Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-015-0
12.5x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Geyikler Lanetler
Mezopotamya Üçlemesi III
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Fevzi Karakoç
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1992
6. Basım: Ekim 2017

Murathan Mungan’ın yazarlığının özellikle başlangıç yıllarında dramanın özel bir yeri var. Yazar eğitimini, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde tamamladı ve aynı bölümde master yaptı. Ankara Devlet Tiyatroları’nda altı yıl, İstanbul’da Şehir Tiyatroları’nda üç yıl dramaturg olarak çalıştı. Üniversite bitirme tezi sinema konusundaydı: “Türkiye Sinemasının İdeolojik ve Ekonomik Yapısı ve Yılmaz Güney Sineması”. Master tezi ise “Aynı Malzemenin Üç Ayrı Türde Yazılması ve Yazarlık Tekniklerinin İncelenmesi” başlığını taşıyordu. Mungan burada adını Dört Kişilik Bahçe koyduğu aynı malzemeyi, uzun öykü, film senaryosu ve radyo oyunu olarak üç kez yeniden yazar. Üniversite öğrenimi sırasındaki “Sofokles Tragedyalarına Bir Giriş Denemesi”, “Hegel’in Sanat Felsefesi” ve “Tiyatro Etkinliklerinin Basındaki Yansımaları” başlıklı dönem çalışmaları, tiyatronun yazarlık hamurundaki özel yerini kanıtlamaktadır.

1992’de Mezopotamya Üçlemesi’nin son oyunu olarak tamamlanan Geyikler Lanetler, başlangıcını aktardığımız ilgi ve çalışmaların bir anlamda doruğu olmuştur.

1994’te Mezopotamya Üçlemesi ardışık oyunlar olarak Antalya Devlet Tiyatroları’nda ve aynı yıl İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahnelendi. Yazarın Geyikler Lanetler oyununa kaynaklık eden “Kasım ile Nasr” öyküsü (Cenk Hikâyeleri’nde yer alıyor) aynı yılın Ağustos ayında, iki hafta süreyle İtalya’da Umbria’daki tiyatro merkezi “La Mamma Umbria”da sahnelenmiştir.

Geyikler Lanetler bir oyun olarak büyük bir başarı kazandı. Ama aynı zamanda yazarın en güzel kitaplarından biri olduğunu düşünüyoruz.

DİKKAT: Üçlemeyi oluşturan üç oyun ( Mahmud ile Yezida, Taziye , Geyikler Lanetler) tek ciltte bir araya getirildi.

Görmek için http://www.metiskitap.com/catalog/book/5947

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Berat Melih Kalander, "Geyiğin Laneti", Kanat Dergisi, Güz 2013

Alt başlığı “Bir Murathan Mungan İncelemesi” olan ve bu nedenle zihnimde canlandırdığı olasılıklar ilk bakışta sınırlı görünen, ancak okudukça birçok konuda yeni fikirler edinmemi sağlayan ve daha da önemlisi, günlük yaşamın olağan dinamikleri olarak görüp üzerinde durmadığım birçok konuda düşünme gereksinimi duymama neden olan bir kitap Geyiğin Laneti. Bunun en önemli nedeni ise, kitap Murathan Mungan’ın bir öyküsü – “Yılan ve Geyiğe Dair” – üzerine yoğunlaşsa da, öykünün incelenmesinde eklektik bir yol izlenmiş olması ve çok sayıda düşünüre, kaynağa, kurama yer verilmiş olması, okurun tüm bunlarla ilişki içine sokulmuş olmasıdır. Sonuçta, Fırat Caner’in Geyiğin Laneti başlıklı incelemesini okuyan okur, bir yandan bir Murathan Mungan incelemesi okurken, diğer yandan da Freud’dan Genette’e, Hobsbawm’dan Levinas’a, çok geniş bir kültürel ve düşünsel yelpazenin parçası haline geliyor.

Kitabın ilk bölümünde Mungan’ın yaşamına, bir yazar ve kültürel/magazinsel figür olarak kariyerine ilişkin bilgiler veriliyor ve bir yandan adını markalaştıran Mungan’ın, nasıl olup da edebiyat yazarı olmaktan çıkmadığı anlatılıyor. Elbette, okurun Mungan’ı daha iyi tanımasına yardımcı olması açısından temel bilgiler veriyor bu bölüm; ancak benim için asıl ilgi çekici kısım, yani yazınsal inceleme, “Edebiyatta Eşcinselliğin Yükselen Sesi” başlıklı ikinci bölümde başlıyor. Bu bölümde Mungan’ın aşamalar biçiminde ilerleyen eşcinsel söylem yaratma çabası anlatılıyor ve İlhan Berk, Ece Ayhan gibi eşcinsel temalara yer vermiş öncüllerinin aksine, edebî ve belirsiz olanı değil, eşcinsel birlikteliğin kendisini öne çıkardığı, örneklerle gösteriliyor. Ayrıca, Mungan’ın yapıtlarının, cinsiyeti açıkça belirtilmeyen bir sevgiliye yazılmış divan şiirleriyle metinler arası ilişkiler kurduğunu belirten Caner, yazarın, Türk yazınında eşcinsel söylemi yeniden kurmaya ve cinselliği masumiyet alanında tanımlayarak geleneği dönüştürmeye çalıştığını öne sürüyor.

