Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-083-0
13x19.5 cm, 312 s.
Liste fiyatı: 28,50 TL
İndirimli fiyatı: 22,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Murathan Mungan
Tren Geçti
Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle
Yayına Hazırlayan: Eylem Can
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2017

Tren Geçti ve Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri hem hazırlanış hem yayınlanış açısından ikiz kitaplar.

Türkçe edebiyatın geçmişten ve günümüzden en güzel hikâyelerini bir araya getiren bu tematik seçkiler, Murathan Mungan’ın hazırladığı ve çok sayıda okurun yakından bildiği Büyümenin Türkçe Tarihi, Erkeklerin Hikâyeleri ya da Bir Dersim Hikâyesi gibi birer klasik olmaya adaylar.

İÇİNDEKİLER
Murathan Mungan: Vagonlar 
Oğuz Atay: Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya
Ahmet Hamdi Tanpınar: Bir Tren Yolculuğu
Sait Faik: Üçüncü Mevki
Vüs’at O. Bener: Kibrit
Sabahattin Ali: Ayran
Afif Yesari: Tren Yolu
Umran Nazif: Gar Saati
Bekir Sıtkı Kunt: Yataklı Vagon Yolcusu
Naim Tirali: Tren, Bir Garip Aile, Genç Kız vs...
Leylâ Erbil: Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu
Mustafa Kutlu: 5402
Ahmet Büke: İzmir Postası’nın Adamları
Ethem Baran: Uzak Yakınlıklar
Faruk Duman: Pancar Vagonları
Tomris Uyar: Yaz Suyu
Ayfer Tunç: Kar Yolcusu
Hüsnü Arkan: Nisa
Behçet Çelik: Tren Elbet Kalkacak
Hasan Ali Toptaş: Çift Çizgi
Erdal Öz: Kuklacı
Fikret Ürgüp: Van
Ayhan Bozfırat: İstasyon
Sait Faik: Müthiş Bir Tren
Murathan Mungan: Makas
Tomris Uyar: Sonuncu Belki
Mehmet Zaman Saçlıoğlu: Sis Adası
İsmet Tokgöz: Bir Kadırga İçin Yaz Resmi
Celil Oker: Kuvvetli Bir Söz
Sabahattin Kudret Aksal: Bir Trende Gidenler
Oktay Akbal: Trenlere Bakmak
Alper Atalan  Eski Bir?Tren Geçerdi Eskiden
Öykülerin Künyeleri
OKUMA PARÇASI

Murathan Mungan, Vagonlar, s. 9-11

Söze başlarken öncelikle trenlerin tarih sahnesine çıkışı konusunda kısa bir tur yapmak isterim: Kaynaklara göre ilk demiryolu İngiltere’de Newcastle bölgesindeki madenlerden çıkarılan kömürün Tyne nehri kıyısına indirilmesi için inşa edilmiş. Vagonları çeken atlar zamanla yerini buharlı lokomotiflere bırakacak; başlangıçta yalnızca kömür taşıyan vagonlara da sonradan insan, hayvan ve yük taşıyan vagonlar eklenecektir. Bazı iktisat tarihçileri, zaman içinde teknik donanımları güçlendirilen tren taşımacılığının İngiliz kolonyalizasyonunun yapılaşmasına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu dillendirir. Sanayi devriminin itici gücü ve öncüsü hızla gelişmekte olan dokumacılık ve tekstil endüstrisidir; gerek hammaddelerin endüstri kaynaklarına taşınması, gerek işlenmiş ürünlerin ülkeye ve dünyaya dağılması için daha hızlı araçlar gerekmektedir.

