyküler. “Öykü kişileri yaşadıkları suların sayfalarından çıkarıldıklarında ölürler, bizi onlardan sayfalar ayırır” diyen yazar, şöyle devam ediyor: “Birbirimizin duvarlarından hikâyelerle geçeriz.”

Kibrit Çöpleri’nin tümünü “yakıp” bitirdiğinizde mutlak bir karanlık çevrelemiyor sizi; tam tersine, önceki yaktıklarınızın tutuşturduğu yaşam anlarında yepyeni öykülerin yanıp söndüğünü görüyor; kibritlerin alevinden deniz fenerlerine açılıyor; öykü ışığının rehberliğinde yol alıyorsunuz.

Devamını görmek için bkz.

Orçun Üçer, “Azalmış sözün duruluğu”, Cumhuriyet Kitap Eki, 7 Temmuz 2011

Önce kitabın adı: Kibrit Çöpleri... Bu ad, hikâyelerin kısalığını belirtmenin yanı sıra tükenmişliğini de gösterir. Okunulduğunda görülecektir; bazı hikâyeler, “roman da olabilirmiş” hissi veriyor. Sanki uzun anlatılar için taslak olarak hazırlanmışlar. Ama hayır. Başlangıçta, yola çıkışta öyle tasavvur edilmiş olsalar da, yolda fark edilmiş: Onların (“an”ların) kaderi, yaşamı, kibrit çöplerinin ömrü kadar. Görevlerini eksiksiz yerine getirmiştir, çünkü “Başlangıçsızlığın Hikâyesi”nde dediği gibi “Uzun cümleler ağırlığında, tok bir sözcük” niteliğindedir, bu kısa öyküler. (Mungan, Stüdyo Kayıtları'ndaki “Yeniden Bulmak Dili” denemesinde, yukarıda, “ Başlangıçta, yola çıkışta öyle tasavvur edilmiş olsalar da, yolda fark edilmiştir: Onların (“an”ların) kaderi, yaşamı, kibrit çöplerinin ömrü kadardır” cümlesiyle, metnin kendi kaderini çizdiğini anlatmaya çalıştığım durumu açıklığa kavuşturmuş: “İlle de şiir yazayım, artık oyun yazmanın sırası geldi, şimdi bu da öykü olsun, diye karar vermiyorum; malzemenin kendisi söylüyor bana ne olacağını, neye uygun olduğunu; en iyi hangi biçimde anlam ve hayat bulacağını.” s. 214).

Yazar, kitabın ilk öyküsü olan “Duman İşaretleri”nde, “Sizden tek isteğim, hız yapmayın okurken. Göze az görünenler, hızda çabuk kaybedilirler” diyerek; kitabı ilk gördüğünde şöyle bir karıştırıp, “Bu ne ya, bir saatlik işi var bu öykülerin” diye düşünen okuru, haklı olarak uyarıyor. Asuman Kafaoğlu-Büke’nin yerinde tanımlamasıyla “şiir-öykü”lerden mürekkep bu metinler; fiziken kısa, fakat anlam yönünden uzun ve yorucu hikâyeler.

Örneğin, “Başlamaması İçin” öyküsündeki “Yaralarımızı birbirimize gösterecek kadar soyunamıyorduk henüz birbirimizin yanında” ve “Aynı sorunu yaşıyor, aynı tedirginliği paylaşıyor olmamız, birbirimize yardımcı olmamıza yetmiyordu”, “Konuşamadıklarımıza”da “En ilgisiz konulardan bile art arda söz açıyorduk sırf susmamak için; susarsak o sessizliğin göstereceği şeyi görmemek için”; “Müfide”de, “İnsan, içi azaldıkça geçmişe sığınır”; “Köpekle Hatırlanan”da, “Bazı erkeklerin hikâyesini anmak bile yorucudur”; “Ardıç”ta, “Evdekiler bir şey bilmez. Bilselerdi, evde olmazlardı”; “Ağaç Zamanı”nda, “Biz kendimizde neyin kabuk bağladığını bile artık hatırlamazken”; “Cümleler”de, “Üzerinde, yaşamadığı bir hayatın yorgunluğu”; “”İştah, Mide”de “Senin hikâyen başlamak için, her seferinde aynı yere dönüyor”; “Oyuncakların Gözleri”nde, “…birdenbire içinde bir yerin kilidinin kendiliğinden açılıverdiğini hissetti” ve “Hayat bazen istemediğimiz kadar büyütürdü bizi”; “Aile Yaraları”nda, “Dünyanın bütün hikâyeleri, aile yaralarıdır” ve “Yaranın çıplağına vurulmaz”; “An”daki, “Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. ‘Bütün yaşamımız’ dediğimiz de, o birkaç âna bakar aslında” cümlelerini okuyanlar, öyle kolaylıkla, bir diğerine geçemez. Bu cümleler, okuyucunun içindeki bir yerlerin kilidini açıverir.