Sonraki bölüm olan “Yılanın Tıslayışı” başlıklı bölümde, “Yılan ve Geyiğe Dair” öyküsünde anlatılan iki öykünün – yılan ve geyik öyküsünün ve bu öykünün alegorik izdüşümü olan Necdet ile İlhan’ın öyküsünün – bir özetine yer veren Caner, psikanaliz kuramına başvuruyor ve iki karakter arasındaki ilişkinin, sonunda birinin diğerini öldürmesine neden olan sosyal/psikolojik dinamiklerini inceliyor. Bu aşamada Melanie Klein ve Otto Kernberg’den alıntılanan düşüncelerle açıklanan kıskançlık-haset ayrımı, sınır kişilik örgütlenmesi gibi kavramlar ve bunların Necdet ile İlhan arasındaki aşk ilişkisine, daha doğrusu genel anlamda bir aşk ilişkisinin kurulmasına ve yönlendirilmesine etkileri konusunda öne sürülen önermeler, oldukça düşündürücü olmakla birlikte, yalnızca öyküyü değil, insanı ve insanî ilişkileri anlamak konusunda da yeni yollar gösteriyor. İlhan’ın yaşadığı kişilik örgütlenmesi sorunları, gerçek algısındaki bölünmüşlük ve Necdet’e beslediği haset incelenirken, bir yandan da anlatıcının, bu ölümü meşrulaştırmak için harcadığı çabaya dikkat çekilir. Caner’in bu bilgiler ışığında kurduğu anlatıcı-İlhan-yılan özdeşliği ve bu özdeşliğin yazarın kendisine dek izlenebileceği fikri, bu bölümdeki önerme ve kuramları daha da ilginç kılıyor.

İncelemesini, hikâye anlatıcılığının kısa bir tarihçesiyle sürdüren Caner, Freud’dan alıntıladığı fikirlerle incelemeyi sürdürüyor öyküyü. “Anarşi koka[n]” (Caner 70) bir ilkellik-uygarlık çatışmasını da barındırdığını öne sürdüğü öyküde var olan süper ego-id, vicdan-dürtü vb. çatışmaları açıklayarak, Necdet’in ölümünün neden mutlu bir ölüm olarak anlatıldığı sorusuna değiniyor. İlhan karakteriyle özdeş tuttuğu anlatıcının, sonuçta heteroseksüel bir seçime yönelen Necdet’e homojen bir cinsel kimlik biçtiğini, onun önce homoseksüel ve sonra heteroseksüel bir seçim yapması karşısına tek tipleştirici ataerkil söylemi koyduğu gözlemini sunuyor Caner. Böylelikle de İlhan’ı terk edip evlenme kararı alan Necdet’in öldürülmesini meşrulaştırdığını, kendisini gerçekleştirmek üzere biseksüel bir seçim yapan Necdet’in karşısına, ataerkil söylemin baskıcı öğelerini ödünç alan baskıcı bir eşcinsel söylem koyduğunu açıklıyor.

Son bölümde ise, metinler arası ilişkiler bağlamında ele alınıyor öykü. Fabl, masal ve aşk hikâyesi gibi türlerle ilişki kuran başlığın yanında, Edip Cansever’in “Umutsuzlar Parkı” şiiriyle ilişki kuran epigraf ve Hz. Lut’un karısı figürü üzerinden Kur’an ile kurulan, ancak başarısız olan ilişki inceleniyor. Daha sonra Levinas’ın idealizm hakkındaki görüşleri çerçevesinde incelediği “Yılan ve Geyiğe Dair” öyküsünde uygarlık-doğa, ataerkil-anaerkil, ben-öteki gibi çatışmalara rastladığımızı gösteren Caner, evrensellik kavramının aslında “ilkel egoizmleri karşı karşıya getiren çatışmalardan doğ[duğunu]” (Levinas’dan alıntılayan Caner 91) anımsatarak, öykünün eşcinsel söyleminin neden bu denli yıkıcı ve ataerkil söylemden ödünç alınmış olduğunu açıklıyor ve incelemesini sonlandırıyor.

Devamını görmek için bkz.