Başlangıçta, Britanya’nın kendisine yeni çıkar alanları yaratmaya, yeni pazarlar açmaya, Uzakdoğu’ya bağlanan yolların başını tutmaya çalıştığı, bu uğurda Almanya, Fransa, Avusturya’yla açık biçimde ya da örtülü entrikalarla kapıştığı kolonyalist bir yarış söz konusudur ve trenler artık, modern zamanları haber veren buharlı makinelere geçiş çağının temel imgelerinden biri haline gelmiştir. Giderek gündelik hayata dahil olan trenler ve onunla yapılan yolculuklar yavaş yavaş kendi mitolojisini de yaratmaya başlamıştır.

Osmanlı topraklarına demiryolları döşenmesi düşüncesi, başından itibaren kapitalist ülkelerin iştahını kabartmış, yayılmacı heveslerini beslemiş. Tren taşımacılığının Avrupa ve ABD’de iyiden iyiye tarih sahnesine çıktığı dönemde Sultan Abdülaziz, Osmanlı modernizminin bir gereği olarak demiryolunun önemine gönülden inanmış, demiryolu döşemeyi bir devlet politikası olarak benimsemiş, bu konuda kayda değer kararlar vermiş. II. Abdülhamid ise panislamist siyasi yönelimi gereği demiryollarının Ortadoğu’ya açılmasını, özellikle Bağdat’a, Hicaz’a bağlanmasını istemiş. 1882’de kurulan “Düyun-u Umumiye İdaresi”nin yönettiği Osmanlı maliyesinin borçları ve savaşlar nedeniyle, yapımına kalkışılan demiryollarının döşenmesi zaman zaman kesintiye uğramış, bazıları ise tamamlanamadan öylece kalmış.

Ülkemizde demiryolunun ilk yolculuğu, 1856’da İzmir-Aydın arasına döşenen raylarla başladığı; Paris’ten kalkan ilk “Orient Express”in (Şark Ekspresi) 12 Ağustos 1882’de Sirkeci Garı’na girdiği söylenir. Cumhuriyet’in onuncu yılı için bestelenen marşta, “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diye belirtildiği gibi, demiryolları aynı zamanda bir Cumhuriyet projesi, ciddi bir devlet politikası haline gelir. Pek çokları gibi ben de coğrafi özellikleri ve geometrik düzlemde dikdörtgene benzer yapısıyla yurdumuza en uygun ulaşım yolunun demiryolu olduğuna inanırım. Ülkemizde demiryollarının yeni teknolojik gelişmelerle güçlendirilmesi, yaygınlaştırılması gerekirken, özellikle Menderes döneminde Marshall yardımını içeren paketlerle “Amerikanize” olmaya heveslendirilen Türkiye hızla karayoluna, otomobil konforuna geçti. 1930’larda başlayan lastik tekerlekli araçlara ilişkin teknolojide kaydedilen gelişmeler de bu hevesi besledi. Ülkeyi yönetenler, uluslararası sermayenin yönlendirmesi ve belirlemesiyle, ulaşımda demiryolundan vazgeçip karayolunu yeğlediği anda, insanlar da bir anlamda ayrıcalıklı olmayı yeğledi, cebi para görenler “hususi arabasıyla” herkesi geride bırakarak yol almayı seçti. Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası bu anlamda yeniden güncellendi. Petrolü olmayan, otomotiv sanayi kurulmamış ülke, dünyanın petrol ve otomotiv patronlarına, her geçen yıl kayıpları katlanarak günümüze kadar gelen trafik kazalarına bütünüyle teslim oldu. Bilindiği gibi, 1900’lerin başında Almanların Bağdat demiryolu projesi ülkemiz tarihinin önemli konularından biridir. O günün şartlarında Alman emperyalizminin kıskacından kaçanların daha sonra Amerikan emperyalizmine teslim oluşu, ulaşım tarihimizin yol ağzı sayılır bir bakıma. Bazı yazarlarımız eserlerinde, ülkenin dört bir yanının demirağlarla örülmesinin arkasındaki çıkar oyunlarına değinmiş, “demiryolları imtiyazlarının paylaşımına” işaret düşmüşlerdir. Sonrasındaysa bu kez de karayollarına yapılan yatırımların demiryollarının gelişmesini nasıl önlediğine, iç ve dış güçlerin buna ilişkin entrikalarına değinmişlerdir.

