Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-082-3
13x19.5 cm, 336 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 28,50 TL
İndirimli fiyatı: 17,10 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Murathan Mungan
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri
Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle
Yayına Hazırlayan: Eylem Can
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2017

Aralarındaki akrabalık ilişkisini güçlendirmek için aynı anda yayımlanan hem vapur odaklı öykülerden oluşan Edebiyat Seferleri için Vapur Tarifeleri hem tren odaklı öykülerden oluşan Tren Geçti adlı seçkilerle edebiyat tarihimizin içinden vapur ve trenle geçerek yolculuk yapalım istedim. Umarım bu yolculukların sonunda kitaptan, iskeleden ya da istasyondan hoşnut ayrılmış olursunuz. — Murathan Mungan

İÇİNDEKİLER
Murathan Mungan: Dalgalar 
Sait Faik: Projektörcü
Ziya Osman Saba: Neveser
Selim İleri: Elveda Güzelhisar
Leylâ Erbil: Vapur
Sevim Burak: Bremen Vaporu
Oktay Akbal: Hey Vapurlar, Trenler
Sabahattin Ali: Portakal
Halikarnas Balıkçısı: Ateşçi Süleyman
Cemil Kavukçu: Gemiler de Ağlarmış
Zeyyat Selimoğlu: Gemiye Gelen Bayan
Erhan Bener: Uhuvvet’in Kaptanı
Ferit Edgü: Bir Gemide
Demir Özlü: Gemide
Murat Yalçın: Hat:Taaa...
Behçet Çelik: Canberra Gemisi
Haldun Taner: Bir Motorda Dört Kişi
Fatma Ülke Aren: Alabora
Naim Tirali: Vapur
Şükran Kurdakul: Vapurda
Samim Kocagöz: Vapurdaki Kız
Sait Faik: Mavnalar
Adnan Özyalçıner: Ada Yolcuları
Onur Caymaz: Veda Vapurları
Şiir Erkök: Deniz Gibi
Yalçın Tosun: Homoeroticus
Karin Karakaşlı: Teğmen Ali İhsan Kalmaz’ın Hikâyesi
Murat Gülsoy: Kuşku
Melisa Kesmez: Domates Tohumları
Türker Ayyıldız: Vapurlara Küsmek
Özlem Akıncı: Vapurun Getirdiği Gece
Memet Baydur: Bir Hayalet Hikâyesi
Cemil Kavukçu: Yolcu
Ömer Ayhan: Kansız
Bora Abdo: Ben Gizlidir
Bora Abdo: Muayyen Bir Rotaya Dönmek
Halikarnas Balıkçısı: Cennet Gemisi
Öykülerin Künyeleri
OKUMA PARÇASI

Murathan Mungan, Dalgalar, s. 9-11

Dünyanın sözlü ve yazılı anlatı tarihinde çeşitli deniz yolculuklarını, gemiler, kadırgalar, kalyonlarla alınan yolları, fırtınalı denizlerde yaşananları, her çeşit güçlüğe kahramanca göğüs geren deniz insanlarını anlatan hikâyelerin başlangıç tarihini ne kadar geriye götürebiliriz? İlk ağızda Nuh’un Gemisi, Yunus peygamberin hikâyesi, Odysseus’un yolculuğu, tekinsiz kuzey denizlerini anlatan İskandinav destanları, denizkızı efsaneleri işaretlenebilir elbet. Dünyanın dört bucağından toplanan define sandıklarındaki korsan maceralarından ıssız adaya düşenlerin güçlüklerle dolu hayatta kalma mücadelelerini anlatan hikâyelere kadar hepsine yeniden bakılabilir. Bu konudaki zihinsel yolculuğumuz geçmişten günümüze su üstünde epey bir çalkalandıktan sonra modern çağın dev yolcu gemilerine, transatlantik yolculuklarına gelebilir. Robinson Crusoe’dan Moby Dick’in Ahab’ına, Dr. Moreau’nun Adası’nın Prendick’ine varana dek edebiyatın ömrü uzun sayfalarında yaşayan nice kahramanın adı anılabilir. Joseph Conrad’dan Yukio Mishima’ya William Golding’den Ernest Hemingway’e, August Strindberg’den henüz on sekiz yaşındayken hiç deniz görmeden “Sarhoş Gemi” gibi bir şiir yazmış Rimbaud’ya varasıya nice yazarı, şairi de eklemek gerekecektir uzayıp giden bu listeye.

