Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-872-9
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 21,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Murathan Mungan
Bir Dersim Hikâyesi
Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2012
3. Basım: Kasım 2016

"Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını... Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü...

"Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir. Ben de bu kitap için yazarlardan bunu istedim: Bir Dersim hikâyesi anlatmalarını..." —Murathan Mungan

Günümüz Türkçe edebiyatın önde gelen isimlerinden 23 yazar Murathan Mungan’ın bu çağrısına birer hikâye ile cevap verdiler:

Ahmet Büke, Yalçın Tosun, Ayhan Geçgin, Cemil Kavukçu, Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez, Hatice Meryem, Şule Gürbüz, Hakan Günday, Ayşegül Çelik, Haydar Karataş, Murat Yalçın, Karin Karakaşlı, Murat Uyurkulak, Gaye Boralıoğlu, Sema Kaygusuz, Yavuz Ekinci, Seray Şahiner, Murat Özyaşar, Jaklin Çelik, Gönül Kıvılcım ve Barış Bıçakçı.

İÇİNDEKİLER
Önsöz: Süt, Kan ve Kelimelerin Kemikleri Murathan Mungan
Herkes Ana Kuzusu Ahmet Büke
Karganın Merhameti Yalçın Tosun
Yıkımın Tarihi Ayhan Geçgin
"Bunlar Masal mı Munira Hala?" Cemil Kavukçu
"Lori... Lori..." Behçet Çelik
Yük Ayfer Tunç
"Tarih Öncesi Köpekler" Burhan Sönmez
Beyaz Kartal Hatice Meryem
Çok Uzakmış, Ancak Tayyareyle
Gidilebilirmiş Şule Gürbüz
Zerre Hakan Günday
Işık Ağaçları Ayşegül Çelik
Masal Bitti O Gece Haydar Karataş
Üç Dersim Murat Yalçın
Sabiha Karin Karakaşlı
Kaju Murat Uyurkulak
Pepuk Kuşu Gaye Boralıoğlu
Yıllar Önce Ben Bir Meydandaydım Sema Kaygusuz
Dedemin Madalyası Yavuz Ekinci
Çifte Sultanlar Seray Şahiner
Kalan Murat Özyaşar
Ziyaret Jaklin Çelik
Yasak Ülke Gönül Kıvılcım
Ekber, Sen... Barış Bıçakçı

Biyografiler
OKUMA PARÇASI

Önsöz: Süt, Kan ve Kelimelerin Kemikleri, Murathan Mungan, s. 11-14.

Adından da anlaşılacağı gibi bu kitap 1938 Dersim katliamını eksen alan, "ortak bir tema üzerine çeşitlemeler" diye nitelendirilebilecek öykülerden oluşmaktadır. Yazarların önceki yazdıklarından bir derleme olmayıp, bu kitap için özel olarak kaleme aldıkları öyküleri içermektedir.

Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkâr politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz.

Vardığımız toplumsal ve tarihsel dönemeçte bugün toplumun bazı kesimleri artık "tarihimizle yüzleşmek" zorunluluğundan söz ediyor. Geçmişimizle köklü bir hesaplaşmayı, yaşananlara ilişkin sorumlulukları üstlenmeyi önerenler çoğalıyor. Çeşitli dönemlerde yaşanan kanlı olaylar, bu konularda yapılan tartışmalar eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde gündelik yaşamda yer tutmaya, yüksek sesle dillendirilmeye başladı.

Anadolu, kanlı sahne. Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını... Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü...

Zaman'la kabaran toprak yalnızca ölüleri, kemikleri değil hakikatleri de geri verir. Zaman'ın rüzgârı estikçe toprağın altına gömülen ne varsa yavaş yavaş çıkmaya başlar ortaya.

Bugün birçok araştırmacı, Anadolu toprağında çeşitli dönemlerde işlenen kırımlar, kıyımlar, katliamlar, insanlığa karşı işlenen toplu suçlar konusunda belgeler, kitaplar yayımlıyor. 4 Mayıs 1937' de başlatılıp 1939'da sona eren ve her ne kadar devlet tarafından adına "Dersim Harekâtı" dense de apaçık bir soykırım olan bu katliama ilişkin son yıllarda sayıları giderek artan biçimde belge, bilgi gün yüzüne çıkmaya başladı. Tarihi kilit altında tutmaya çalışan devlet ve genelkurmay arşivleri hâlâ kapalı, ama o kapalı kapıların ardından dışarıya gerçeklerin bilinme, görülme ihtiyacı sızıyor.

Tarih ve araştırma kitapları, belgeler, incelemeler bazı okurların ilgisini çekmeyebilir, kimileri özellikle uzak kalmayı isteyebilir, okunanlar çabuk unutulabilir. Oysa hikâyelerdir akılda kalan. Anlar, durumlar, sözler, sahneler, kişiler kalır. Bu seçkinin bir amacı da tarihi edebiyatla güncellemek... Hayatları ellerinden alınmışlara hayat kazandırmak.

İyi edebiyat "özcü" değildir. Olguları öze, töze bağlamaz. Olup bitenler için bir ırkı, bir ulusu, bir halkı suçlamaz. Süreci belgeleyip anlamlandırır. Onun özü insani olandır. Bu nedenle elinizdeki kitabın bir edebiyat yapıtı olduğu unutulmamalıdır. Edebiyat kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için yapılır. İyi edebiyat insanlara gerçekleri algılama, hakikatleri üstlenme, sorumluluk alma, gerçeğe dayanma gücü kazandırmak ister. Kırımları, kıyımları, katliamları halklar yapmaz, zihniyetler yapar. Barbar olan iktidarlar ve onun kurumlarıdır. Sosyolojik kumaşı amaçlarını gerçekleştirmek için devletin ideolojik aygıtlarıyla dokumak, "iktidar olmanın" politikasıdır. Bu nedenle mücadele edilmesi gereken halklar, uluslar değil, zihniyetlerdir. İyi edebiyat bunu bilir, bunu gösterir.

Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir. Ben de bu kitap için yazarlardan bunu istedim: Bir Dersim hikâyesi anlatmalarını.

Kuşkusuz benim de bir Dersim hikâyem var: Üniversite yıllarımda, Ankara'da, Bahçelievler'de Dersimli bir komşumuzdan dinlemiştim. Hiç unutmam: Ilık bir yaz öğleden sonrasıydı. Evde olduğumuz halde birileri duyar korkusuyla fısıltıyla anlatmıştı Dersim'de yaşanan zulmü, kıyımı. Asıl hikâye kocasınındı: 40 yaşından sonra birdenbire alkolik olmuş, şiddet eğilimleri ortaya çıkmış olan kocası başkomiserdi; gösterdiği şiddetin ölçüsü kabul edilemez olunca Emniyet Teşkilatı tarafından sık sık izne çıkarılmış, psikolojik yardım alması için doktorlara gönderilmişti. Çocukluğunda aile büyüklerinden dinlediği bir hikâye kalmış aklında adamın. Dersim katliamına katılan bir asker akrabaları, çocuğunu emzirirken süngülenmiş bir kadın görüyor. Anne çoktan ölmüş, ama kucağındaki bebe annesinin memesini emmeye devam ediyor. Adam bakmış bebenin emdiği süte kan karışmaya başlamış, dayanamayıp alıyor bebeyi ölü kadının kucağından. Sahipleniyor, kendi oğlu gibi büyütüyor. Ona anlatılan buydu.

Başkomiser 40 yaşına geldiğinde annesi ölüm döşeğindeyken hakikat göğsünde süte kesiyor, tutamayıp kendini, anlatıyor sözü edilen o bebenin aslında bizim başkomiser olduğunu... Hikâyenin geri kalanını, saklanan yanlarını... Uzak akrabaları olan o askerin kaputa saklayıp bebeyi kaçırdığını, buna ilişkin bir sürü ayrıntıyı. Sonra getirip çocukları olmayan bu çifte evlatlık verdiğini. Ölüm döşeğinde helallik istiyor büyüttüğü bebeden.