“Çay Bahçesi Şarkıları”, “Sinema ve Aşk”, “Keşke Böyle Olmasaydı”, “Saklı Yas” (ağlayarak okudum!), “Ergen”, “Seks” gibi muhteşem hikâyeleri de içeren seksen adet “kibrit çöpü”; satır aralarını okumasını bilen pek çok yazar adayına da yol göstericilik yapıyor. (Özellikle de, “Hatırlamanın Serabı”, “Rüya Ayna”, “Şöyle Olsun Böyle Olsun” ve “Duvargeçenler” öykülerinde...)

Devamını görmek için bkz.

Tarhan Gürhan, "Seni Uzatmadan Seveceğim: Murathan Mungan’ın Kıpkısaları Üzerine Bir Deneme", Dünyanın Öyküsü Dergisi, Şubat 2014

"Hiçliğe inanmak istiyorum, hiçliğin varlığına." Murathan Mungan

Yazarların çekmeceleri çok tehlikelidir. Ne zaman ne çıkacağı pek belli olmaz. Tıpkı Murathan Mungan’ın çekmeceleri gibi. Hemen hemen bütün edebi türlerde kalem oynatmış bir yazardan ve onun çekmecelerinden bahsediyoruz. Otuz-otuzbeş yıllık bir yazı serüveni, yazılı yaşam tecrübesi... Eğer atlamadıysam, günlükleri, mektupları ve anıları dışında bizlerle paylaşmadığı ‘edebi tür’ yok. Onları da paylaşmak kolay değil! Kıpkısa Öyküleri yayımlandı: Kibrit Çöpleri –takribi ve vasati kıpkısa öyküler- alt başlığıyla... Süzme yoğurt kıvamında raflarda yerini aldı, katkısız, koyu, lezzetli ve derin-kısa...

Şiir, öykü, roman, oyun, senaryo, deneme, şarkı sözü yazarı Mungan, Kibrit Çöpleri’yle okurlarını şaşırtmıştı. Kâinatla kısa kısa ilişkiler kurmuş. Aşkı, ölümü, hırsı, kini, intikamı anlatmış. Bunların kısacık da anlatılabileceğini göstermiş. Murathan Mungan hakkında yeni bir şey söylemek hayli zor. Üzerine en çok yazılan yazarlarımızdan birisi. Zaten öykücülüğü ortada, ben sadece kıpkısa öykülerinin çağrıştırdıklarını yazmak istiyorum. Kısa kısa, seve seve... Uzatmadan sevmeyi deneyeceğim. Gerisi haddimi aşar.

Mungan’ın, en azından daha önce yayımlamadığı bir türden bu öyküler. En kısa çöpü çeken kaybetmiyor bu kitapta. Kibrit çöpleri kolay kırılırlar evet, ancak kırkı bir araya gelirse, vasati de olsa kolay kolay kıramazsınız. Bu kitapta 80 öykü, pardon ‘kibrit çöpü’ var. Kıpkısalar böyledir, Mungan’ın kıpkısaları da böyle, fiyakalısından... Bazı yazarlar bize mesafe koyarlar, Kıpkısa’da bu pek mümkün olamıyor galiba. Öyküler okurun iştahını açıyor. Bir oturuşta bir kitap okuyuveriyorsunuz. Okurla yazar daha sıkı fıkı gibi. En ince elekten sonra yukarda kalanlar işte. Kıpkısa, göz açıp kapayasıca... Flash fiction ya da short short story de deniyor batıda.