Üç tarafı denizlerle çevrili zengin, önemli bir kara parçasını yurt tuttuğumuz halde, denizcilik ve balıkçılıkta dünya ölçeğinde bir önem taşıdığımız, hatırı sayılır bir başarıya sahip olduğumuz söylenebilir mi? Ya da buna bağlı olarak edebiyat tarihimizde bu malzemeye ilişkin zengin bir anlatı geleneğinden, malzeme ve kaynak çeşitliliğinden söz edilebilir mi? Bu durum daha çok gündelik hayatta denizi ne kadar kullandığımızla ilgilidir elbet. Yahut tersinden soracak olursak, biraz da burnumuzun dibindeki denize sırtımızı dönerek yaşamamızla ilgili değil midir?

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa ve amiral Turgut Reis, Uluç Reis gibi kazandıkları zaferlerle Akdeniz’i bir “Türk gölü” haline getiren tarihi kişilerden yola çıkıp, “taşbaskısı halk hikâyeleri” tarzında kaleme alınan, tarihi gerçeklerden çok hayal gücüne, efsaneleştirilmiş olaylara, rivayetlere yaslanan anonim risaleleri ve daha sonraları bu “form” un Feridun Fazıl Tülbentçi (Turgut Reis, 1958), M. Turhan Tan (Hint Denizlerinde Türkler, 1939) gibi yazarlar tarafından çoğu kez hamasi bir dil, şoven bir üslupla “popüler roman” kılığına sokulmuş örneklerini saymazsak, nereden yola çıkabiliriz? Edebiyat tarihimizde ilk kez bir “korsan karakterin” yer aldığı Ahmet Mithat Efendi’nin Hasan Mellah’ından (1874) başlayarak günümüze dek uzanan bir yelpazede, eserlerinde denize, deniz insanlarına en çok yer veren yazarlar arasında, yazdıklarının neredeyse tamamı denizlerde, kıyılarda, deniz insanları arasında geçen Halikarnas Balıkçısı başta olmak üzere, Zeyyat Selimoğlu, Yaman Koray, Cemil Kavukçu adlarını ilk ağızda sayabiliriz elbet. Bunların dışında Denizin Çağırışı (1943) romanı ve “Amasralı Gemiciler” adlı uzun öyküsüyle Kemal Bilbaşar, Denizin Kanı’yla (1968) Tarık Dursun K., Al Gözüm Seyreyle Salih’le (1976) Yaşar Kemal, tamamı bir gemide geçen Gemi’yle (2004) Aydın Arıt, öykülerden oluşan, hemen hepsi suyla ilişkilendirilmiş İçeriye Bakan Kim (2002) kitabıyla Mehmet Günsür ve “Denize Dair Hikâyat” üst başlığıyla yayımladığı Sarıkasnak (2006), Ruhisar (2014) romanlarıyla Vecdi Çıracıoğlu anılabilir. Yalnızca Amat (2005) romanıyla bile İhsan Oktay Anar listedeki yerini hak eder. Seyyid Mundi tarafından kaleme alınan Gazavat-ı Hayreddin Paşa adlı kitabın, edebiyat tarihimizin ilk otobiyografi denemesi olduğunu da bu kuşbakışı dökümün bir yerine iliştirmek isterim doğrusu. Bu konuya ilişkin hafıza kayıtlarını gözden geçirdikçe, elbet başka adlar da hatırlanacak ama gene de toplamda, yukarıda sözünü ettiğim deniz etrafında güçlü bir anlatı geleneği oluşturma düzeyine ulaşamamış olduğumuz gerçeği değişmeyecektir.