Sözünün sonunda komşumuz, kocasının yıllar sonra dönüp dolaşıp bir Dersimli kadınla evlenmesinde kaderin işaretini bulduğunu söylemişti. Başkomiserin kendisine nasıl davrandığını sorduğumuzdaysa, "Dersimli olduğumu bilir ya, eli bir bana kalkmaz," demişti. Tüylerim ürpererek dinlemiştim gerçek olamayacak kadar gerçek bu hayat hikâyesini. Azıcık patlak gözlü, bir ayağı aksayan, dudağının kıyısında hep bir sigarayla gezen o başkomiseri her gördüğümde gözümün önüne emdiği süte kan karışan bir kundak bebesi gelecekti artık... Bu hikâyedeki, o güne dek bize anlatılanlara hiç benzemeyen, bebesini emziren bir kadını göğsünden süngüleyen askerin ve benzerlerinin hikâyesi ise yıllardır açılmayan genelkurmay arşivlerinde duruyor olmalı.

Amacı ne olursa olsun edebiyat bir yanıyla çok kişiseldir. Bu seçki varlığını benim o zaman dinlediğim bu ürpertici hikâyeye borçludur bir bakıma. Hep günün birinde yazmayı düşlemiştim; yıllar sonra böyle bir seçki yapmak düşüncesiyle tomurcuklandı.

Sonradan öğrendim: o Dersimli komşumuz da, başkomiser kocası da ölmüşler. Hikâyeleri, emanetleri bende kalmasın istedim.

2012'nin şubatında kapılarını çaldığım, kitapta yer alan tüm yazarlara emekleri, katkıları, dostlukları için ayrıca teşekkür ederim. Öykülerin art arda dizilmesinde, kurgulanmasında kendimce bir roman dramaturjisi, sinematografik bir montaj dikkati gözetmeye çalıştım.

Dersim'in bir diğer adı da "Kalan"dır. 23 yazar arkadaşımdan ve benden kalan olsun bu kitap da...

Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler.

Mayıs 2012

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Aslı Türker, “Esker mi büyük, Allah mı?” *, Agos Kitap Eki, Temmuz 2012

*Ahmet Büke, Herkes Ana Kuzusu öyküsünün bitiş cümlesi.

Murathan Mungan’ın tanımıyla “Anadolu, kanlı sahne”. Yüzlerce yıldır bu topraktan geçen mağlup halklar yaralı yüreklerinde acılarını sır gibi sakladılar. Bir toplumsal refleks haline gelen susma eylemi, son dönemde 1938 Dersim Katliamı için kırılmaya başladı. Gerek politikacıların dilinde gerekse medyada yer almaya başlayan Dersim 1938 gündelik yaşamımıza kadar girdi, konuşulur, tartışılır oldu. Cılız seslerin güçlenmesini takiben Murathan Mungan bir derlemeye imza attı: Bir Dersim Hikâyesi’ne.

Bir Dersim Hikâyesi, 23 önemli yazarın kaleminden, yüreğinden okuyucuya Dersim öyküleri anlatıyor. Seçkide öyküsü bulunan yazarlar şöyle: Ahmet Büke, Yalçın Tosun, Ayhan Geçgin, Cemil Kavukçu, Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez, Hatice Meryem, Şule Gürbüz, Hakan Günday, Ayşegül Çelik, Haydar Karataş, Murat Yalçın, Karin Karakaşlı, Murat Uyurkulak, Gaye Boralıoğlu, Sema Kaygusuz, Yavuz Ekinci, Seray Şahiner, Murat Özyaşar, Jaklin Çelik, Gönül Kıvılcım ve Barış Bıçakçı.

Derlemede imzası bulunanlar içinde Haydar Karataş gibi Tunceli doğumlu, konuyla ilgili eserlere imza atmış yazarlar olduğu gibi bu konuda ilk kez yazanlar da mevcut. Bu bağlamda yazarların seslerindeki farklılık kadar kökenlerinin etkisi de kahramanlara olan mesafelerinde rol oynuyor.

Derleme, emeği geçenler için de bir dönüşüm süreci olmuş. Örneğin Murathan Mungan, yazarlardan Murat Yalçın’ı “batıdan bir ses olsun” diye seçerken, Yalçın’ın ailesinin de bir kanadının Dersim’den göçme olduğunu öğrenmiş. Adını vermediği bir başka yazar ise, öyküsünü hazırlarken bir araştırma sürecine girmiş ve babaannesinin Ermeni bir aileden geldiğini öğrenmiş.

Murathan Mungan, önsözde “herkesin bir Dersim hikâyesi vardır” diyerek hikâyelerin aslında yanıbaşımızda duran kolektif bir acıyı işaret ettiğini vurguluyor. Kendi Dersim hikâyesini okuyucusuyla paylaşıp adeta sahneden çekiliyor, yazarlarımız konuşmaya başlıyor.

Dili, kurgusu, tınısı birbirinden farklı 23 sarsıcı öykünün ortak noktası hafıza tazemeleye yönelik, yaşanan acının altını çizen hikâyeler olmaları. Derleme, ne bir tarihi belge iddiasından yola çıkmış ne de kışkırtıcı söylemler içeriyor. Yaşanan acıları bir genelleme yapmadan, nefret ifşasına düşmeksizin, iyi/kötü betimlemesinin sığlığından kaçarak, en yalın haliyle insan sesleri vasıtasıyla okuyucunun yüreğine taşıyor. Kanıtlama kaygısına düşmeyen derleme, belli bir kurgu gözeterek 1938’i sadece kurbanların değil, kurban edenlerin de vicdan ayaklanmasına değinerek anlatıyor.

Bir Dersim Hikâyesi, 1938’in ve yıkımın geride bıraktıklarının, travmalarının günümüze dek izini sürüyor. Derleme, 1938’in, diğer tüm katliamlar gibi ölülerden daha fazlası anlamına geldiğini gösteriyor. Katledilen insanların aynı zamanda kaybolan diller, kültürler, hikâyeler demek olduğunu hatırlatıyor. Pesare, Dızgun Bava, Yılan Dağı ve Hızır gibi unsurlarla dolu öyküler, Zazaca kelimeler ve cümleler, yitirilen birikiminin özellikle dillerinden koparılmış insanlar metaforuyla defalarca gösteriyor.

Aslına bakarsanız öykülerin adları bile size bir Dersim hikâyesi anlatabilir nitelikte: Lori.. Lori, Dedemin Madalyası, Yıkımın Tarihi, Pepuk Kuşu vs.

Öykülerin bir çoğu alegorik göndermeler içeriyor. Örneğin Yalçın Tosun’un Karganın Merhameti öyküsü Habil ve Kâbil kıssasına, Gaye Boralıoğlu’nun Pepuk Kuşu öyküsü, yörenin ünlü bir efsanesine gönderme yapıyor.

Burhan Sönmez’in Tarih Öncesi Köpekler adlı öyküsü ise 1931 Tunceli doğumlu Cemal Süreya’nın şiirine, Antigone’un ağabeyinin cesedini toprağa gömme hikâyesi üzerinden gönderme yapıyor:

Bizi kamyona doldurdular,

Tüfekli iki erin nezaretinde,

Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular,

Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,

Tarih öncesi köpekler havlıyordu."

Sema Kaygusuz’un Yıllar Önce Ben Bir Meydandaydımisimli öyküsünde okuyucuyu vurucu ve süpriz bir son bekliyor. Murat Yalçın Üç Dersim hikâyesiyle, okuyucuya üç kolordunun imza attığı katliamı ve Cem törenlerinin herşeyi üçleyen ritüellerini hatırlatıyor.