Yurda girişinden itibaren bu topraklardaki macerası çeşitli dönemlerde uygulanan politikalar sonucu yara almış olsa da, Anadolu’yu bir uçtan bir uca kateden, Istanbul’un uzak semtlerini birbirine bağlayan tren rayları önce kişisel hatıraların, ardından öykülerin, romanların da içine döşenmeye başlamıştır...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Tren geçti, vapur kalktı: Hikâyeler kaldı", Edebiyat Haber, 8 Mayıs 2017

İstasyonlar veya iskeleler garip bir hüzün verir bana. Kafamda bu yerler biraz da hüzün mekânları olarak belirir. Belki de öyle değildir ben uyduruyorumdur bilemedim şimdi. Lisede sosyoloji öğretmeni yığın nedir bir örnek verebilecek olan var mı diye sorduğunda, elimi istekle kaldırıp; “istasyonlarda, iskelelerde, duraklarda bekleyen insanlar yığınları teşkil eder” deyiverdiğimi hatırlıyorum. Hocanın cevabı pek beğendiğini de söyleyeyim ukalaca. Yığın, insanların bir arada olduğu ilişkisiz kalabalıklar olarak tanımlanabilir sanıyorum. Şimdi düşündüğümde ise yukarıdaki cevabımı yanlış buluyorum. Bu istasyon kalabalıklarının paylaştığı bir şeyler var çünkü belki bana özgü olmayan o hüzün veya geride birisini bırakmak ya da uzakta birine kavuşmak hissi. Trende, vapurda, otobüste yaşanan herhangi bir aksaklıkta aynı anda “cık cık” diyerek tepki göstermek veya göz göze gelip gülümsemek gibi mesela. Yani özetle, benim zamanında yığın olarak adlandırdığım bu insanların ilişkisiz hiç ortaklığı olmayan kalabalıklar olmadığını şimdi anlıyorum.

Okumak işte, öylesine bir eylem değil. Benim belleğimi lise günlerine çağıran da bir okuma edimi. Murathan Mungan’ın derlediği Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ve Tren Geçti adlı içinden vapurlu trenli hikâyelerin geçtiği iki kitap geçtiğimiz günlerde Metis tarafından basıldı. Mungan, kendisinin de bahsettiği gibi öznel olarak belirlemiş öykü seçimlerini. İlla ki bunlardır tren ve vapur öyküleri diye bir derdi yok yani kitabın. Bence güzel bir araya getirilmiş öyküler bunlar, tarihsel bir kronolojiden çok belki de istasyonların ve iskelelerin dünden bugüne duygu izlerini hikâyelerle takip etmemizi sağlayan bir devamlılığı var.

“Gitmek bölünmektir” diyordu Nancy. Vapurlar ve trenlerle ilgili en önemli imgelerden birisi de bu sanırım. Yani, gitme, yollara düşme bazen belirli bir gidiş, bazen de hiç öylesine. Ne şekilde olursa olsun işte Nancy’nin bölünme dediği hissi barındıran bir durum içeriyor sonuçta bu yolculuklar. Bölünürsünüz çünkü geride kalan vardır genellikle, gidilecek yere ulaşsan bile tam gidemezsin bir yanın geride kalır. Bu nedenle Mungan’ın derlediği bu iki kitapta gitmeler üzerine biraz. Ve her gidişin bir hikâyesi var. İstasyon ve iskele hikâyeleri, buralardan ayrılan yolcuların yollarda yaşadıkları karşılaşmalar, bazen kurgu, bazen gözlem, bazen de kişisel bir tecrübe ile harmanlanmış, yolu bir kere bile istasyondan geçmiş her insanın belleğini çağıran, gülümseten, hüzün veren can yakan öyküler. Bu anlamda Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ve Tren Geçti adlı bu iki akraba kitap, her insana dokunacak, yollara düşme hissi verecek, bellek yoklatacak, bazen bir kentten, bazen bozkırın tam ortasından okuyucuya seslenen öykülerle, birçok duyguyu bir araya getirebilmiş bir seçki olmuş.