Çoklarınca bilindiği gibi, bizim edebiyatımız –tıpkı sinemamız gibi– uzun bir süre Istanbul merkezli olmuş, zaman zaman şehrin sınırlarının dışına çıksa da çoğunlukla Istanbul insanlarını, bu şehirde yaşananları konu edinmiştir...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Tren geçti, vapur kalktı: Hikâyeler kaldı", Edebiyat Haber, 8 Mayıs 2017

İstasyonlar veya iskeleler garip bir hüzün verir bana. Kafamda bu yerler biraz da hüzün mekânları olarak belirir. Belki de öyle değildir ben uyduruyorumdur bilemedim şimdi. Lisede sosyoloji öğretmeni yığın nedir bir örnek verebilecek olan var mı diye sorduğunda, elimi istekle kaldırıp; “istasyonlarda, iskelelerde, duraklarda bekleyen insanlar yığınları teşkil eder” deyiverdiğimi hatırlıyorum. Hocanın cevabı pek beğendiğini de söyleyeyim ukalaca. Yığın, insanların bir arada olduğu ilişkisiz kalabalıklar olarak tanımlanabilir sanıyorum. Şimdi düşündüğümde ise yukarıdaki cevabımı yanlış buluyorum. Bu istasyon kalabalıklarının paylaştığı bir şeyler var çünkü belki bana özgü olmayan o hüzün veya geride birisini bırakmak ya da uzakta birine kavuşmak hissi. Trende, vapurda, otobüste yaşanan herhangi bir aksaklıkta aynı anda “cık cık” diyerek tepki göstermek veya göz göze gelip gülümsemek gibi mesela. Yani özetle, benim zamanında yığın olarak adlandırdığım bu insanların ilişkisiz hiç ortaklığı olmayan kalabalıklar olmadığını şimdi anlıyorum.

Okumak işte, öylesine bir eylem değil. Benim belleğimi lise günlerine çağıran da bir okuma edimi. Murathan Mungan’ın derlediği Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ve Tren Geçti adlı içinden vapurlu trenli hikâyelerin geçtiği iki kitap geçtiğimiz günlerde Metis tarafından basıldı. Mungan, kendisinin de bahsettiği gibi öznel olarak belirlemiş öykü seçimlerini. İlla ki bunlardır tren ve vapur öyküleri diye bir derdi yok yani kitabın. Bence güzel bir araya getirilmiş öyküler bunlar, tarihsel bir kronolojiden çok belki de istasyonların ve iskelelerin dünden bugüne duygu izlerini hikâyelerle takip etmemizi sağlayan bir devamlılığı var.

“Gitmek bölünmektir” diyordu Nancy. Vapurlar ve trenlerle ilgili en önemli imgelerden birisi de bu sanırım. Yani, gitme, yollara düşme bazen belirli bir gidiş, bazen de hiç öylesine. Ne şekilde olursa olsun işte Nancy’nin bölünme dediği hissi barındıran bir durum içeriyor sonuçta bu yolculuklar. Bölünürsünüz çünkü geride kalan vardır genellikle, gidilecek yere ulaşsan bile tam gidemezsin bir yanın geride kalır. Bu nedenle Mungan’ın derlediği bu iki kitapta gitmeler üzerine biraz. Ve her gidişin bir hikâyesi var. İstasyon ve iskele hikâyeleri, buralardan ayrılan yolcuların yollarda yaşadıkları karşılaşmalar, bazen kurgu, bazen gözlem, bazen de kişisel bir tecrübe ile harmanlanmış, yolu bir kere bile istasyondan geçmiş her insanın belleğini çağıran, gülümseten, hüzün veren can yakan öyküler. Bu anlamda Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ve Tren Geçti adlı bu iki akraba kitap, her insana dokunacak, yollara düşme hissi verecek, bellek yoklatacak, bazen bir kentten, bazen bozkırın tam ortasından okuyucuya seslenen öykülerle, birçok duyguyu bir araya getirebilmiş bir seçki olmuş.