“Sabiha”

Kitabın en etkileyici öykülerinden bir Karin Karakaşlı’nın Sabiha adlı hikâyesi. Karakaşlı, Sabiha Gökçen’in hikâyesini havaalanında çalışan bir Dersimli kadının hikâyesi ekseninde anlatıyor. Bilindiği üzere 1915 ve sonrasında Dersimli Alevi Zaza aşiretler Ermenileri teslim etmeyi reddetmiştir. Öykü, Ermeni kızı Sabiha Gökçen’in Dersim’e bomba yağdırmasının büyük ikileminin yanında, binlerce insana yaşadıkları toprağı mezar yapan Gökçen’in adının İstanbul’da bir havaalanına verilmesinin acıtan ironisini de okuyucuya ayrımsatıyor.

Öyküyü bitirince kendinize soruyorsunuz: Dersimliler Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan boğazlarında bir yumru olmadan uçabilir mi? Benzer şekilde Boralıoğlu’nun öyküsünde Dersimli kahramanın adının “Sabiha” olarak değiştirilmiş olması da konuya bir gönderme olarak düşünülebilir.

Sonu mutsuz biten masallar

Son dönemde şiddeti ve acıyı anlatmak için çok sık kullanılan bir yöntem sürreel gerçekliği kullanmak; masallardan ve çizgi romanlardan faydalanmak. Bir Dersim Hikâyesi derlemesinde masallar yoluyla anlatılan gerçeklik Cemil Kavukçu’nun Bunlar Masal mı Munira Hala?’sında, Ayşegül Çelik’in Işık Ağaçları, Haydar Karataş’ın Masal Bitti O Gece hikâyelerinde karşımıza çıkıyor.

Benzer şekilde, pepuk kuşunun, zulümden korkup öz kardeşini öldüren ve vicdanının sesiyle başa çıkamayıp kuşa dönen kahramanı, coğrafyanın zulüm hikâyeleri içinde kendine hemen yer ediniyor.

Yine Behçet Çelik’in Lori...Lori adlı hikâyesi, yörede çok bilinen bir ninni ekseninde bir vicdani hesaplaşmaya işaret ediyor.

Bir Dersim Hikâyesi, yakın tarihimize dair bir insani yüzleşme kitabı. Öykülerden biri mutlaka sizin hikâyeniz olacak, kahramanlarından biri size konuşacak, bir öykü mutlaka can damarınızdan yakalayacak...

Devamını görmek için bkz.

Burcu Aktaş, “Ölüler burada, benim içimde. Onları kim yatıştırabilir?”, Radikal Kitap Eki, 18 Mayıs 2012

“Tarihimizle yüzleşmeliyiz”... İçi en çok boşaltılmış cümlelerden… Artık bir o kadar da sahte... Bir politik vaat, siyaset öznelerinin nostalji malzemesi günümüzde. Böyle bir zamanda söylenebilecekleri edebiyatla söylemek, hatırlatmak ise sahici oluyor. Çünkü Murathan Mungan’ın dediği gibi hikâyelerdir akılda kalan.

Devletin adına Dersim Harekâtı dediği Dersim katliamına dair bugüne kadar çok şey yazıldı. Eksik, doğru, yalnış, yalan, taraf... Elimizde bu kez edebi bir eser var. Kuşkusuz konu üzerine yazılmış tek edebi eser değil ama diğerlerinden bir farkı var. Çok önemli bir seçki. Adı, Bir Dersim Hikâyesi. Murathan Mungan’ın hazırladığı seçkide Türk edebiyatının yirmi üç farklı kaleminin, sesinin Dersim hikâyesi yer alıyor. Evet bu kitap, 1938 Dersim katliamı üzerine... Mungan bir şey söylüyor, “Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir.” İşte bu fikirle yola çıkan Murathan Mungan, yirmi üç yazardan bir Dersim hikâyesi anlatmalarını istemiş. Yazarların kapılarını çalıp onlardan hikâyeler toplamış ve sonra öyküleri kendi deyimiyle roman dramaturjisi, sinematografik bir montaj dikkati gözeterek art arda kurgulamış. Kitabın en önemli yanlarından biri de bu.

Bir kanlı sahne

Bir Dersim Hikâyesi, insanın içine içine işleyen bir kitap. Kurgusu o kadar başarılı ki her öykü bittiğinde, bir sonraki öyküyü okumak için iştahı daha da kabarmış bir okur olarak sayfaları çevirmeye devam ediyorsunuz. İçindeki öykülerin bu başarıdaki önemini söylemeye bilmem gerek var mı...

Murathan Mungan’ın yazdığı önsözde Anadolu’dan bahsederken onu kanlı sahne olarak tarif ediyor. “Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü” her geçen gün biraz daha öğrendiğimizden bahsediyor. Bir Dersim Hikâyesi, bize bunu tekrar tekrar hatırlatan bir kitap. Ayrıca hatırlattığı birçok şey daha var elbette. Unuttuğumuzu zannettiğimiz şeyleri asılında unutmadığımızı, ailemizden insanların bizim için sonsuz sevgi ifade ederken başkalarının hayatını karartmış olabileceğini... Bir Dersim Hikâyesi’nin yapmak istediğini seçkiyi hazırlayan Mungan özetliyor: “Edebiyat kin tazelemek için değil. Hafıza tazelemek için yapılır.” Tarihi edebiyatla güncellemek için yola çıkan Bir Dersim Hikâyesi, “hayatları ellerinden alınmış insanlara hayat kazandırmak”la işe başlıyor.

Bir Dersim Hikâyesi’nde yer alan öyküleri bir ağacın dallarındaki meyvelere benzetmek mümkün. Yalnız bunların hepsi başka başka meyveler. Evet, aynı kökteki ağacın dallarındaki farklı farklı meyveler. Çünkü yazarlarının hepsinin kendi üslubu var ve o üslup içinde kendi Dersim hikâyelerini anlatıyorlar. Öykülerin akılda, kalpte ilk bıraktığı şey ise ‘yük’ oluyor. Çoğu öykünün ortak yanlarından biri de ‘masal’ motifi. Yazarlar masal unsurunu öykülerinde oldukça başarılı kullanmışlar. Kimi öyküler katliamı yaşamış, kimisi yaşatmış kişiler tarafından anlatılıyor. Karakterler ise çeşitli... 38’in çok uzaklarında, katliamın k’sı silinmiş bugünlerde ‘kahraman’ dedeleriyle mutlu büyümüş torunlar, acısından hiçbir yere sığamayıp geceninin bir yarısı çıkıp gezmeye başlayanlar, ömrü boyunca inkâr edenler, ne yaptıklarını bir türlü unutamayan askerler, demir kuşların içinde uçan kahramanlar!, Sabihalar...

Türk edebiyatının önemli yazarları bir araya gelince öyküleri art arda okumak bir keyif oluyor. Her öyküde o yazarın kendi edebiyatında minik bir yolculuğa da çıkıyor insan. Tıpkı Ayfer Tunç, Hakan Günday, Murat Uyurkulak, Behçet Çelik, Sema Kaygusuz, Burhan Sönmez ve Yavuz Ekinci’nin öykülerinde olduğu gibi. Bir yazarı kendi sesinde buldum derken başka bir öyküye, başka bir sese geçiyorsunuz. Bundan şikâyetçi olmak mümkün değil çünkü dediğim gibi öykü sıralamalarını Mungan o kadar güzel yapmış ki kitap sinematografik bir şekilde akıp gidiyor.

Bir Dersim Hikâyesi, bir acıyı yaşamak için ille de içinde olmamız gerekmediğini, özellikle yaşanan acı kıyım, katliam, kırım gibi insanlığa karşı işlenmiş koca bir suçsa, yaşandığı coğrafyada kimsenin buna değmeden geçmeyeceğini, geçemeyeceğini anlatıyor. Edebiyatın sırrı da burada saklı. Kitap, bunu öykü karakterleriyle yapıyor. Bir Dersim Hikâyesi aynı zamanda, yaraları saklayınca neler olduğunu gösteriyor.