Kısa kısa yazılmış fakat, aynı zamanda uzun uzun okunası bir kitap Kibrit Çöpleri. Çünkü döne döne okuyorsunuz. Bir daha bir daha... Bu öykülerin bazıları sizde dolaşıyor. Bir öykünün aklınızda kalışı her zaman yazarıyla birlikte olmaz. Fakat Murathan Mungan öyküleri, aklınızda yazarıyla birlikte dolaşır. Sanki yazar öykülerini bir türlü bırakamıyormuş gibi. Doğum bir türlü bitmiyormuş gibi. Okur, Mungan’la birlikte okur yeniden kitabı. Bazı yazar soğuktur, eşlik etmez okuruna. Mungan ‘kitabın kapısı’nda karşılıyor sanki okurunu, iyi bir ev sahibi gibi. Sonunda da el sallıyor arkasından uğurlarken.

Kısa kısa yazıyor, uzun uzun düşündürüyor mu demeli? Kısaldıkça akılda uzayan öyküler mi demeli? Kıpkısalarına dahil etmedikleri de var sanki kitapta. “Ben bunu da yazardım aslında ama, bak bu senin de aklına geldi. Daha akla gelmeyeni, daha sürprizli olanı aradım.” der gibi.

“İnsan içi azaldıkça geçmişe sığınır, ama geçmiş herkes için aynı zenginlikte olmayabilir.” dedirtiyor Müfide’de, Müfide için. Biz de sığınıyoruz sanki kısa kısa içimizdeki geçmişe.

Şairin Romanı ve Kibrit Çöpleri aşağı yukarı eş zamanlarda yayımlandı. Yaklaşık 600 sayfa roman yazan bir yazar, bir paragraflık öykü de yazabiliyor. Bir yazarın bunca farklı türe ihtiyaç duyması bize neyi gösterir acaba? Türler ihtiyaçtan doğduğuna göre, bir yazar 600 sayfalık bir roman ihtiyacı da, bir paragraflık bir öykü ihtiyacı da hissediyor demek değil midir? Bu bir tezat değil, aksine yazarın kendi içindeki yumaklarının birbirine karışmamasıdır bence. Yumaklar ve kediler, Murathan Mungan’a uzak değiller.

“Ben ne yapmam, ne söylemem gerektiğini yalnızca kağıt üstünde bilen biriyim, der Hikayeci.” daha ilk öykü Duman İşaretleri’nde. “Azalmış sözün duruluğu.”yla.

Çalakalem yazılacak öyküler değil bunlar. Ustalık, incelik, sabır isterler. Demek ki Murathan Mungan’ın bu türde de usta olduğunu gösterme zamanı gelmiş. Az öykü, çok şiir... Kısa ama içeriden... Kibrit çöpünün yanmaya başladığı anla, söndüğü âna kadar geçen süreye ‘hükmeden’ bu öyküler, hem kısa hem de vurucular. Damıtmak ve bekletmek, onları kısa ve çarpıcı yapmış. 20 sene bekletirsin şarabı şahane olur, açıp içmeye başladığında yarım saat sürer bitmesi. Kitabın mantarı elimde yazıyorum bunları. Kıpkısa öykülerin kalıcılıklarını görmek için biraz daha zamana ihtiyacımız var elbette.

İyi bir öykü, uzun ya da kısa değildir. Olması gerektiği kadardır. “Öykü bittiyse uzatma.” derler. Sarkar, derler. Kıpkısa öyküleri isteseniz de sarkıtamazsınız. Türün karakteri gereği sarkmaz. Kıpkısa sarkmaz, yazar sarkıtır. Roman karla kaplı bir dağ ise, kıpkısa evlerin çatılarından sarkan buzdan kılıçlardır. İkisi de ölümcüldür, biri ağır ağır, öteki birdenbire... Murathan Mungan bizi ağır ağır öldürmüştü bu güne kadar, şimdi birdenbire öldürme peşinde.

Kıpkısa yaşamlar da çarpar bizi. İzi kalır. James Dean diye, Slvya Plath diye, Nilgün Marmara, Sadık Hidayet diye izler vardır hayatımızda. Kısa, acılı ama lirik izler. Bunların yaraları kapanmaz. Lirik bir dili var bu öykülerin de, tıpkı uzun öykülerinde olduğu gibi. Hem katmanlı hem lirik. Çok zor bir biçem. Bir öykü seni kuyuya düşürürken, diğeri Ağrı’nın tepesine çıkarıveriyor. Katman ne kadar önemli. Her şey katman katman bu dünyada. Kıpkısalarda bile katman yaratmayı beceren usta yazarlarımızın olması sevindirici. Bu kadar kısa öykülerde katman beklemek, fidanlardan gölge beklemeye benzer. Ağaçların da katmanları vardır. “Ağaç zamanı” öyküsü şöyle bitiyor: “Biz kendimizde neyin kabuk bağladığını bile artık hatırlamazken.”