Mungan’ın seçkisiyle oluşmuş bu iki kitap, birçok öykücüyü de bir araya getirmiş, kimler yok ki; Sait Faik, Leyla Erbil, Sevim Burak, Sabahattin Ali, Oktay Akbal, Behçet Çelik, Ferid Edgü, Karin Karakaşlı, Türker Ayyıldız, Tomris Uyar, Bora Abdo, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve daha nice isim, dünden bugüne anlatılarıyla, hayatta “var kalma” çabamızda yanımızda olan pek çok hikâyeci, düş işçisi. Bu anlamda bu kitaplar aslında öykücülüğümüze de şöyle bir bakma imkânı sunuyor. Çünkü dönemler değişiyor, mekânlar değişiyor ve bunlarla birlikte duygular, yaşama bakış, dünyaya dair hissiyat da değişiyor. Sanırım bu hikâyeleri okurken Mungan’ın yaptığı sıralamayla okumak bu değişimi gözlemleyebilmemizi de sağlıyor.

Mungan, aralarındaki akrabalık ilişkisini güçlendirmek için vapurlara ve trenlere dair bu hikâyelerin aynı anda yayımlandığından bahsetmiş. Bu iyi de olmuş çünkü bir birinden, bir diğerinden okurken trenler ve vapurlar bir araya gelmiş de konferans yapıyorlarmış gibi bir his bıraktı bende. Şehirlerin bellek mekânlarının tek tek yok edildiği bir ortamda, bozkırın ortasında bir istasyon hayal etmek, Sabahattin Ali’nin “Ayran” öyküsünü okuyup, buz gibi karlı havada iki kardeşine ekmek götürmek için kar renkli ayranı satmaya çalışan Hasan ile dertlenmek, Oğuz Atay’ın “ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diye sorduğu “Demiryolu Hikâyecileri” adlı öyküsünü tekrar okuyup, bir an o istasyonun içine girip Atay’a cevap vermek, Tomris Uyar’ın her okuduğumda bir gün bu öykünün devamını yazacağım diye beni heveslendiren, “Sonuncu Belki” adlı öyküsüyle karşılaşmak ve kafası çantası gibi karışık, hayalimde yüzü çok belirgin o kadınla tekrar o vagonda karşılaşmak gibi pek çok ayrı hissi uyandırarak, hayal kurduran istekler bıraktı bu okuma deneyimi ben de. Eski bir dostla karşılaşmış, yeni dostlar edinmiş gibi bir his bu.

İstasyonlar ve iskeleler aynı zamanda bir kentin kimliği ve belleği ile de ilişkilidir. İnsanların tesadüfen karşılaştığı aynı yerde olma hissini yaşatan, geçmişi anımsatan şimdiyi fark ettiren yerlerdir. Bu anlamda bu iki kitabın farklı zamanlara ait öykülerinden kentlerin kimliğine ve belleğine dair de epey bilgi edinebiliriz. Mungan vapurla ya da denizle ilgili öykülerin daha çok İstanbul merkezli olduğundan bahsediyor. Bunun biraz da denize sırtını dönük bir yaşam sürdüğümüzle ilgili olabileceğine değiniyor. Bu anlamda kitaptaki öykülerin genel olarak İstanbul’u hatırlatan öyküler olduğunu söyleyebiliriz.

Bu öykülerden sözünü ettiğimiz gibi kentin bıraktığı hissin değişimini, kent belleğini ve kimliğini de takip edebiliriz. Ve aslında değişenin hisler kadar mekânlar olduğunu, şehirlerin bellek mekânlarının nasıl yok edildiğini de hatırlayabiliriz. Sonuçta, öyküler sadece bizi içine çeken kurgular değillerdir aynı zamanda bize zaman içerisinde mekânların ve hislerin nasıl değiştiğini de fısıldarlar. Sadece mekânlar ve hisler de değildir değişen, aynı zamanda insanlar arasındaki ilişkiler de değişiyordur. Bir örnek vermem gerekirse; Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri adlı kitapta yer alan Murat Gülsoy’un “Kuşku” adlı öyküsü uygun olabilir. Bu öyküde aslında güvenlik duygusuyla kontrol edilen, kimsenin kimseye inanmadığı bir insanlık durumu konu edilmiş. Kendisine çantasını emanet eden yolcunun bir anda bombacı olduğuna karar veren kuşkucu bir karakter profili çizilmiş. Bu daha bugüne ait bir öykü, bu hikâyede Sait Faik’in “Projektörcü” adlı öyküsündeki muhabbet yok. Daha kuşkucu, daha yalnızlığa meyilli, daha bireye dönük bir insan profili var ve bu profil biziz yani kaygılarıyla var olan modernliğin ve sonrasının yaşama dair sevinci elinden alınmış, içe dönük bireyleri; sen, ben, biz.