Başlık, Ayhan Geçgin’in ‘Yıkımın Tarihi’ adlı öyküsünden.

Devamını görmek için bkz.

Esra Yalazan, “ ‘Kelimelerin kemikleri ve Dersim’”, Taraf Gazetesi, 27 Mayıs 2012

Sen de çok iyi biliyorsun büyük hikâyenin evvele dair ve “sonsuz” olduğunu. Hayatın yazılı dili yokken ilk resmin mağara duvarlarına yirmi bin yıl önce çizildiğini. Yazının öyküsünün başlaması için insanlığın on yedi bin yıl daha beklemesi gerektiğini... Efsunlu masallarını kâinatın boşluğuna bırakmak, dünyaya harfleri kazımak için bir milyon yıl bekledin ve sadece altı bin yıldır “yazıyla” başkalarına dokunuyorsun. Ne tuhaf, bunun bilinciyle hayatını hiç yok olamayacakmış gibi sürdürmek seni hem büyütüyor, hem de büsbütün küçücük gösteriyor.

İnsansın. Tanrı’nın hediyesi olarak kabul ettiğin yazının sihriyle dünyayı değiştirmek, kendi varlığına anlam katmak, o mananın içinde derinleşmek, kelimelerle çoğalmak istiyorsun. Arzun sadece taşa, kile, papirüse, kâğıda, dokunmatik ekranlara kişisel geçmişini, tarihini kaydetmek değil. Çivilerle oyduğun tabletler, suretleri, tabiatı, nesneleri, desenlerle süslediğin “hiyeroglif” yazılar, şiirinin ilk görünür başlangıcıydı. Sen hayatı güzelleştiren, ona gerçekliğin acısıyla, hazzıyla estetik bir boyut kazandıran “şiiri”, hikâyeyi keşfettin bir kere. Artık onu görmezden gelemeyeceğinin farkındasın. Gerçekliği hayal etmenin mucizevi bir zenginlik olduğunu kalp gözünle idrak ettin. Sanatın, yazının aslında dipten vuran kuvvetli bir dalga gibi içgüdülerin, dürtülerin, ifade etmekte zorlandığın duyguların üzerinde yükseldiğini ve bu yüzden vazgeçilmez olduğunu biliyorsun. Kelimeleri sevdiğin halde onlardan ıslanmaktan korkan bir kedi gibi kaçmanı anlayabiliyorum.

Hem, hayatın her zaman yazının incelikleriyle tarif edildiği gibi zarif, düşsel, cömert olmadığını düşünüyorsun, biliyorum. Bazen etrafında gördüğün her şey, sana “kötülüğün” sıradanlığını, hayatın eksikliğini hatırlatıyor. Böyle zamanlarda hakikatin yazıyla, sanatla tezahür ediyor oluşu, dünyanın sırlı aynasında yansıması da hâliyle pek ilgini çekmiyor. Hâlbuki yaşamın, ölümün, ebediyetin, tabiatın, değişmenin bir yasası olduğu gibi yazı sanatının da görünmez bir yasası var. O kendi kâinatında “hayalî bir gerçeklik” inşa ederek dünyamızı tekrar tekrar yaratıyor. Özgürlüğünün sınırı yok. Rüyalarında, sayıklamalarında, gövdenin kuytusunda saklanan mırıldanmalarında, hayallerinde, kimselere duyurmadığın iç çekişlerinde, dile gelemeyenleri, “kelimelerin” hiç kaybolmayan kemiklerinde görebilirsin. Tapınakların, kiliselerin, camilerin, duvarlarında, mezar taşlarında, kutsal kitaplarda, anıtlarda, yaldızlı el yazmalarında, gördüğün “işaretler” sadece “tanrısal” oldukları için büyülemiyor seni. Binlerce yıldır birbirleri üzerine yığılan uygarlıkların, kültürlerin farklı seslerini de taşıyor sana. O bükümlü harflerde, gürül gürül tersine akan kelimeler nehrinde, geleceğe açılan o çok geniş edebiyat vadisinde, masalların, efsanelerin, aşk şarkılarının, hükümdarlarla, tanrılara yazılmış ilahilerin, destansı şiirlerin biriktiğini görüyorsun. İşte sen o uzun hikâyenin minicik bir parçasının. Ne başlangıçsın, ne de “son”.

Hafıza tazelemek için edebiyat

Şimdi başını kaldırıp doğup büyüdüğün coğrafyanın yüzüne bir bak. İhtiyar bir kadın yüzü misali derinleşen kıvrımlı acı haritasına korkmadan bak. Hikâyeleriyle, şiiriyle okurunu büyüleyen “söz kuyumcusu” Murathan Mungan, senin de hayatına bir şekilde dahil olmuş Dersim Hikâyesi’ni, kadim bir kültürle, yazı geleneğiyle beslenen yazarların diliyle gösterecek. Ama önce onu dinle: “Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını... Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü.” İçinde olmadığı halde, kendisine değip gitmeden yaşayanların bile bir “Dersim hikâyesi” olduğuna inanan şair, sezgisine, kelimelerinin gücüne inandığı yazarlardan bir hikâye yazmalarını istemiş. Kalanlar da toprağa gömülmesin diye, acılara şifa olacak mektuplar misali onları bekleyenlere göndermiş. Hem ne diyor bak: “Edebiyat, kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için yapılır.”

Hadi sen de yazıyla, sana iyi gelecek kelimelerle dağıt hafızanın kuytusunda biriken tortuyu. Daha ilk hikâyede bir taş konuşacak seninle. Ansızın bastıran bahar yağmurlarına eşlik eden dalgın bakışlarda, ağlamayı aklından geçirip de ağlayamayanlarda, tabiatın buruk sesini işiteceksin. Ahmet Büke’nin masalı taşın diliyle başlıyor: “Yerimde ağırım. Çok oldu kalkamadım. Çok oldu bile diyemem. O zaman ‘zaman’ yoktu daha. Zamanın zıddı vardı. Bir çukur gelsin, aklınıza. Çok derin. O çukur kazılırken atılan, üst üste yığılan toprak var ya: İşte o toprak büyüdükçe önce kuzgun bir tepe oldu. Ot bürüdü. Mavi donlu çiçekler çıktı. Aya doğru açtılar taçlarını. Gündüz oldu arılar geldiler. Sağrısında Kur’an taşıyan bir at geldi. Sonra kınalı kumrular. Çukur derinleştikçe tepe büyüdü.” O taş, seni, beni, gece dualarıyla çocuklarını yatıştıran anneleri, ölmüşlere yakılan ağıtları, üzerine konan kırlangıçların sevdalanışını, ozanların yanık türkülerini, onu yalayıp geçen soğuk suların şırıltısını, günün geceye kavuşmasını, hayatın sürekliliğini mucizeleriyle anlatıveriyor birkaç satırda. Yazı böyle çoğalarak şifa oluyor sevenlerine.

Dile yabancı olmak

Sonra büyük bir yazarlar korosundan, vicdanın, korkuların, karmaşık duyguların, merhametin, yaraların, kimi zaman da “suskunluğun” sesini duyacaksın. Peki, sen ne yapıyorsun? Belki avare dolaşıyorsun sokaklarda. Tenha bahçelerdeki ağaçlar, kıyılardaki yosunlu çakıllar, göklerdeki bulutlar boyunca yürüyorsun. Durmadan düşünüyorsun. Aileni, takıntılarını, yalnızlığını, kayıplarını, sevdiklerini, sevemediklerini... Kendi sessizliğine benzeyen taşlar keşfedip ceplerine dolduruyorsun insanları uzaktan seyrederken. Varlığının trajedisini unutabilmek için eve döndüğünde ılık çukuruyla seni kucaklayan koltuğuna yığılıp kalıyorsun. Bildiğin dünyadan uzaklaşıp sönük hayallerine mi dalmak istiyorsun. Orada kal biraz. Behçet Çelik, bildiğin dünyayla arana giren engelleri, kahramanının sesiyle duyuracak...