Sıkıcı bir akademisyen konuşurken tökezlediğinde, “Murathan’dan öğrendiğim bir şey var. Hikayesini anlatamadığın bilgiyi aktarma” dedi Sırrı Süreyya Önder, Uçan Süpürge’nin ‘iktidar’la ilgili panelinde. Mungan’ın öyküleme tekniğini çok güzel özetleyiverdi Sırrı Süreyya. Bize kuru kuru bilgiler sıkarak büyük yazar edasıyla yaşayanlardan çok sıkılmıştık. Bu sözlerle serinledik biraz. Başıboş sözcüklere pek yer yok kıpkısada, aslında hayatta da öyle ama herkesin haberi yok. Şiiiişşşt... Mungan’ın sırlarından birinin de bu olduğunu öğrendik. Sıkmadan anlatmanın belki de en iddialı yoludur kıpkısa.

“Murathan Mungan ne yazsa okunur”, kolaylığına kaçmamış. Kıpkısa diye hafife almamış. Birçok öyküdeki bir cümleye bir dünya sığdırmış. Hem şiir hem aforizma hem felsefe girmiş öykülere kısa kısa. Fakat öyküler toplamı kitap, bu saydıklarımın hepsinden fazla. Meraklı okur için bir örnek vereyim hemen: “Buluşu, boşluğu oldu.” Bir okurun altını çizerek katıldığı, beğendiği alıntılar, bir yazarın başkalarını yazmak için gözden çıkardığı cümlelere mi benzer, kim bilir? Alıntılar bizi alıntılar.

Kıpkısa bize ne vaat ediyor? Öncelikle, anlattıklarından çok anlatmadıklarıyla kıpkısa oluyorlar. Okumayı bitirdikten sonra aklınızda artan soru var mı? Kıpkısa buna pek izin vermez. Şablonlaşmaya en çok karşı duran tür bence. Kolay kolay tekrarlanamaz, özgünlüğe zorlayan bir yapısı var kıpkısanın. Özgünlük, benzersizlik müthiş bir şey. “Düşmanlarınızın en büyük zaferi sizi kendilerine benzetmeleridir.” diyor bir söyleşisinde Mungan. Bizi özgünlüğe, farklılığa en çok zorlayan tür bence. Eğer kendinize özgü değilseniz, başka yazarlara benzediğiniz şıp diye çıkar ortaya. Okurda yarattığı farkındalık çok kıymetli. Bence kıpkısa okuru has şiir okurlarının arasından çıkıyor. Ne dersiniz?

Çekmecelerindeki sürprizlerle okurlarını her daim mutlu eden Mungan ve aynı zamanda onun kıpkısaları üzerine yazmak için temkinli olmak lazım. Ne yazsanız uzun, nasıl kısaltsanız eksik kalıyor. Yazılabileceğinin en kısasına uzanmak, ulaşmak ama diyeceklerini de diyerek...

İnsan hayatının önsözü, bebekliğidir. Kısa ama belirleyici. Bu öyküler de iyi tanıdığımız bir yazarın önsözüdür. Kısa ama sızlatıcı. Mungan’ın bize sunduğu bu ‘seksen takribi ve vasati kıpkısa çöp’ün içinde herkese hitap edecek çok öykü mevcut. Fakat ben özellikle; Konuşamadıklarımıza, İştah, mide, Gaz, ruj, Şehrimizde misafir, Bazı anneler, Aile yaraları adlı kıpkısalara şapka çıkardım.

Sinema ve aşk öyküsünden bir bölümü bu yazıya almazsam olmaz:

“Sinema neden aşk haline gelir biliyor musun?” dedi adam,

“Çünkü o da tıpkı aşk gibi, insan gözünün bir aldanışı üzerine kurulmuştur. Hayal olduğunu bildiğin perdeye inanırsın bütün kalbinle... İnsan öncelikle bir aldanışa aşık olur, sonra o aldanıştan bir hakikat yapmaya çalışır hayatına... Bazı filmler çabuk biter.”