“İstasyon insanları, buradalar tesadüfen aynı rüyayı görüp ayrı yerlere giden” diyor şarkı, Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ve Tren Geçti bu iki seçkideki öyküleri okurken, devamlı kulağımda çaldı bu şarkı. İstasyon insanları, tesadüfen aynı yerde bir araya gelmişler, karşılaşmışlar ve ortaya hikâyeler çıkmış. Murathan Mungan okur için bu hikâyeleri bir araya getirmiş, yollara düşmek, öykülere sığınmak, mekânların, ilişkilerin değişimini gözlemlemek isteyenler için bu okuma yolculuğunu da paylaşmış olayım. İçinizden trenler geçsin, vapurlar kalksın dünyanın çıkmazından azıcık olsun uzaklaşın diye.

Devamını görmek için bkz.

Cem Erciyes, "Projektörcü ve vapur yolcuları", Gazete Duvar, 15 Mayıs 2017

Projektörcünün yanına doğru ilerledi. Projektörcünün üstünde kolları boşta sarkan eski bir muşamba vardı. Sırtı kamburlaşmıştı. Yanına sokulan adama başını çevirip baktı. Yüzünü tekrar projektörün şimdi yalnız münkesir, müstakim ve muvazi hatlardan başka bir şey göstermeyen ışığına çevirdiği zaman, kendisine laf söylenebilir bir adam yüzü görmüş zannettirecek bir halle: “Müthiş yağmur,” dedi.

Murathan Mungan’ın hazırladığı Edebiyat Seferleri için Vapur Tarifeleri adlı hikaye seçkisi, tabii ki Sait Faik’in bir öyküsüyle, Projektörcü ile açılıyor. Yazarları, içeriği, teması ve hazırlayanı ile çok çekici bir kitap bu. Vapur öyküleriyle aynı zamanda bir de tren öykülerinden oluşan Tren Geçti’yi çıkarttı Murathan Mungan.

Edebiyat Seferleri için Vapur Tarifeleri, çoğunluğu İstanbul’un şehir hatları vapurlarında geçen, ama ciddi oranda da büyük vapur yolculuklarını anlatan öykülerden oluşuyor. Hatta Cemil Kavukçu’nun Gemiler de Ağlarmış öyküsünde olduğu gibi uzakta bir ülkede demirleyen bir Türk şilebinin içinden de ses veriyor. Sait Faik’le başlayan seçkide Selim İleri, Sevim Burak, Oktay Akbal, Ferit Edgü, Demir Özlü, Murat Yalçın, Haldun Taner, Onur Caymaz, Yalçın Tosun, Bora Abdo gibi farklı kuşaklardan ve tarzlardan yazarlar seçmiş Murathan Mungan.

Kitabı birbiriyle ilgili öyküleri sıralayarak oluşturmuş. Öyle ki bir öykünün bıraktığı yerden diğeri alıyor adeta. Bazen mesela ‘batma tehlikesi’ gibi bir tema etrafındaki öyküler, bir endişe anından diğerine bağlanarak ilerliyor. Vapur yolcuları, yalnız insanlar, kırık aşklar, gerçekleşmeyen hayaller birbiri ardına ekleniyor. Murathan Mungan, öyküleri seçmekle kalmayıp sıralayarak da önemli bir katkıda bulunuyor bu kitaba. Bir küratör gibi öyküleri neredeyse bir bütün oluşturacak şekilde yerleştirmiş kitaba. Dolayısıyla ilk sayfadan itibaren sırayla okunduğunda okurda farklı bir tat yaratma iddiasında bir kitap bu. Tabii ben eski alışkanlıklardan kurtulamayıp içindekilere baktım ve önce en sevdiğim yazarları, sonra en merak ettiklerimi ve en son da geriye kalanları kitabın içinde atlaya zıplaya, bir başa bir sona dönerek bazen ortasından bazen sonundan başlayarak okudum. Öyle de çok güzel ve zevkli oldu.