Hayatı boyunca geçmişinde kalan bir “sır” yüzünden hiç gülmeyen dedesinin ardından, hayatına gizlice eşlik etmiş bir kadınla konuşurken uzanıp senin de elinden tutacak. “Sesinde bir tını vardı. Aynı dili konuşuyorduk; kelimeler yakın anlamlar taşıyordu birbirimize; ama ne olduğunu bilemediğim bir engel, bir engebe, aşamadığımız bir yabancılık seziyordum, cümlelerin birbirine bağlanmasını zorlaştıran bir pütür. (...) Dar odalarda, cılız ışıkta, kalın tozlu sözlüklerde kalmış bodur kelimeler onun ağzından masal diyarlarının geniş, bitimsiz ufuklarını kuşanarak çıkıyordu. Ama ben uykuya hazırlanırken masal dinleyen bir çocuğun hafiflemesini değil, bilmediği bir dünyaya düşmüş masal kahramanının tedirginliğini duyuyordum.” Böyle olmaz mı zaten? Bu tekinsiz dünyada kendi hikâyelerimizin ıssızlığıyla kaybolup, başka dillerin yabancısı oluruz.

Sadece kendi dilinin ağusuyla kavrulma diye değil, sana ait olmadığını sandığın hayatlara dokunarak başkasının acısıyla buluşarak derinleşebilmen için okumanı isterim bu hikâyeleri. Akşamları mağaralarda saklananların, fazla kurşun harcanmasın diye meşe kütükleriyle dövülen insanların, büyük bir toz bulutunun içinde parçalanan vücutlarını seyretmek zorunda kalan kadın pilotun, masallarla korunan kambur bir çocuğun, “ışık ağaçlarının”, toprağın hikâyeleriyle zehirlendiği için büyüyemeyen ağaçların şahidi olacaksın. Korkma, sen de o kahramanlar gibi elbet bir gün, ıssız bir anda işe yarar umuduyla hikâyelere aklınla değil kalbinle tutunacaksın.

Unutulmaz bir film çeker gibi...

Rüzgârlı vadilerde sazın teline ağır ağır vuran kör Ozan’la birlikte ait olduğun, hep özlediğin toprağa sığınmayı isteyeceksin muhtemelen. Dersim’de dünyaya gelen Haydar Karataş, vaktiyle bütün köyü ateşe verip konağı yakmayan ama resimlerin üzerini sıvayla kapatanların vahşetini edebiyatın gücüyle gösterecek. Sürgünden sonra konağa yerleşen kadın kahramanının köyün çocuklarını 38’de öldürülen hangi çocuklara benzettiğini anlattığı satırlarda başın dönecek. Yutkunamayacaksın belki. Azıcık soluklan, sadece şiddeti değil, biraz sonra hakikatin üstünü zalim bir bencillikle örtenle, göremediği duvar resmini tahayyül ederek yaşayabilen “insanın” umudunu birlikte anlatacak sana. Vazgeçmeden beklemenin kıymetini gösterecek. Dokuz yaşında bir kız çocuğunu ölmüş annesinin bileğinden kurtarıp onu ormana saldıktan sonra ömrünün sonuna kadar dönmesini bekleyen bir adamın çaresizliğiyle parçalanacaksın, kendi acılarından uzaklaşacaksın ama “yalnız değilim, o da var işte, o da yaşadı, gelip geçti benim gibi buralardan” diyeceksin.

İçinde büyüklerinden kederini miras alanların, çocuk yaşta sevdiğini kaybedenlerin yaşadığı hayalkırıklığının, sürgünlerin yüzdüğü hikâyeler seni yıldırmasın. Edebiyat onlara bakarak iyileşebileceğimizi de söylüyor. O hikâyeler, neredeyse bir asırdır “susanların” üzerindeki kalın örtüyü, kelimelerin büyüsüyle kaldırıyor. Onları müthiş bir özenle, unutulmaz bir film çeker gibi buluşturan usta bir şair, Murathan Mungan, nihayetinde yazının hakikatini hepimize hatırlatıyor: “Bilirsiniz. İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler.”

Gün gelir okunurlar. Her okunuşta başka bir bakışla yeniden doğarlar. Şiirlerle, ağıtlarla, masallarla, kelimelerle çoğalıp başka hikâyelere karışırlar. Yazarların “tanrısal” nefesleriyle uzak diyarlara kanatlanıp yeni hayatlarına kavuşurlar. Perdeler kalkar, sırlar usulca aydınlanır. Toprak dirilir, bereketiyle yeşerir. Kelimelerden taşan acı, edebiyatın şifasıyla uykuya yatar sonra ansızın uyanır. Gün gelir, susanlar konuşur, konuşanlar susar. Ve o “büyük çember” başladığı yerde ucunu bulur, kendi üstüne kapanır.

Devamını görmek için bkz.

Cemal Şakar, “Ve Dersim dile gelir”, Yeni Şafak Kitap Eki, 19 Haziran 2012

Edebiyatın temel işlevlerinden biri, toplumsal sorunları kendine mesele edinmesidir. İnsanın unutmasına, tarihin üzerini örtmesine inat, edebiyat ele aldığı konuyu her daim canlı ve güncel tutar. Aslında zaman ve mekanla mukayyet bir sorun, edebiyatın yöntemleriyle kayıtlarından kurtularak evrenselleşir.

Murathan Mungan, 'toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğü'nün bilinciyle yirmi üç öykücüyle birlikte Bir Dersim Hikâyesi'ni derleyip toparladı.

Kitapta yer alan öyküler, bu 'ortak hikâye' için yazıldı. Çalışmadaki ortak kaygı Mungan tarafından şöyle ifadelendiriliyor: 'Bu seçkinin bir amacı da tarihi edebiyatla güncellemek… Hayatları ellerinden alınmışlara hayat kazandırmak.'

Farklı gözle aynı acı

Bu tür atölye çalışmaları, özellikle öykünün imkânlarını tanımak açısından her zaman önemli olmuştur. Aynı konun farklı yazarlar tarafından işlenmesi; bakış açısının, kurgunun, temanın öyküyü nasıl da farklılaştırdığını net olarak gösterir. Zaten yazarları birbirinden ayıran üslup; sadece sözcüklerin ne şekilde yan yana dizildiğinden çok, meseleyi ele alışla ilgilidir.

Tahkiye için seçilen tema öykünün biçimi üzerinde etkilidir. Bu kitaptaki Dersim teması birçok öyküdeki simgeleri, imgeleri, öykü kişilerini belirlemiştir. Örneğin öykülerin tahkiyesinde masal formu neredeyse ortak bir anlatma biçimidir. Hikâyeler genellikle dede-nene üzerinden anlatılır. Masal formunun seçilmesinde birkaç faktör etkili olmuş olabilir; örneğin olaylara tanıklık edilmemiş olması ilk akla gelenlerdendir. Daha da önemlisi, böylesi ağır acıların yaşandığı temaları, olayın aynı sıcaklığıyla canlılığıyla anlatabilmek muhaldir. Hatta bire bir olayı yaşamış insanlar dahi, yaşadıkları acıyı anlatamazlar. Bu tür durumlarda yazarlar, genellikle olayla arasına 'soğuk bir mesafe' koyarlar, işte bu soğuk mesafe sayesinde olay anlaşılabilir ve anlatılabilir olur. Dersim öykülerinde seçilen masal formu, bu soğukluğu yaratmak bakımından oldukça işlevseldir. Ayrıca masalların nene-dede ağzıyla anlatılması, gerçeklik duygusunu da pekiştirir. Ama masal aynı zamanda tahkiye ettiği temayı kendi sisli puslu ve olağanüstü dünyasında yumuşatır, esnetir ve böylelikle gerçeklik buharlaşır. Hatta kimi öykülerde Dersim gerçeği neredeyse masalımsı tahkiyelerle romantik bir düşe dönüşmüştür.