Tûba Çandar, "Geyikler lanetler!", Radikal 2, 11 Kasım 2012

"Çocukken bir geyiğe tutulmuştum" diye başlar Murathan Mungan Paranın Cinleri’ne ve "Mardin Türkiye'nin güneydoğusunda gökyüzüne komşu bir kalenin eteklerine kurulmuş bir taşkent. Ben orada doğdum. Orada büyüdüm. Orada öldüm." diye devam eder.

Hayatla ölümün iç içeliğinin simgesi Mardin, böyle anlatılır edebiyatın efsunlu dilinde. Edebiyatı hayat izler. Yolunuz Mardin'e düşer. Diyarbakır yönünden şehre yaklaşırken, gündüz geceye döner ve karanlığın koynundaki bir heyulanın göğsünde parıldayan bir elmas gerdanlık peyda olur. Masal gün ışıdığında da sürer. Damlarıyla teraslarının birbirinin üzerinde yükseldiği taş evlerin altın renkli dokusu, kentin güzelliğini gözler önüne serer. Dar sokaklardaki evlerin altından geçen dehlizlerle örülü bu labirentte hayat ve ölüme dair sırların kol gezdiği kulağınıza fısıldansa da, aldırmazsınız. Çan kulelerinin minarelere karıştığı, kiliseyle caminin, medrese ile manastırın eşsiz bir uyum içinde bir arada var olduğu bu safran rengi diyarda büyülenmişsinizdir çünkü. Kent gibi siz de sırtınızı dağa yaslar, önünüzde uzanan uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovası’nın sonsuzluğunda hayallere dalarsınız.

Zaman geçer. Murathan’ın "Kalbimin doğusunda kardeşlerim ölüyor" dizesi kulaklarınızda uğuldarken, Diyarbakır yolu tekinsizdir artık. Yine güzeldir Mardin. Ama havası ağır, taşı da insanı da suskundur kentin. Büyü bozulmuş, “farklı dil ve kültürlerin bir arada yaşadığı” hoşgörü masalının yaldızları dökülmeye başlamıştır.

Yüzyıllardır ölüm

Aradan yine zaman geçer. Hrant Dink vurulur bir kış günü güpegündüz, İstanbul ’da. Ve cansız bedeniyle bir köprü oluştururken günümüzden atalarının geçmişine, yaşarken söylediklerini anlatmayı sürdürür o yattığı yerden. İşaretlerin diliyle…

Geçen hafta sonu Hrant Dink Vakfı olarak düzenlediğimiz, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Mardin ve çevresinin tarihini ele alan bir sempozyum için yine Mardin’deydik. Ve hayatla ölümün iç içeliğini bir kez daha idrak ettik. Konferans salonunun dışında ülke hapishanelerindeki ölüm oruçlarının gerginliği yaşanırken, biz içerde bu diyarlarda yüzyıldır ne ölümler yaşandığını öğrendik. Uluslararası çapta tarihçilerden devletin vatandaşına ettiğini, komşuların birbirlerine çektirdiğini, insanlığımızdan utanarak dinledik.

Hoşgörü masalı kocaman bir yalandı. Seyfo ise Şahmaran’a âşık dev bir masal kahramanı değil, 1915’te Ermenilerle birlikte katledilen Süryanilerin kıyıma taktıkları addı. Arapça kılıç anlamına gelen seyf sözcüğünden geliyor, “kılıçtan geçirilenler” anlamında kullanılıyordu.

Boyunlarında halkalar!

Süryaniler konusunda bir otorite olan Prof. David Gaunt’un tebliği çok şey anlattı. Resmi tarihin görmezden geldiği Hıristiyan katliamını halk görmüştü. Bunu artık biliyoruz, çünkü “Osmanlı coğrafyasında 1915 katliamının gün be gün anlatıldığı tek yer olan Mardin’de mutasarrıf Bedri Bey ve polis şefi Memduh’un uyguladıkları terörün boyutları o sıralar burada yaşayan on iki kişinin tuttuğu anı ve günlüklerde kayıt altına alınmıştı.”

Bunu artık biliyoruz, çünkü Fransız Dominiken rahibi Rhétoré, 10 Haziran 1915 şafağında yapılan ilk Hıristiyan grubun sevkiyatını Süryani Katolik Patrikhanesi’nin -şimdi Mardin Müzesi- terasından şöyle aktarıyordu: “Mardin’in en saygın Hıristiyanları tutuklanarak ağır işkenceye maruz bırakılmışlardı. Gün ağarırken boyunlarında halkalar, hapishane kapısında belirdiler. Göğüslerini saran zincirler şakırdıyordu. Başta Ermeni, Süryani Katolik, Keldani ve Protestan rahipler olmak üzere genç-ihtiyar 417 kişiden oluşan grup, Mardin’in ana caddesi boyunca zorlukla yürümeye başladı. Müslüman mahallesinde kafileyi aşağılayanlar oldu. Çocuklar ise taş attılar. Hıristiyan mahallesindekiler ise evlerinin teraslarına çıkarak, din kardeşlerini sessizce izlediler. Herkesin gözü önünde zorla yürütülen kafilenin başında polis şefi Memduh bulunuyor, sonunda ise Ermeni Başpiskoposu Maloyan elleri kelepçeli, yalınayak topallıyordu. Mardin’den tehcir edilen bu ilk grubun tümü aynı gece öldürüldü.”