Türkçe öykülerin temel özelliği hüzün bu kitapta da kendini hissettiriyor. Ziya Osman Saba ve Selim İleri birer deneme/anı yazısıyla katılmış kitaba. Ama tabii ki Haldun Taner’in ve çok daha genç yazarların biraz ironik, biraz alaycı öyküleri de yer alıyor.

Benim en çok dikkatimi çeken şey, en eski kuşaklarla günümüzün genç yazarlarının bakış açısındaki fark oldu. Sait Faik bir projektörcüyü, Sabahattin Ali dümenciyi, Halikarnas Balıkçısı ateşçiyi, Zeyyat Selimoğlu gemi süvarisini anlatıyorlar. Onlar gemilerin, vapurların hüzünlü yoksul ve yoksun insanlarıyla en çok da gemi çalışanlarıyla alakalı. Onların kalenderlikle karşılayıp yaşadığı acı hayatları yazar bir gözlemci gibi biraz dışında durup anlatıyor. Çok daha yeni öykülerin bazılarında ise bu eskinin küçük ve yoksul insanların acı hikayelerine yönelik ilginin yerini kentin kalabalığında kaybolan insanlara dönük bir merak alıyor.

Yazarlar çoğu kez birinci tekil şahısla yazıyor, bazen kendilerini bazen de bir vapur yolcusu olarak arasına karıştıkları, aslında bir parçası oldukları o kalabalığın içinde görüp gözlemlediklerini anlatıyor. Yalçın Tosun’un adaya giden genç adamı, Melisa Kesmez’in kulak kabarttığı anne-kız, Murat Gülsoy’un vapurda edindiği kuşkulu arkadaş ya da Bora Abdo’nun garip hikayesini anlatan gemicisi hep farklı bir bakış açısıyla, farklı dertlerden söz ediyorlar. Ama tabii bu herkes için geçerli değil. Mesela Onur Caymaz’ın öyküsü peki ala eski ustaların duyarlıklarını taşıyor. Tıpkı Samim Kocagöz’ün şahane bir vapur yolcuları öyküsü yazmış olması gibi.

Murathan Mungan günümüzün en büyük edebiyatçılarından biri. Bunda yazdıkları kadar edebiyatla kurduğu ilişkinin de payı var. Edebiyatın her alanında ürün vermesi ve hiç bitmeyen bir çabayla bu alana hizmet etmesi onu başka bir yere koymamızı sağlıyor. Bize en son oturduğumuz yerden denize açılma, trenlere binip gitme imkanı sunan bu harika iki kitabı armağan etti.

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Ey! Vapurlar trenler!", Gazete Duvar, 8 Haziran 2017

Uygarlık ve teknoloji ile açıklanmaları mümkün şeylerse de oluşturdukları kültürden dolayı her ikisini de insani olan içinde de değerlendirmek gerekiyor. Kuşkusuz vapuru doğrudan denizle açıklayabileceğimiz gibi başka kıyılara etkisini geçerek doğrudan İstanbul ve onun etrafıyla ilgili bir durum olarak da kabul edebiliriz. Tren ise uygarlık için dünyanın içlerine doğru demir raylarla yollar açmışsa da onun da özellikle yoksullar üstünden oluşturduğunun büyük bir birikim olduğu söylenebilir. Belki tren deyince en azından bizim memleket için şehir içi ulaşım sağlayan metro gibi şeyleri geçerek ama Karaköy’ü Beyoğlu’na bağlayanı atlamadan bir değerlendirme yapmak gerekebilir.

İstanbul’da memleket ahalisi Kadıköy’de, Üsküdar’da, Eminönü’nde, Karaköy’de vapurlara inip binerken ahalinin epeyi bir yoksulu da memleketin ücra bir köşesinden bindiği trenden Haydarpaşa garında inmiştir. Bu gidip gelmeyle binlerce insan ayrılmış binlercesi de birleşmiştir/kavuşmuştur. Bu yüzden tren yoksullar için sılayla en ücra gurbet arasındaki taşıttır. Ama o da nerden kalkarsa kalksın en çok İstanbul’a gelmiştir/varmıştır, İstanbul Haydarpaşa’dan çıkmıştır.