Bir sırrı ifşa etmek

Hikâye zamanıyla anlatma zamanının eşzamanlı olduğu öyküler, kitapta istisna kabilindendir. Genellikle neneler veya dedeler; artık susamadıkları bir anda ya da ömürlerinin son deminde birden hikâyelerini anlatmaya başlayıverirler. Yıllarca taşınmış bir sırrın fâş edilmesiyle kurgulanan bazı öykülerde, bu fâş etme, öykü içinde yeterince gerekçelendirilememiştir. Kitaptaki bu tür öykülerde 'gerekçe' sadece yazar istediği içindir. Çünkü tema bellidir, öykü mutlaka bu temayla bir şekilde ilişkilendirilmelidir. Zaten atölye çalışmalarının temel zaaflarından birisi, her yazarın 'belirlenmiş konu'lar üzerinde yazamayışıdır. Sözünü ettiğimiz öykülerde, sır fâş edilmezse öykünün Dersim'le ilişkisi kurulamamış olacaktır.

Mağara, bebek, şeref madalyası, intihar, süngü, uçak… öykülerdeki ortak simgelerdir. Katliamın izleri devamlı olarak bu simgeler üzerinden sürülmektedir. Zaten edebiyat da gücünü, kurduğu simgelerden alır. Edebiyatın toplumsal sorunları zamanın ve mekânın kayıtlarından kurtardığını söylemiştik; Bir Dersim Hikâyesi'ni okuduğumuzda muhayyilemiz, söz konusu simgelerle Dersim arasında sıkı bir ilişki kurar ve böylelikle Dersim katliamı simgelerle soyutlaşarak, dünyada bildiğimiz diğer katliamlarla soykırımlarıyla eşdeş bir hale gelir. Dersim'in üzerinde uçan uçaklarla Bosna'nın üzerinde uçanlar aynı uçaklardır ya da Dersim'in bebeleriyle Filistin'in bebeleri kardeş olur. Bir muhacir, Dersimlilerin sürgününde kendi yersiz-yurtsuzluğunu görür.

Hikâyelerle hafızaları tazelemek

Zaten Murathan Mungan da önsözde, edebiyatın kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için yapıldığını söyler: 'İyi edebiyat insanlara gerçekleri algılama, hakikatleri üstlenme, sorumluluk alma, gerçeğe dayanma gücü kazandırmak ister. Kırımları, kıyımları, katliamları halklar yapmaz, zihniyetler yapar. (…) Bu nedenle mücadele edilmesi gereken halklar, uluslar değil, zihniyetlerdir. İyi bir edebiyat bunu bilir, bunu gösterir.' Edebiyatın gücü de, olaylar tekil ve şahsi bile olsa, oradaki zihniyeti her zaman ve zeminde göstermesinden doğar.

Ahmet Büke, Behçet Çelik, Hatice Meryem, Şule Gürbüz ve Murat Özyaşar'ın çalışmaları, kitabın öne çıkan öyküleri. Örneğin Behçet Çelik, Dersim'deki kıyımı yaratan zihniyeti bütün acımasızlığıyla gösterir: 'Fazla kurşun harcanmasın, tüfekler de zarar görmesin demişler, bu sefer de meşe kütükleriyle…' Hatice Meryem, ortalıkta 'kanun kokusu'nu soluyan Sabiha Gökçen'i ironik bir dille anlatır; final müthiştir: 'Ben nereden kalkarsam kalkayım babama konacak bir kartalım.' Ahmet Büke'de Dersim tufan gibidir: 'Demiş, hepimiz kırılsa bile, bir erkek bir kız çocuk bulurum. Onları saklarım, demiş.'

Unutulan borç affedilmiş değildir

Yazının finali Şule Gürbüz'den olsun: 'Biz ânın içinde andan habersizdik. Aynı anda yaşıyor ve birinin her yeri ağrıyorsa bu ağrılardan bize düşecek paya vereceklerimizi ne vakit ödeyecektik? Herkes şahsi borcunu bir şekilde öder ya da borçlu gider. Ödenmemiş borç, unutulmuş ya da affedilmiş değildir; bilirim ama kalabalığa, topluma ait borçlar kime kesilir, bu da pay mı edilir, sonrakilere kalır da parasını yiyip içenin, bir şey bırakmayanın kınandığı gibi ayıplar da bize mi kesilir?'

Devamını görmek için bkz.

Müjgan Halis, ''Dersim için kalem kardeşliği'', Sabah Gazetesi, 9 Haziran 2012

Murathan Mungan'ın çağrısıyla bir araya gelen ve Bir Dersim Hikâyesi adıyla kitap çıkaran 23 edebiyatçıdan 12'si Diyarbakır Kitap Fuarı'nda buluştu.

74 yıl önce yaşanan Dersim Katliamı'nı toplumca konuşmaya başlayalı çok olmadı... Dersimliler anlatmaya başlayınca gördük ki akıl almaz acılar yaşanmış ve hiçbiri iyileşmemiş aslında... Katliamı yaşayanlar bu kadar zaman susmayı tercih etti, o kadar sustular ki çocuklarına bile anlatmadılar neler olduğunu... Ama gün geldi; yüzleşme kaçınılmaz oldu. Susanlar konuşmaya, bilmeyenler öğrenmeye başladı... Edebiyatçılar da boş durmadı elbette; 23 edebiyatçı, Murathan Mungan'ın çağrısıyla bir araya geldi ve adına Bir Dersim Hikâyesi dedikleri kitaba imza attı...

SORULAR

- Dersim, bu ülkede yaşayan herkese değmiş midir sahiden? Yanıtınız 'evet'se bu değmişliğin şimdiye kadar dışa vurulmaması hakkında ne söylemek istersiniz?

- Edebiyatın Dersim'i ihmal ettiğini düşünüyor musunuz? Yazarın tarihe sorumluluğu bakımından...

Geçmişi konuşmak kolay değil

Ahmet Büke

''Dersim'i görmedim. Ama hikayelerini dinledim sürekli. Yaşayan herkese değmiş midir bilmiyorum ama düşünülenden çok daha fazla temas etmiştir hayatımıza. Türkiye'de geçmişi konuşmak kolay olmuyor." - "Edebiyat dışarıda akan hayattan azade değil galiba. Ama her zaman anlatacak birileri olur bu ülkede. Çoğu zaman sesi yeterince duyulmasa da olur. Ben birbirini daha az tanıyan ve temas eden bir yazar kuşağından geliyorum."

Soykırımı yaşayanlar suskunlaştı

Gönül Kıvılcım

''Dersim'i kendi gözlerimle değil, ama kelimelerin gözüyle gördüm. Nereden başlayalım bilemiyorum. Bir suçlu varsa eğer, bu ülkede eğitim müfredatını hazırlayanlar mı, günahları toprağın altına gömmek için yeni yasalar çıkaranlar mı, işkenceyi, olağanüstü hali gözü kapalı uygulayanlar mı, kimdir? Soruyorum size." - "Biraz 'geç' olarak nitelenebilir Dersim kitapları. Ama memlekette sırlardan bahsetmek için parmak kaldıranların başına gelenleri bilirken, bu gecikmeyi anlamak mümkün bence. Dersim, Maraş gibi katliamları, 1915 soykırımını yaşayanlar, olanları birbirlerine bile yeniden anlatamayacak kadar suskunlaşırken, bu tür sırlar aile içinde dahi konuşulamazken edebiyat da gecikti haliyle."