4 Temmuz 1915. Armale adındaki bir başka tanık, Batı Kapısının dışındaki tepelerde yürüyenleri anlatıyor: “Erzurum, Lice, Harput ve diğer Ermeni şehirlerinden toplananların oluşturduğu büyük kafile yaklaşık 10.000 kişiydi. Çoğu kadın ve çocuktu, aralarında yaşlılar da vardı. Onları dipçikleyen, tekmeleyen jandarmaları görüyorum. Sonra silah sesleri duyuyorum. Askerler bir grubu kuyuya doğru götürüyorlar.” Gerisi anlatılamaz bir vahşet. Ve bu vahşeti atları üzerinde seyre gelen Mardinliler. Kadınları ve kız çocukları seçen, alıp götürenler. Çaresiz insanların altınlarını gasp edenler...

Hoşgörü yalanı

“Kulların Dağı” anlamına gelen Tur Abdin bölgesinde, Hıristiyan kulların yüzde 60’ı yok edilmiş 1915’te. Ama 1915’in öncesi de var, sonrası da. Ortak yazgının kurbanı Ermenilerle Süryanilerin dışındaki kurbanlar da var. Tarihçi Suphi Aksoy tebliğinde, 1843-1846 yıllarında Cizre Emiri Bedirhan Bey, Hakkâri Beylerinden Nurullah Bey ve diğer Kürt beylerin Nasturilere yaptıkları katliamları ele aldı. Üstelik Nasturiler, yani Doğu Süryanileri laik Türkiye Cumhuriyeti’nde de paylarına düşenden kurtulamamış ve 1924’te Hakkâri’den tehcir edilmişler. Mardin’de bulunan Süryani Patrikliği ise 1932’de Türkiye’den çıkartılarak Humus’a taşınmış. Bugün artık bölgede yaşayan Süryanilerin sayısı çok az. Nasturiler ise hiç yok. Kısacası bölgenin Hıristiyan halkına karşı sürdürülen imha politikası Osmanlı’dan Cumhuriyet’e şaşırtıcı bir süreklilik gösteriyor. Ve farklı din ve kültürlerin mozayiği olarak sunulan Mardin ve Tur Abdin yalanı, giderek yalnızca taş yapıların bir arada uyum içinde var olabildiği bir gerçeğe dönüşüyor.

Gerçek çok acıtıcı... En iyisi yine masallara sığınmalı. Ya da efsanelere?

Şöyle konuşur Murathan Mungan’ın Geyikler Lanetler oyunundaki anlatıcı: “Öyle bir efsane ki bu,/ Geyikler ve Lanetleri anlatır; / Kaldırın geyikleri, kaldırın lanetleri/ Geriye hayatımız kalır./ Hayatımız dedikleri nedir ki zaten? / Tarih nedir? Zaman nedir? / Bir tek zaman vardır bu topraklarda: / Geçmiş de, Gelecek de, Şimdi de/ Geniş Zamandır.”

* Hrant biyografisi yazarı

Devamını görmek için bkz.

Murathan Mungan Üzerine Hemsohbet: Her Yere Aynı Uzaklıkta Bir Yer, bianet, 16 Aralık 2016

Büşra Akova ve Ömer İzgeç edebiyat sohbetlerini bianet için derliyor. Hemsohbet adını verdikleri söyleşi Murathan Mungan’ın üç kitabıyla ilgili.

Hemsohbet Osmanlıca – Farsça kökenli bir kelime, sohbet eden arkadaş anlamına geliyor.

Murathan Mungan’ın kitapları Mezopotamya Üçlemesi: Geyikler Lanetler, Cenk Hikayeleri, Lal Masallar, bu haftaki hemsohbetin “konukları”...