Gerisini ben alıntılamayayım, siz bir bakın. Tadı kaçmasın. Kıpkısasız kalmayın.

Nihayet adlı kıpkısadan bir cımbızlamayla nihayete erdireyim yazacaklarımı:

“Ertelenmiş, geciktirilmiş, oyalanmış bir son. Herkesin yanındaki yolcu.”

Haziran’13 / Ankara/ Kıpkısa bir jilet kesiği...

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "İnsan hatırlıyor, geçmiş geçmiyor", Edebiyat Haber, 14 Ağustos 2015

Schopenhauer, hayvanların ânın mutluluğunu yaşayabildikleri için insandan daha az acı çektiğinden bahseder, hayvan düşünemeyen bir varlıktır ve geçmişe dair anı biriktirmez ve geleceğe dair umut beslemez. Benzer şekilde Nietzsche, insanın unutamayan bir varlık olmasından dolayı hep geçmişiyle yaşayacağını ve bu nedenle hayvanı hep kıskanacağını düşünür. İki düşünürde haklıdır çünkü insan geçmişin tozlu raflarını, bir toz beziyle silip geçiştiremez. Zamanın bugünkü herhangi bir ânında, geçmiş karşısına çıkıverir. Bazen bir türkü belleği çığırır, bazen bir koku, bazen de bir tat sizi geçmişin anlarında yolculuğa çıkarır. Tıpkı Proust’un madlen kurabiyesi gibi, kendinizi bir andan diğerine geçmiş hissediverirsiniz. Ve bellek bir hayaletmişçesine sizi takip etmeyi bırakmaz çünkü “insan hatırlar.”

Murathan Mungan’ın; Kibrit Çöpleri kitabında toplanan öyküler tam da yukarıda bahsettiğimiz insan anları ile ilgili olarak karşımıza çıkıyor. Unuttuğumuzu sandığımız ama aslında belleğin çekmecesinde gün yüzüne çıkmayı bekleyenler “o anlar” yani bizi var eden, bu günü belirleyen geçmiş. “En kısa hikâye parçasına an denir. Bütün yaşamımız dediğimiz o âna bakar aslında…” diyor Mungan, gerçekten de öyle değil midir? Yaşamımızı belirleyen geçip gitmiş sandığımız ama onunla var olduğumuz anlar yok mudur? Bir anlık hevesle başladığımız bir kitap belki yaşamımızı değiştirmiştir. Kısa bir an gördüğümüz birisi aşkından deli divane olduğumuz insana dönüşmüştür. O an öyle olması gerekmiştir de hani sonrasında öyle olmasa mıydı? Diye günlerce düşünmüşüzdür. Mungan’ın öyküleri işte farkında bile olmadığımız ama yaşamımızı belirlemiş kısa zaman dilimlerine yazılmış. Ve geçmiş zamanın “bir anlık yaşanmışlıklarının” bir gün başka bir anda nasıl karşımıza çıkıvereceğini, etkili bir anlatımla dile getirmiş.

“Kendi sözlerimizin çöplüğü üstün körü karıştırıldığında bile, kim bilir zamana, hayata ait tözü ışığa çıkmamış neler bulunur.” “Hatırlamanın Serabı” adlı öyküsünde böyle söylüyor; Mungan. Evet, sadece sıradan bir sözcük, bir isim, bir şarkının en olmadık kelimesi, bir kitabı okurken dalıp gitmiş olduğunuz bir anda size geçmişi getiriveren bir söz ve daha nicesi… İnsan varlığının zamansız ortaya çıkan, bazen güldüren, bazen sevindiren geçmiş kalıntıları. Unutamayan bir varlığın, geçmişin karanlık ya da aydınlık anlarıyla yaşamasının zorunluluğu ve yine aynı öykünün bir diğer cümlesinde söylendiği gibi; “geçici şeylerin serabı, nesnelerin basit uykusu, hiçliğin rüyası, zamanın dipsiz anlam kuyusu, bellek denen tortu…” Ve insanın ömür boyu tutacağı geçmişin şeceresi… Bu kibrit çöpü kısalığındaki öykülerden oluşan kitabın, bize fısıldadıkları...