Hakikatler toprağın altına gömülmüş

Burhan Sönmez

''Dersim'i görmeden Dersim'i anlatmayı değil, daha ölmeden önce ölümü anlatmak istedim. Bu ülkenin tarihi, gerçeğin inkarıyla şekillenmiş. Hakikatler toprağın altına gömülmüş." - "Dersim bu ülkede sadece bir tarih değil, bugünün kendisidir. Öykümde, Dersim'den 'artakalan' yaşlı kadın ile bugünkü Kürt savaşında benzer acılardan geçen genç kızın hayatlarını birlikte anlatma ihtiyacı hissettim. Aksi halde Dersim, tarihe havale edilmiş herhangi bir olay haline gelirdi. Edebiyat, siyaset yapmanın değil insanları anlatmanın peşindedir."

Acı gelir sizi bulur

Hakan Günday

''Acı öyle bir şey ki, kaynağı, bulunduğunuz yerden çok uzakta da olsa biçim değiştire değiştire, en olmayacak duvarlardan seke seke elbet gelir ve sizi bulur. Bu defa adı Dersim olmaz da, gündelik hayatta bir an olur. Unutmamak lazım ki, zamanın ruhu kadar ruhsuzluğu da vardır." - "Yazarın öncelikle yazıya karşı sorumlu olduğunu düşünüyorum. İşi edebiyat olanları, herhangi bir ihmalle suçlamak benim açımdan pek mümkün değil."

Yalan bir tarih yazıldı

Behçet Çelik

''Bir ülkenin tarihindeki acılar, yüzleşilmedikçe kuşaktan kuşağa geçiyor. Dersim Katliamı'nın doğrudan değmediği insanlar da öteden beri bu gibi büyük kıyımların emirlerini verenlerin zihniyetiyle yönetilen bir ülkede yaşıyor. Kazma vurduğunuz her yerden kemikler fışkırıyorsa, yoksunlukların da, varlıkların da o kıyımlardan bağımsız olduğunu düşünmeniz imkansız." - "Yazarın tarihe karşı sorumluluğu resmi yalanların gerçeklerin üzerine çektiği, örtüyü sıyırmaktır. Yazmak insanın tek başına kaldığı bir eylemdir; böylesi dayanışma anları çok enderdir."

Her acı edebiyatımıza yansımıyor

Cemil Kavukçu

''Orada yaşanan derin acı her insanın yüreğini yakar. Yaşınız ne olursa olsun, haberdar olmak yangın için yeterlidir." - "Acılarla dolu coğrafyamızda belgesel olmak dışında edebiyatımıza yansımayan o kadar çok yaramız var ki... Bir Dersim Hikâyesi'nin bu yola bir ışık düşüreceğine inanıyorum."

Ölüleri susturmak imkansız

Gaye Boralıoğlu

''Dersim Katliamı bu memleketin alnında bir kara leke. Aynaya bakan herkes görür bu lekeyi; yeter ki cesareti olsun." - "Ne kadar unutturulmaya çalışılırsa çalışılsın, mezarı olmayan ölülerin seslerini susturmak imkansız. Bazen yakınlarının dilinden, bazen bir öykünün nefesinden sesleniveriyorlar. Ta ki adalet yerini bulana dek, bu böyle olacak."

Perdeyi aralamak gerek

Murat Özyaşar

''Dersim meselesi bu ülkede yaşayan herkese değmemişse, neden değmemiş, değdirilmemiştir? Bu sorunun perdesini aralamak gerek, çünkü içeriye-Türkiye'ye ışık düşüreceğini düşünüyorum. Sorunun yanıtını 'değenler', 'değmeyenler' ve 'değmesini engelleyenler'le hep birlikte bulmaya çalışmak daha çok ilgilendiriyor beni." - "İyi niyetli edebiyatçılar da dahil hepimizin kötü sonuç verdiğini düşünüyorum. Ama artık Dersim meselesinin daha çok konu edileceğine dair umudum tam."

Bazı şeyler içten çürütür adamı

Ayşegül Çelik

''Olanlara 'devlet'le başlayıp 'mecburen'le biten açıklamalar üreten, "İşte bana dokunmadı," diyen yok mu? Var. Fakat doğru değil. Mutlaka dokunmuş, dokunmakla kalmayıp değiştirmiş, başka biri yapmıştır onu. Daha inançsız, kendini sevmeyen biri haline gelmiştir, ama haberi yoktur. Soluk alan ama yaşamayan bir kabuktur artık. Bazı şeyler böyle içten çürütür adamı." - "Türkiye'de, geçmişle bugünün bağı öyle kesin, öyle hunharca koparılıyor ki, böyle işliyor zaman. Yüzleşmek için, anlatmak için on yıllar geçmesi gerekiyor. Zaten yaşananlar o kadar ağır ki, üstünden kuşaklar geçene kadar kimsenin kolu kalkmamış da olabilir."

Korkak bir halkız

Yavuz Ekinci

''Dersim'i ilk gördüğümde gözümde büyük bir mezarlık canlandı. Dersim Katliamı herkese değmiştir. Ama bugüne kadar dışa vurulmamasının nedeni korkak bir halk olmamızdır. Bu korkaklık toplumun içinde yeşeren yazarını, siyasetçisini, sanatçısını da zehirledi ve böylece hayata dokunmayan eserler ortaya çıktı." - "Edebiyatın sadece Dersim'i değil, hayatı ve sokağı ihmal ettiğini düşünüyorum."

Dersim insan olsaydı aklını yitirirdi

Hatice Meryem

''Dersim, 38'de yediği korkunç dayaktan sonra her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışan bir insan olsaydı... Olmazdı. Aklını yitirir, sokaklarda yatıp kalkardı. Tekrar normale dönmek için yapılması gereken hiçbir şey yapılmamış." - "Ortada büyük bir ihmalkarlık olduğunu düşünmüyorum, ama edebiyatın tarihe tanıklık etmek gibi asli bir vazifesi olduğuna da inanmıyorum."

Kültürel açıdan büyük tahribat var

Seray Şahiner

''Dersim Katliamı sadece insanları öldüren bir kıyım değil; kültürel açıdan da büyük tahribat var. Hafıza talepkardır. Yıllarca o hafıza silinmeye çalışılmış. Dersim, Maraş, Sivas, 90'lardaki köy boşaltmalar, Roboski... Bunlar birbirinden ayrı zihniyetlerin ürünü değil." - "Kahramanlık hikayesi olarak akıllara ve madalyalara kazınmış bir olayın aslında bir kıyım olduğunu 1940'larda bir yazar yazsaydı başına ne gelirdi bilmiyorum. Murathan Mungan, Bir Dersim Hikâyesi isteyene kadar benim de bu konuyla ilgili masa başına oturmak aklıma gelmemişti."

Murathan Mungan da artık Dersim'in kayıp kızıdır

Murathan Mungan

''Edebiyat uzakları yakın kılmak içindir. Bu kitabı çatarken, yazarları seçerken de buna özen gösterdim. Hem kendi yazar nitelikleri hem bu kitaba olacak katkıları konusundaki öngörüm, benim pusulam oldu. Türkiye bir bellek bölünmesi yaşıyor. Doğuda yaşayanlarla batıda yaşayanların hem coğrafya olarak hem tarihe ait bellekleri aynı yapılanmadı, hatıra depolarımız farklı. Son 30 yıldır yaşanan iç savaş konusunda da hala İzmir'dekiyle Erzurum'daki aynı şeyleri hatırlamıyor. Edebiyat bütün bunlar için belki bir teyel işlevi görür. Sosyal medyada bir okur 'Bu kitaptan sonra Murathan Mungan da artık Dersim'in kayıp kızıdır,' dedi. Sadece ben değil, tüm yazarlar da Dersim'in kayıp kızları."

Devamını görmek için bkz.