Büşra Akova: Dünyanın basit kuralları var. Yuvarlak her şeyin basit kuralları var. Yuvarlanır, durur, salınır, titreşir. Hepsini formülize edip ne olacağını öngörebiliriz ya da ne olduğunu izah edebiliriz. Her durumu bir öncekinden farklı yapan, tetiklediği diğer olaylar yalnızca. Bunun insan için de geçerli olduğunu düşünmek çok yanlış bir yaklaşım olmayabilir. “Yürüme sırasında kalça eklemimizin yaptığı hareketin matematiksel ifadesinin, yuvarlanma formülleriyle özdeş olduğunu gördük,” demişti okulda bir hocam. Fiziksel olarak dönen bir şeyin içinde yuvarlanırken, ruhumuz da bu dairesel sınırların mecburi şartlarından payına düşeni alıyor. Murathan Mungan, Geyikler Lanetler’de çok dikkate değer bir laf etmişti, okuduğumdan beri kafamda döner:

“Hem çok fazla garba giden, sonunda şarka çıkar diye buyrulmuştur. Mâlûmunuzdur. Sözün kısası nereye gideceksek, dünyanın yuvarlak olduğunu unutmadan gidelim.”

Ömer İzgeç: Keşke içinde Mungan geçen her muhabbet dönüp dolaşıp Geyikler Lanetler’e gelse. Olmaz tabiî. Bir tiyatro metni olması ve bizim okuma alışkanlıklarımızdan dolayı birçok okuyucunun gözünden kaçmış bir eser olduğunu düşünüyorum. Farklı yönleriyle Türkçe edebiyatın zirvelerinden biri bence. Lafa döngüsellikten girdiğin iyi oldu. Geyikler Lanetler’le tamamlanan Mezopotamya Üçlemesi gelenek, töre gibi kavramların etrafında dolaşır. Bu kavramların da dairesellikle, tekrarla ilintisi güçlü haliyle. Yine Geyikler Lanetler’in bir bölümünde şöyle denir:

“Bir zamanlar şarkın şimal tarafında, çok büyük bir kasır varmış. Diyeceksin ki şark neresi? Şimal neresi? Nerenin şimali? Diyelim ki her yerin şarkı, her yerin şimali olsun. Her yere aynı uzaklıkta bir yer olsun.”

Burada aslında, metinde farklı şekillerde gerçekleştirmek istediği bir şeyi yapıyor Mungan. Anlatısını zamandan ve mekândan soyutluyor. Bu da masalsı, mistik bir havaya büründürüyor eseri. Öte yandan bu şark, şimal, garb kullanımı senin de bahsettiğin döngüsellikle, metnin merkezindeki mevzularla da bir âhenk yakalıyor. Geyikler Lanetler’in izleklerinden biri de doğa ile kendi yarattığı töreler, kurallar arasında sıkışıp kalmış insandır. Dediğin gibi fiziksel olarak dönen bir şeyin içinde yuvarlanırken, ruhumuz da payına düşeni alıyor. Bununla kalmayıp, yuvarlanmayı kurallarla daha da kısıtlıyoruz.

Tüm bunlara ek olarak, metnin çok kuvvetli politik göndermesini de unutmamalı: Birinin yeni yurdu, eskinin zindanıdır. Bu da bir başka döngüsellik sanırım.

BA: “Birinin yeni yurdu, eskinin zindanıdır,” cümlesinde geçen yurt imgesi mekândan çok zamanı işaret ediyor gibi. Her ne kadar yurt dendiğinde toprağı düşünsek de eski ve yeni işin içine girdiğinde, geride kalmış bir şeyler öne çıkıyor. Zamanın mevcûdiyetinin, varlıkların değişiminden başka bir kanıtı yoktur nihayetinde. Bu durumda tüm varlıklar zamanın bedeni sayılabilir. Geyikler Lanetler özelinde ise, varlığı insanlar ve diğerleri diye ayırmak da yerinde olacaktır. Çünkü içgüdüsel olmayan seçimlerin kader üzerindeki değiştirici etkisi hikâye boyunca hissediliyor.

Senin de vurguladığın gibi Mezopotamya Üçlemesi’nin hikâyelerinde silikleşen mekânın ve zamanın tüm boyası insan davranışına akıp, onu öne çıkarıyor. Aklımıza “öyle davranılan bir yer” ya da “böyle düşünülen bir zaman” gibi gizli öznesi insan olan imgeler bırakıyor Mungan. Hikâyenin geçtiği zaman ve mekân insanın huyu oluyor. Tabii tersini söylemek de mümkün; zamanın ve mekanın huyu insanın kaderi oluyor. Cudana da şöyle diyor kitabın sonlarına doğru:

“Lanet laneti çekiyor

günah günahı

kurban ile katil yer değiştiriyor yalnızca

bizse buna lanet ve adalet diyoruz”