Mungan’ın seçkisiyle oluşmuş bu iki kitap, birçok öykücüyü de bir araya getirmiş, kimler yok ki; Sait Faik, Leyla Erbil, Sevim Burak, Sabahattin Ali, Oktay Akbal, Behçet Çelik, Ferid Edgü, Karin Karakaşlı, Türker Ayyıldız, Tomris Uyar, Bora Abdo, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve daha nice isim, dünden bugüne anlatılarıyla, hayatta “var kalma” çabamızda yanımızda olan pek çok hikâyeci, düş işçisi. Bu anlamda bu kitaplar aslında öykücülüğümüze de şöyle bir bakma imkânı sunuyor. Çünkü dönemler değişiyor, mekânlar değişiyor ve bunlarla birlikte duygular, yaşama bakış, dünyaya dair hissiyat da değişiyor. Sanırım bu hikâyeleri okurken Mungan’ın yaptığı sıralamayla okumak bu değişimi gözlemleyebilmemizi de sağlıyor.

Mungan, aralarındaki akrabalık ilişkisini güçlendirmek için vapurlara ve trenlere dair bu hikâyelerin aynı anda yayımlandığından bahsetmiş. Bu iyi de olmuş çünkü bir birinden, bir diğerinden okurken trenler ve vapurlar bir araya gelmiş de konferans yapıyorlarmış gibi bir his bıraktı bende. Şehirlerin bellek mekânlarının tek tek yok edildiği bir ortamda, bozkırın ortasında bir istasyon hayal etmek, Sabahattin Ali’nin “Ayran” öyküsünü okuyup, buz gibi karlı havada iki kardeşine ekmek götürmek için kar renkli ayranı satmaya çalışan Hasan ile dertlenmek, Oğuz Atay’ın “ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diye sorduğu “Demiryolu Hikâyecileri” adlı öyküsünü tekrar okuyup, bir an o istasyonun içine girip Atay’a cevap vermek, Tomris Uyar’ın her okuduğumda bir gün bu öykünün devamını yazacağım diye beni heveslendiren, “Sonuncu Belki” adlı öyküsüyle karşılaşmak ve kafası çantası gibi karışık, hayalimde yüzü çok belirgin o kadınla tekrar o vagonda karşılaşmak gibi pek çok ayrı hissi uyandırarak, hayal kurduran istekler bıraktı bu okuma deneyimi ben de. Eski bir dostla karşılaşmış, yeni dostlar edinmiş gibi bir his bu.

İstasyonlar ve iskeleler aynı zamanda bir kentin kimliği ve belleği ile de ilişkilidir. İnsanların tesadüfen karşılaştığı aynı yerde olma hissini yaşatan, geçmişi anımsatan şimdiyi fark ettiren yerlerdir. Bu anlamda bu iki kitabın farklı zamanlara ait öykülerinden kentlerin kimliğine ve belleğine dair de epey bilgi edinebiliriz. Mungan vapurla ya da denizle ilgili öykülerin daha çok İstanbul merkezli olduğundan bahsediyor. Bunun biraz da denize sırtını dönük bir yaşam sürdüğümüzle ilgili olabileceğine değiniyor. Bu anlamda kitaptaki öykülerin genel olarak İstanbul’u hatırlatan öyküler olduğunu söyleyebiliriz.