Kitapta, “Çay Bahçesi Öyküleri’nde” şöyle bir cümle geçiyor; “Yalnızca yazarken değil, anımsarken de insan zihninin bir şeyleri seçip, bazı şeyleri elediğini, bazı şeyleri unutmayı seçtiğini biliyor. Hatırladıklarımızın, unuttuklarımızın her biri bir tercihtir; biliyor.” Buradan yola çıkarak; hatırlamayı ve unutmayı belirleyen şey nedir? diye bir soru sorsak sanırım cevabı yaşamımızda ne kadar derin iz bıraktığıyla ilgili olur. İz kalmasını sağlayan en büyük etken ise çoğu zaman duygularımızla ilgilidir. Münir Göle J. Robinson’dan şöyle bir cümle aktarıyor; “hayatımızın anlamlı deneyimlerini düşünürken, onları anlatırken karşımıza duygular çıkar.” Ve ekliyor Göle; “Duyguları yeniden yaratmak olasıdır, buna karşın onları yeniden yaşamak mümkün değildir. Anılar geri geldikçe duyumsal kimi tepkilerin de ortaya çıkması kaçınılmazdır. Duygu içeren anılar, her geçen gün yeniden yorumlanır ve güncelleştirilir, her biri yeniden yüklendiği anlamla, kişinin duygu dünyasına ve diğer kişilerle olan ilişkisine bağlanır ve ancak böylece işlevsel hale gelebilir.” İnsan bu nedenle bazen seçerek hatırlar, bir an gelir ve geçmişten bir karenin gözünüzün önünde canlanmasını istersiniz. Bu kötü bir hatıra da olabilir iyi bir hatıra da bu anlamda geçmiş bir bellek yükü getirse de insan için işlevseldir. Bugün kötü hissettiğinizde geçmişin iyi bir ânını hatırlayıp, o günün duygu durumuyla kendinizi daha iyi hissetmek isteyebilirsiniz ya da tam tersi bu gün çok iyi hisseder geçmişteki anıların açtığı yaralarınızın, tedavi olduğunu fark edebilirsiniz. Evet, geçmiş geçmez ve insan unutmaz ama unutulmayan her zaman kötü veya her durumda iyi olmayabilir. Biz de bıraktığı duyguya göre seçer, ona göre hatırlamak istediğimizi hatırlarız ve bu nedenle belleğimiz ve duygularımız; kalem ve kâğıt gibi, tütün ve ateş gibi ya da kitap ve okur gibi birbiriyle ilişki içerisindedir.

Yukarıda bahsettiklerimizi Murathan Mungan’ın Kibrit Çöpü öyküleri için düşündüğümüzde de benzer bir sonuca varırız sanıyorum. Elbette yazan kişi de geçmişten neyin çekilip çıkarılacağını en iyi bilendir. Çünkü bir öykünün atmosferi, sizi içine çekip alıveren o duygu durumuyla da ilgilidir. Mungan, bu kitabında, geçmiş ânın duygularıyla şimdinin anları arasında bir köprü oluşturuyor ve açıkça söylüyor ki geçmişsiz şimdi olmaz. En başta sözünü ettiğimiz Nietzche ve Schopenhauer’a döner isek, insan unutamayan bir varlıktır bu nedenle şimdinin, hazları, umutları umutsuzlukları hep geçmişin “o anları” ile var olur. Bundan dolayıdır ki insanın zamanı aslında çoğunlukla geçmiş zamandır, şimdi de, gelecekte hep geçmişle var olur. Yine kitapta bir öyküde çok açık ifade edildiği gibi; “Onca şeyi unutuyor da insan, bazı şeyler hep dün olarak duruyor, insanın içinde.”

Kaynaklar:

Göle, M. (2007), Doğru Olmadığını Biliyorum Ama Öyle Hatırlıyorum, Cogito, Sayı:50, (24-30), İstanbul: YKY.

Nietzche, F. W. (2006), Tarihin İnsan İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine, (Çev. Nejat Bozkurt), İstanbul: Say Yayınları.

Schopenhauer, A. (2007), Hayatın Anlamı, (Çev. Ahmet Aydoğan), İstanbul: Say Yayınları.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.