Öİ: İçgüdüsel olmayan seçimlerin kader üzerindeki değiştirici etkisi sözün önemli. Pek bir övündüğümüz aklımız, aynı zamanda lanetimiz de. Bu aslında tragedyanın da mayası. Süregideni, düzeni değiştirecek bir olay yaşanır ve tragedya bu değişimin, onun getirdiği acıların üzerinde yükselir. Akıştaki bu bozulma, olan dengenin yitimi kökeninde insanlık hallerinden doğar. Ancak ince bir çizgi var burada. İnsan seçimlerini sonuçta uyum için, varolana, değişime ayak uydurmak için de yapıyor. Lanetler, tüm olanlar Hazer Bey’in aşiret dışından olan Kureyşa’yla evlenmesi ve sonrasında da aşiretini göçebelikten, yerleşikliğe geçirmesiyle başlıyor hikâyede. İkisi de töreye karşı geliş ve bu da fazlasıyla insanla ilgili bir mevzû. İlk etapta, Hazer Bey’in seçimi içgüdüsel olmayan bir karar gibi görünebilir. Ancak Hazer Bey devranın değiştiğini, ona söz geçiremediği için aşiretine söz geçirdiğini söyler. Konmanın, yani yerleşikliğe geçişin bir zorunluluk olduğunu anlarız. Uyuma yönelik her şeyin, hayatta kalmak üzerine içgüdüsel bir davranış olduğu söylenebilir.

BA: Tabii ki söylenebilir. Ancak burada aşiretin kaderini değiştiren seçim Hazer Bey’in yerleşik hayata geçmesi değil, Kureyşa’nın buna verdiği ve deliliğe kadar varan aşırı tepkisi. Bu reddediş, sonrasında hikâyedeki her karaktere sirayet edecek olan felaketler zincirini tetikliyor. Olaylar hikâye boyunca denk geldiği her insan faktörüyle, yönünü değiştirerek akıyor. Akıştaki bozulmaya sebep olan, senin yukarıda insanlık halleri dediğin şeye ben içgüdüsel olmayan seçimler diyorum.

Tragedyayı, seçimlerle değişen kaderin sonucunda ortaya çıkan acıların beslediğinden bahsettin. Geyikler Lanetler’de acının yanında intikam ve korku duyguları da oldukça yoğun. Metnin en zengin tiradları da bu korku ve intikam duygularının sonucu gelen lanet okumalar. Hatta özellikle dokuzuncu lanet, Gezi olayları sırasında sosyal medyada sıkça paylaşıldı. Okuru tarafından politik bir konuda kullanılması dışında da zaten hikâyenin kendisinde politik izlekler çok yoğun. Peki tragedya içinde politikaya yer var mı?

Öİ: Geyikler Lanetler bir tragedya diyebilir miyiz, emin değilim. Öncelikle biçimsel olarak tragedyaya uymuyor. Yer-zaman-olay, yani üç birlik kuralını göremeyiz misal. Öte yandan günah, ceza, kader, ahlâk, gelenek, hatta senin belirttiğin korku duygusu gibi, tragedyalarda yer alan kavramları yoğun bir şekilde kullanıyor. Metinde doğaüstü varlıklar da var. Kesik Baş, cinler, efsuncular, hayaletler gibi. Tragedya olup olmamasından bağımsız, Geyikler Lanetler’in son derece keskin politik göndermeleri, değinileri var. Yerlerinden edilen geyiklerin laneti mesela. Yazarının da yetiştiği coğrafya düşünüldüğünde daha bir anlam kazanıyor. Yeni bir ülke kuruluyor, bir coğrafyanın insanlarının geçmişi, gelenekleri, dilleri yok sayılıyor, halkı yurtlarından sürülüyor. Yeninin yurdu, eskinin zindanı ya da mezarı oluyor. Daha evrensel bir şekilde düşünüldüğünde ise, dengesi bozulan doğanın dönüp dolaşıp insana da zarar verdiği okuması yapılabilir.

Lanetlerin, Gezi Kalkışması’nda kullanımını kaçırmışım. Ne diyeyim, muhatabı dolayısıyla yakışmış. Amin. Öte yandan bu tabii ki metnin politik yapısı hakkında bilgi vermiyor. Gezi de zaten politik bir direnişten çok daha fazla bir şeydi. Aksine, yıllardır apolitik diye eleştirilen kuşakların öncülüğünü yaptığı, yaralandığı, dayak yediği, öldüğü has, yoğun, çok farklı, onurlu bir direnişti. Hayat görüşleri birbirlerinden son derece farklı olan, bundan bağımsız sokaklara dökülenler, en basit anlamıyla yaşama haklarını savundular.

Geyikler Lanetler’in albenilerinden biri de bu sanırım. Farklı okumalara, mevzulara kapılar açıyor. Geri dönmek üzere bu metinden biraz uzaklaşmaya çalışsak, Mungan’ın o dönemde verdiği, üçlemeyle ortaklıkları olan diğer eserlerine varırız herhalde. Cenk Hikâyeleri ve Lal Masallar hakkında ne düşünüyorsun?