Bu öykülerden sözünü ettiğimiz gibi kentin bıraktığı hissin değişimini, kent belleğini ve kimliğini de takip edebiliriz. Ve aslında değişenin hisler kadar mekânlar olduğunu, şehirlerin bellek mekânlarının nasıl yok edildiğini de hatırlayabiliriz. Sonuçta, öyküler sadece bizi içine çeken kurgular değillerdir aynı zamanda bize zaman içerisinde mekânların ve hislerin nasıl değiştiğini de fısıldarlar. Sadece mekânlar ve hisler de değildir değişen, aynı zamanda insanlar arasındaki ilişkiler de değişiyordur. Bir örnek vermem gerekirse; Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri adlı kitapta yer alan Murat Gülsoy’un “Kuşku” adlı öyküsü uygun olabilir. Bu öyküde aslında güvenlik duygusuyla kontrol edilen, kimsenin kimseye inanmadığı bir insanlık durumu konu edilmiş. Kendisine çantasını emanet eden yolcunun bir anda bombacı olduğuna karar veren kuşkucu bir karakter profili çizilmiş. Bu daha bugüne ait bir öykü, bu hikâyede Sait Faik’in “Projektörcü” adlı öyküsündeki muhabbet yok. Daha kuşkucu, daha yalnızlığa meyilli, daha bireye dönük bir insan profili var ve bu profil biziz yani kaygılarıyla var olan modernliğin ve sonrasının yaşama dair sevinci elinden alınmış, içe dönük bireyleri; sen, ben, biz.

“İstasyon insanları, buradalar tesadüfen aynı rüyayı görüp ayrı yerlere giden” diyor şarkı, Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ve Tren Geçti bu iki seçkideki öyküleri okurken, devamlı kulağımda çaldı bu şarkı. İstasyon insanları, tesadüfen aynı yerde bir araya gelmişler, karşılaşmışlar ve ortaya hikâyeler çıkmış. Murathan Mungan okur için bu hikâyeleri bir araya getirmiş, yollara düşmek, öykülere sığınmak, mekânların, ilişkilerin değişimini gözlemlemek isteyenler için bu okuma yolculuğunu da paylaşmış olayım. İçinizden trenler geçsin, vapurlar kalksın dünyanın çıkmazından azıcık olsun uzaklaşın diye.

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Ey! Vapurlar trenler!", Gazete Duvar, 8 Haziran 2017

Uygarlık ve teknoloji ile açıklanmaları mümkün şeylerse de oluşturdukları kültürden dolayı her ikisini de insani olan içinde de değerlendirmek gerekiyor. Kuşkusuz vapuru doğrudan denizle açıklayabileceğimiz gibi başka kıyılara etkisini geçerek doğrudan İstanbul ve onun etrafıyla ilgili bir durum olarak da kabul edebiliriz. Tren ise uygarlık için dünyanın içlerine doğru demir raylarla yollar açmışsa da onun da özellikle yoksullar üstünden oluşturduğunun büyük bir birikim olduğu söylenebilir. Belki tren deyince en azından bizim memleket için şehir içi ulaşım sağlayan metro gibi şeyleri geçerek ama Karaköy’ü Beyoğlu’na bağlayanı atlamadan bir değerlendirme yapmak gerekebilir.

İstanbul’da memleket ahalisi Kadıköy’de, Üsküdar’da, Eminönü’nde, Karaköy’de vapurlara inip binerken ahalinin epeyi bir yoksulu da memleketin ücra bir köşesinden bindiği trenden Haydarpaşa garında inmiştir. Bu gidip gelmeyle binlerce insan ayrılmış binlercesi de birleşmiştir/kavuşmuştur. Bu yüzden tren yoksullar için sılayla en ücra gurbet arasındaki taşıttır. Ama o da nerden kalkarsa kalksın en çok İstanbul’a gelmiştir/varmıştır, İstanbul Haydarpaşa’dan çıkmıştır.