Bu noktada her ikisinin de İstanbul’u merkez alan bir edebiyatın konusu olması da beklenmelidir. Vapura binen de memleketin en ücra köşesinden trenle gelen de özellikle İstanbul merkezli sanat edebiyatın konusu olmuştur. Ne var ki bu edebiyatın öykü örnekleri öykü kitaplarının içinde kaldığı / kaybolup gittiği için bir tartışma yapmak ya da bu birikimi topluca okuyup değerlendirmek pek mümkün olmamıştır. Bu bizde izleksel çalışmaların azlığı ile ilgili olsa da günümüzde bu noktanın az da olsa aşıldığı söylenebilir. Bu noktada Murathan Mungan’ın önceden yazılmış yayımlanmış ve izleksel ortak çalışmalar için yazılmış öykülere dönük gittikçe genişleyen kitap çalışmalarını ayrıca anmak gerekir.

Murathan Mungan seçtikleriyle oluşturduğu ve aynı anda yayımlanan Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ile Tren Geçti bunun en son örneğini oluşturuyor. Murathan Mungan bu kez farklı bir yol deneyerek daha önce yayımlanmış dergilerde kalmış ya da kitaplaşmış öykülerden seçtiği iki izleksel kitap oluşturmuş. Böylelikle nerdeyse yüz yılı geçkin bir zamanın vapur ve trenlere dönük ilgisini ve bu konuda yaptığı edebiyatı vapurlarla ilgili otuz iki trenlerle ilgili seçtiği yirmi dokuz öyküyle ortaya çıkarmış da oluyor.

Söz konusu kitapların geçmiş ve bugün ekseninde dünyanın ve insanın değişim ve dönüşümü konusunda okurunda epeyi bir düşünce vereceği söylenebilir. Bunun aynı zamanda farklı anlayışlara sahip yazarların iki uygarlığa ve sonuçlarına bakış açılarını ortaya çıkaracak olması da burada başka bir tartışmanın imkânı olabilir. Çünkü uygarlık temelli nesnelerle kurduğumuz ilişki ve onların hayatımıza dönük etkisi kimi zaman kendini iyice belirsizleştiren kimi zaman da iyice kalınlaştıran bir tartışmanın da nedenidir.

Bir Simge: Vapurlar ve Trenler

Yanı sıra trenler de, vapurlar da “yazarın kurduğu dünya içinde bir metafor, bir simge olarak da” işlendikleri için hem farklılaşırlar hem de başka tartışmaların imkanı da olurlar. Vapurlar ve trenler aynı zamanda memleket içi ve memleket harici yaptırdıkları yolculuklardan dolayı da dünya edebiyatında da bir birikim oluşturmuşlardır. İki iskele arası ya da daha fazlası vapur ve tren yolculukları kendileri kadar yolculuğun asıl parçası olan insanlarla birlikte hikâye olurlar/edilirler.

Oğuz Atay’ın Demiryolu Hikayecileri-bir rüya’sı ile Leyla Erbil’in “Konuşmadan Gecen Bir tren Yolculuğu” öyküsünü bir kitap içinde okumak okuru şehvetli bir tren yolculuğu konusunda ikna edebileceği gibi ondan önce bir geçmiş değerlendirmesi konusunda çoktan söz verdirmiştir. Aynı şekilde Sevim Burak’ın “Bremen Vapuru” öyküsü ile Zeyyat Selimoğlu’nun “Gemiye Gelen Bayan” öyküsünün birlikte okunmasının da oluşturacak olduklarının da denizler ve vapurlar konusunda okuru bir daha düşünmeye yolculuklara çıkmaya hazırlaması beklenmelidir. Murathan Mungan’ın “Tren Geçti’deki “Makas” öyküsünün ise onun hayatı kadar okurluğunun ipuçları dile olduğu da burada belirtilmelidir.

Murathan Mungan’in seçtiği öykülerden oluşan iki kitap memleket edebiyatını eksen alan bir dünya değerlendirmesi olduğu kadar tren veya vapur hangisiyle olursa olsun yolculuk çağrısıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.