BA: Yoğun ve hacimli bir soruyla geldin Ömer. İki kitap da beni belli kavramlar üzerine çok düşündürmüştü. Cenk Hikâyeleri'nden başlamak istiyorum. Hikâyeler boyunca sürekli savaşan, dostlukları bile savaşları kadar hasarlı geçen erkekleri izliyoruz. Bu mücadeleleri başta güçlü görünen tarafın değil de düşmanı karşısında yenilgisini kabul eden tarafın kazanması çok ilgimi çekmişti. Binali ile Temir hikâyesinde Temir’in ölümü kabullenişi, Binali’nin silahına sürdüğü asıl kurşun olan ölüm korkusunu etkisiz hale getiriyor. Düşmandan çok av olan Temir’in olası ölümü, avcıyı tatmin etmez oluyor. Cenk Hikâyeleri’ni bitirdiğimde şöyle bir kanıya varmıştım: Erkeğin kendisi bir silahtır. Dolayısıyla varlığı bir savaşa ya da en azından bir savaşın ihtimaline muhtaçtır.

Öİ: Bu çıkarsamanı çok sevdim. Erkeklik durumu son dönemlerde eril dil üzerinden bir hayli gündeme geldi. En azından edebiyat ortamlarında sözü geçmeye başladı. Konuşmaları, metinleri cinsel içerikli küfürlerden, kadın organlarından arındırmanın eril dili, algıyı ortadan kaldırmaya yeteceği düşünülüyor sanırım. Carol Adams, Etin Cinsel Politikası kitabında eril kültürün, kavramların içini boşaltarak algıyı saptıran bir dilden beslendiğinden bahseder. Dil tarafsız değildir, yalnızca düşünceleri taşıyan bir araç olarak algılanmaması gerekir. Dil, bizzat düşünceleri şekillendirir. Birçok kültürün efsane ve öğretilerinde kadının erkekten aşağı, bir hizmet ehli olarak biçimlendirilerek “birisi” olmaktan çıkarılıp, “bir şey”e indirgendiği görürüz. Bedenlerin denetimi, tahakküm, dolayısıyla senin de belirttiğin gibi bir savaş haline muhtaçlık durumu var. Mevzu organlardan derin yani. Bu bağlamda Mungan’ın dilini çok tartımlı ve doğru, kavrayışını ise derin buluyorum. Onun kavrayışını, hassasiyetlerini edebiyat dışındaki duruşlarında, konuşmalarında da görüyoruz.

Bu arada dile vurgu yaptık ancak bu bahsettiğimiz metinlerde yoğun bir çalışma da var. Mungan coğrafyanın anlatılarının, folklorünün, geleneğe dair zengin birikiminin izini sürmüş, neredeyse bir görev bilinciyle derlemiş. Bir hikâyesinin ardındaki özel okumaları, araştırmaları tahmin edebiliyorum.

Lal Masallar’ın da çok incelikli, destansı anlatısıyla ahenkli bir dili vardı. İzlekleri farklıydı tabii ki. Sendeki yansılarını merak ettim.

BA: Lal Masallar’da yol imgesi hem somut, hem de soyut anlamıyla kafama kazınmıştı. Özellikle Azer ile Yadigar hikâyesinde, Azer annesini obadan ayrılışına ikna ederken şöyle söyler:

“Sil yüreğinden kara bulutları ana. Bir zaman gurbet tepsin ayaklarım, bir zaman gurbet avaresi olayım, ta ki yüreğimdeki gurbetten sıyrılana dek diyar diyar dolanayım.”

Mungan burada tam neyi kast etmiş bilemeyiz tabii fakat benim için yürekteki gurbetin tek sebebi, var oluşumuzun maksadını bulamayışımızdır. Yürekteki gurbet olgusu ilk hikâyede içime düşünce, tüm kitabı bu düşüşün sızısıyla okudum. Mungan metinleri akıl için bir maceradır, düşmeler bitmez. Yine aynı hikâyede, Azer ozanlarıyla ünlü bir köye varır. Sazının ustalığıyla mest ettiği diğer ozanlar töreleri gereği aralarında altın toplarlar ve Azer’e verirler. Azer altınları kabul etmek istemez ve şöyle der: “Hayır ağalar, şu sazı çalanda çalmayanın hakkı var. Şu hikmeti bilende bilmeyenin hakkı var.”