Bu noktada her ikisinin de İstanbul’u merkez alan bir edebiyatın konusu olması da beklenmelidir. Vapura binen de memleketin en ücra köşesinden trenle gelen de özellikle İstanbul merkezli sanat edebiyatın konusu olmuştur. Ne var ki bu edebiyatın öykü örnekleri öykü kitaplarının içinde kaldığı / kaybolup gittiği için bir tartışma yapmak ya da bu birikimi topluca okuyup değerlendirmek pek mümkün olmamıştır. Bu bizde izleksel çalışmaların azlığı ile ilgili olsa da günümüzde bu noktanın az da olsa aşıldığı söylenebilir. Bu noktada Murathan Mungan’ın önceden yazılmış yayımlanmış ve izleksel ortak çalışmalar için yazılmış öykülere dönük gittikçe genişleyen kitap çalışmalarını ayrıca anmak gerekir.

Murathan Mungan seçtikleriyle oluşturduğu ve aynı anda yayımlanan Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ile Tren Geçti bunun en son örneğini oluşturuyor. Murathan Mungan bu kez farklı bir yol deneyerek daha önce yayımlanmış dergilerde kalmış ya da kitaplaşmış öykülerden seçtiği iki izleksel kitap oluşturmuş. Böylelikle nerdeyse yüz yılı geçkin bir zamanın vapur ve trenlere dönük ilgisini ve bu konuda yaptığı edebiyatı vapurlarla ilgili otuz iki trenlerle ilgili seçtiği yirmi dokuz öyküyle ortaya çıkarmış da oluyor.

Söz konusu kitapların geçmiş ve bugün ekseninde dünyanın ve insanın değişim ve dönüşümü konusunda okurunda epeyi bir düşünce vereceği söylenebilir. Bunun aynı zamanda farklı anlayışlara sahip yazarların iki uygarlığa ve sonuçlarına bakış açılarını ortaya çıkaracak olması da burada başka bir tartışmanın imkânı olabilir. Çünkü uygarlık temelli nesnelerle kurduğumuz ilişki ve onların hayatımıza dönük etkisi kimi zaman kendini iyice belirsizleştiren kimi zaman da iyice kalınlaştıran bir tartışmanın da nedenidir.

Bir Simge: Vapurlar ve Trenler

Yanı sıra trenler de, vapurlar da “yazarın kurduğu dünya içinde bir metafor, bir simge olarak da” işlendikleri için hem farklılaşırlar hem de başka tartışmaların imkanı da olurlar. Vapurlar ve trenler aynı zamanda memleket içi ve memleket harici yaptırdıkları yolculuklardan dolayı da dünya edebiyatında da bir birikim oluşturmuşlardır. İki iskele arası ya da daha fazlası vapur ve tren yolculukları kendileri kadar yolculuğun asıl parçası olan insanlarla birlikte hikâye olurlar/edilirler.

Oğuz Atay’ın Demiryolu Hikayecileri-bir rüya’sı ile Leyla Erbil’in “Konuşmadan Gecen Bir tren Yolculuğu” öyküsünü bir kitap içinde okumak okuru şehvetli bir tren yolculuğu konusunda ikna edebileceği gibi ondan önce bir geçmiş değerlendirmesi konusunda çoktan söz verdirmiştir. Aynı şekilde Sevim Burak’ın “Bremen Vapuru” öyküsü ile Zeyyat Selimoğlu’nun “Gemiye Gelen Bayan” öyküsünün birlikte okunmasının da oluşturacak olduklarının da denizler ve vapurlar konusunda okuru bir daha düşünmeye yolculuklara çıkmaya hazırlaması beklenmelidir. Murathan Mungan’ın “Tren Geçti’deki “Makas” öyküsünün ise onun hayatı kadar okurluğunun ipuçları dile olduğu da burada belirtilmelidir.

Murathan Mungan’in seçtiği öykülerden oluşan iki kitap memleket edebiyatını eksen alan bir dünya değerlendirmesi olduğu kadar tren veya vapur hangisiyle olursa olsun yolculuk çağrısıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.