Aziz Yağan, "Bir Dersim Hikâyesi", Mühim Hadiseler Enstitüsü, 19 Nisan 2014

Size bir Dérsim hikâyesi okuyayım mı? Mungan iki yıl önce kapı kapı dolanıp 23 yazardan rica ettiği hikâyeleri bir kitapta toplamıştı: Bir Dersim Hikâyesi. Okumadınız mı? Olsun, size o Dérsim hikâyelerinden birini okuyayım mı?

“Ya Xızır, Xızıro kal! Ti ya ke suyarî yé, Ostoré Qirî ya, ti ya ke Xızıré sata tenga ya, Her ca de, her tım hazır û nazır a, Birese îmdadé ma!”

Yoligé kokusu burnunda tüten Sevim’e okuyordum kitabın ilk hikâyesini. Henüz üçüncü sayfada “Dedi, ben ertesi güne ölürüm, şu peyniri ye sen. Sonra kardeşinin ağzına damla damla tükür.”den sonrasını okuyamadı içim, sesimin dağılan tanecikleri çarptı çarptı çarptı birbirine. Kıvrıldım ülkemin yamacına paramparça geçmişimiz ve dipdiri yüreğimle.

O an anladım bu öyküler sesli okunamaz!

“Suya yakınım ama bir damla su geçmiyor boğazımdan”

Halbuki, ben Antepli Alevi Kürdüm. Daha on yedimdeydim. Bedriye Yanık teyze Maraş’ta yaşadıklarını anlatmaya başlar başlamaz gözünden yaşlar gelmeye başladı, hıçkırıkları çağıldadı ara ara. Dünya durmuştu o an, bir odanın içinde bir kişisel tarih boğulup gitmekten kurtuluyor ve bana da teslim ediliyordu. Hiç bölmedim, bir sinema perdesindeki vahşet sahnelerine dönmüş yüzüyle daldığı o girdabı hiç dağıtmadım, tastamam bileyim istedim bizimkilere yapılanları, yapanları, yaptıranları. Canım Bedriye teyze, iyi ki anlattın, yoksa evdekilerin anlatacağı yoktu ve ben eve gidip kavga etmiştim gizledikleri için bunları.

“Duzgun Bava...”

Kitap Sevim’e armağan içindi. O an anladım böyle kitapların armağan edilmesi de kıyımdır. İnsan insana böyle armağanlar verir mi? İnsan insana böyle vicdansızlıklar, insafsızlıklar yapar mı? İnsan insandan içindeki katliam seslerini, bedenlerin çürümüş kokusunu başka dillerden de öğrensin ister mi? Planlı programlı uygulanmış vahşeti her cümlesinde deşifre etmiş böyle bir kitabı insan insana devreder mi?

Rejim karşıtlarına karşı zulümleri çok duyduk, okuduk. Ancak olanlar belli bir coğrafyada, bir milletin bilinçle azaltılması ve ardından başka yerlere sürülüp seyreltilmesi olunca kavramak yetmiyor. Üstelik ne ilk, ne de sonuncu oldu ve şimdiden sonranın garantisini kim verebilir?

“Köpekler aç kalınca cesetleri yemeğe başladılar. On günde alıştılar insan etine. İnsan yedikçe insanlaştılar sonra. Bakışları, sesleri değişti hayvanların. Sonra ölülerden sıkılınca canlı insanları yemeğe kalkıştılar. Ormanda pusu kuruyordu deyyuslar, mağaralarda saklanan insanları bekliyorlardı.”

Geçen yaz Henna ve ben Ovacık’ta Mehmet Yürek’in ineği Deren’i yeni bir otlağa çekiştirirken ve gecede davul zurna sesleriyle Munzur’a yaslanırken fark ettim: Biz büyük ve sağlam bir aileyiz. Ne kadar uzağa saçılmış olsak da yakınlaştığımızda aynıyız. Zaman ve kültürler bizi bize yabancılaştıramıyor.

“Bize hiç benzemeyen askerler...”

Geçen yaz Munzur dağı ve nehri arasında duyarken çığlıkları, koklarken kanlı toprakları, öldürülmüş anasının süngülenmiş memesinden bebesinin süt değil kanını emişinin seslerini işitirken, bebeklerin bedeninden geçip anaların bedenine saplanan süngü seslerini işitirken, eşine, annesine, kız kardeşlerine, kızlarına yapılan tecavüzü zorla izlettirilen erkeklerin suretsizliğini bulurken kuytularda, uçurum geyiği kadınlar değil, iğrençlikleri taşıyamayıp uçurumlardan atlayan canlarımızı toplarken, işitirken besili karga seslerini, betonlanmış mağaraların içlerine salınmış dumanı koklarken buluverdim kendimi.

“Komutan kurşun pahalı demiş bunlara. Tüfek de zarar görmesin diye meşe kütükleriyle...”

Sesler, çığlıklar ve kokular… Moğolvari bir alan istilası, tedip ve tenkil. Babasının kızı gökten ölüm yağdırırken, ölü beyaz atın üzerine fırlatılmış on yaşındaki bedenine çıkıp bir köpek gibi soluyanın tecavüzüne uğrarken ve hemen yanı başındaki öldürülmüş abisi duymasın diye sesini çıkaramamanın çığlığını koynumda saklarken, yakılmadık köy bakılmadık kovuk kalmamışken, erkek çocuklarını ölüme yollayıp kız çocuklarını “himayelerine” alan subayların mağrur adımlarını izlerken, yaşamın yaşlandıkça ağırlaşan ve taşınamayacak kadar kahredici özlemi sızdı insanlığa.

Bitimsiz, nedensiz huzursuzluklar kalanlarda. Değil odaya, dünyaya sığamayan ruhlar. Kara Vareno’nun kız kardeşine “gelip seni alacağım” yeminini eden şair Cemal’e “Tarih öncesi köpeklerin havlama, ısırma, parçalama seslerini” belleten uygarlık.

Hadi bunlara seksen yıl oluyor, peki ya daha sonra yapılanlar!

“Ya Duzgun Bava, Bırasé îmdadé ma!”

Avrupalıların coğrafyamızın başına getirdikleri halleri özetlemek için yıllar önce “çarmıh sendromu” demiştim, hani Avrupalıların bizi İsa’nın çarmıhına dört yerimizden çivilemelerine benzeterek. Her sendroma onlar ad verecek değil ya!

“Gezdire gezdire ateşleyin, hep aynı yöne kurşun sıkmayın.”

Bir çocuğun tekerleme okuyuşu gibi okuyunuz:

“Pepû… Kekû... / Kam kerd? Mı kerd... / Kam kişt? Mi kişt... / Kam şut? Mi şut... / Ax! Ax! Ax!”

Harekât esnası, ardından doldurulan kara vagonlar, kayıp kızlar, geri dönüşler, birbirini buluşlar, intiharlar bilinir de, katliamdan sonra Dérsim’de yaşamaya devam etmek zorunda kalanlara neler olduğu merak edilir mi? Böylesi bir katliamdan sonra da Dérsim kendi haline bırakılmış mıdır?

Mesela, evlerinizde dedenizin askerlik zamanından kalma eşyaları varsa kaynağını sorgulamalısınız. Mesela, sesler ve görüntülerle boğuşanlar varsa etrafınızda kuşkulanmalısınız. Mesela, sebepsizce iç sıkıntılarla kabına sığmayan tanıdıklarınız varsa kuşkulanmalısınız. Mesela, kahramanlık madalyası varsa dedenizin dikkatli olmalısınız. Mesela, Dérsim’e Dérsim diyemeyenler varsa çevrenizde nedenini didiklemelisiniz, dahası savunanların mutlaka tekrar yapabileceklerini aklınızdan çıkarmamalısınız.

O kitap sessiz bile okunamıyorken, ben tuttum sesli okumaya çalıştım.

Bu tarih sahnesinde, şükürler olsun, bizler yerimizden memnunuz. Peki, siz o öykülerde hangi tarafta olmayı seçerdiniz?

“Cané maé Ke bé goni bé kefen şiyé Tarié mare ra u roştié”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.