Öİ: Bu söze ben de takılmıştım. Sade bir şekilde birçok öğretiyi içinde barındırıyor aslında. Burada, Anadolu terbiyesine özgü çok tanıdık bir mütevazılık, bilgelik, kavrayış var. Kâinatta bir zerre olduğumuz algısından da beslenen bir duruştan bahsediyorum. Bu algı aslında İslamiyet’in ve hatta imparatorluğun özündeki kulluk olgusunun da bir getirisi. Öte yandan, bir zerrenin dahi yok sayılamayacağı düşünüldüğünde farklı kapılar açılıyor. Buradan başlayıp kadercilik, hür irade, tek bir insanın etkisi tartışmalarına kadar uzanırız. Bu sözün araladığı öteki pencereyi de kaçırmamak gerekiyor sanırım. Yaşanan her türlü kıyımda, acıda, dolaylı ya da dolaysız bizim de parmağımız var. Doğaya zararlı olduğunu bildiğimiz hidroelektrik santrallere karşı çıkıp da, bir nehirden hemen biraz uzaklıkta bulunan ve o nehre kurulmuş santralin ürettiği elektriğin çalıştırdığı klimayla donatılmış otelde konaklamak gibi tezatlardan bahsediyorum.

İçinde Geyikler Lanetler geçen muhabbetin laneti de bu sanırım, dallanıp budaklandık yine.

BA: Bu çok normal. Geyikler Lanetler içinde bir sürü felsefe kitabı barındıran büyük bir kütüphane gibi. Her okuyuşumda fark ettiğim yeni yeni raflar, kitaplar ve fikirler oluyor. Bu yazı için giriştiğim son okumada ise Hazer Bey’in şu büyük sorusuna takıldım: “İnanç, gerçek değil midir Kureyşa?” İnsanın genel olarak inanmaya doymadığı aşikâr. Kendi uydurduğumuz doğrulara inanıyoruz, dinlere inanıyoruz, içimizdeki iyiliğe ve acı veren her kavramın kötülüğüne. Gerçek kavramı daha kafamızda net değilken, bir de inandıklarımızın gerçekliğini sorgulamanın neye ne faydası dokunur bilemesem de kendimi düşünmekten alamıyorum. Felsefenin de doğuşunu sağlayan, insanın varoluş amacının ne olduğu sorusu da bir noktada gerçeğin belirlenmesi ve ona ulaşmanın yollarının aranmasına dayanıyor. Sümer mitolojisinde, tanrıların kendi işlerini yapmaları için insanı yarattığı geçer. Fakat bu sırada çok sarhoş ve uykulu olduklarından yaratılan ilk insanlar oldukça kusurludur. Benim dinlediğim en mâkul hikâye bu sanırım. Binlerce yıldır oynana oynana karışmış bu arayış yumakları bizim ömrümüze denk gelen bir zamanda çözülmeyecektir elbet.

Öİ: Gerçeğin aranışı ezeli bir mevzu. Varoluşuna bir anlam yükleme çabası biz insanlara özgü sanırım. Dinlerin, öğretilerin, felsefenin, farklı açılardan bilimin ilgi alanına giriyor. Bu arayışta, işin içine bir de dil girince gerçek kavramı daha muallak bir zemine oturuyor. Çünkü özdeşlik ilkesinin inkârı olan dil, rasyonel değildir. Dilde “hem-hem de” söz konusudur, bir şey hem a hem de b olabilir. En basitinden, birden fazla anlamı olan bir kelime, ifade veya cümle belirsizdir. Sonuçta, arayış içsel bir şey olsa da ifadelerimizi dil vasıtasıyla aktarıyoruz. Hatta dil gibi belirsiz bir araçla düşünüyoruz. Daha önce belirttiğim gibi, dil düşünceleri taşıdığı kadar, onları şekillendiriyor da. Ek olarak, Einstein’ın zaman, mekân ve hatta evrenin belirsiz olduğunu göstermesiyle belirsizlik, gerçeğin göreceli oluşu en sağlam kazığımız olan bilimi de yerinden oynattı. Gerçek belki de bu belirsizliğin bahçesinde yeşeriyor, bize de orada mı yoksa şurada mı bakmak, aramak, şaşırmak düşüyor. Bulsak da, hepimiz farklı açıdan göreceğiz zaten gerçekliği.

Lafı, hakîkate dair kıymetli sözler eden Geyikler Lanetler’e bırakıp, burada duralım dilersen.

BA: Duralım.

“Kasım öldü mü? Ölmedi mi?

Elbette biliyorum bu sorunun karşılığını

Ama artık bilmek yazgımıza yetmez”

“İnsan, umuduyla hayatını birbirine karıştırmamalı.”

“Kurban almanın tarihi, kurbanın ömrüne bağlı.

Cellat da kurbanı kadar yaşar, daha fazla değil.”

“Erkek dediğin yüreğinde taşırmış kendi rahmini.”

“Fırtınalı ruhların

fırtınalı havalarda sakinleşmesi gibi

İçimdeki gazabı dışımdaki dünyada görünce uysallaşıyorum”

“Güneşin kavmindeki gölge

Zamanın mızrağı beden

-Böl günü ikiye

-Böl yazgıyı ikiye

İkiye katlanan döngü

Kendini dönen daire!”


(BA/Oİ/AS)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.