Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-431-8
13X19.5 cm, 136 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,00 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Murathan Mungan
Yabancı Hayvanlar
Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle
Kapak Fotoğrafı: Siede Preis
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2003

"Yabancı hayvanlar" sözü ne anlatıyor size? Hayvan kadar yabancı olanı mı? Yabancısı olduğumuz hayvani yanımızı? Ya da öykümüzün içinden tesadüfen geçen bir hayvanın, istemeden de olsa birdenbire uyandırdığı yanımızı mı? Yabancı bir dilde yazıldıkları için, bize bir o kadar yabancı gelen hayvanları mı? Gizleri, bilinmezlikleri, kudretleri ve yabancılıklarıyla hâlâ bizim için dünya gerçeğinin acımasız ve ürkütücü yanlarını temsil eden hayvan gerçekliği ne kadar uzak bize, ne kadar yakın? Hatta içimizde? – Murathan Mungan

İÇİNDEKİLER
Önsöz, Murathan Mungan
Düş Kaplanları, J. L. Borges
Boş Kafes, Patricia Highsmith
Sülün, Raymond Carver
Kırmızı Kedi, Luise Rinser
Domuz Avı, Ernst Jünger
Orta Boy Bir Sinek, Knut Hamsun
15 No'lu Vaka Dosyası: Melinda, Tama Janowitz
Su Kaplumbağası, Patricia Highsmith
Yaz, Julio Cortázar
Yılan, John Steinbeck
Yağmurdaki Kedi, Ernest Hemingway
Muzbalığı İçin Bulunmaz Bir Gün, J. D. Salinger
Gabriel-Ernest, Saki
Tigrela, Lygia Fagundes Telles
Kedi Uyumu, Julio Cortázar
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-15

Bugüne dek hazırladığım seçkiler içinde en şiirsel olanının bu kitap olduğunu düşünüyorum. İlkin, anlamını hemen elevermeyen adından ötürü. (Ya da adından başlayarak diyelim...) Sonra, daha çok bir duygunun, hatta kitap boyunca bütünlüğünü bozmayan bir duygu halinin seçkisi olduğu için... Gizemli, belirsiz bir doğası olan, bizi öteki'yle, kendi öteki'mizle yüzleşmeye, karşılaşmaya çağıran bir duygu bu.

Yabancı Hayvanlar'ı bir seçki olarak düşünmeye karar verdiğim anda malzeme adını da beraberinde getirdi. Nicedir hazırlamakta olduğum çeşitli seçkiler kendi takvimleri içinde kendi zamanlarını katederlerken, doğrusu Yabancı Hayvanlar'ı beklemiyordum. Tuttu bir sabah çıkageldi. Bütün yabancılar gibi.

*

Ne demek "yabancı hayvanlar"? Bize yabancı olan hayvanlar mı? Uzak, tuhaf, tanımadık, yabanıl, az bilinen, hiç bilinmeyen, egzotik? Bize yerli olan hayvanlar hangisi acaba sorusunu yedekleyen, sonra onu da geçersiz kılan bir çağrışım tetiklemesinin başlangıcı sanki. Her hayvan yabancıdır aslında. Yalnızca biz bazılarını diğerlerinden daha çok tanırız. Tıpkı insanlar gibi.

Yabancı dilde yazılmış hayvan öyküleri demek olabilir mi peki? Olabilir elbet. Kitabın tanımlanmasını bir yanıyla kolaylaştırabilir, ama içeriğini açıklamaya yetmez.

Koyduğum andan başlayarak bu adı çok sevdim. Ev içinde kendi kendime yüksek sesle yineleyip duruyordum: Yabancı Hayvanlar. Yabancı Hayvanlar. Eski kabilelerin kutsama ayinlerini duyuyordum sanki kanımda. Kanım ürperiyordu. Siz de öyle yapın. Bu adı yineleyin. Bir an hiç bilmediğiniz bir dilde size söylenmiş bir şeyi birdenbire anlayıverdiğinizi göreceksiniz. İçinizde size yabancı bir yer birdenbire kamaşarak ışıyacak. Bunu bir başkasına anlatamayacaksınız belki, ama bütün varlığınızla hissedeceksiniz. Sonra insanın bir an bütün varlığıyla hissettiği bir şeyi, bir başkasına kolay kolay anlatamayacağını keşfedeceksiniz. Hatta bazen anlatmaya gerek olmadığını.

Yukarıda sözünü ettiğim duygu bu işte. Bu seçki daha çok bir duygunun kitabı derken bunu söylemeye çalışıyorum.

Elbette buradaki öyküler, belli bir bağlam çevresinde, bir üstbaşlık altında toplanarak, belli bir tempo ve dramaturji gözetilerek art arda dizildiler; ama okudukça, daha ilk öyküden başlayarak göreceğiniz gibi, ayrı yazarlık dünyalarına sahip birbirinden farklı bu yazarlar, neredeyse kendi aralarında sözleşmişçesine aynı duygunun izini sürüyor, sürdürüyorlar. Sanki bir öncekinden devraldıkları bir şeyi, bir sonrakine devrediyorlar. Diğer öykülerden ve bir gün bir araya getirilebileceklerinden habersiz yazılmış bu öyküleri birbirine bağlayan temel şey, bir hayvanın varlığı ve aracılığıyla kendi doğamıza ya da örtülü duran gerçeğimize ilişkin pusuda bekleyen belirsiz bir şeyi dile getirme, hissettirme çabası... Öykülere atmosferini de bu veriyor zaten. Ayrı yazarlık dünyalarına karşın, ağızda hemen hemen aynı tadı bırakan bu öyküler, dünyanın o kadar da güvenli bir yer olmadığını, içinden çıktığımızı sandığımız ormanların pusuda kendi kendine işleyen yasalarını hatırlatıyorlar.

*

2003 Ocak ayında uğradığım bir ev kazası nedeniyle, bir kolum alçıda eve kapanmak zorunda kaldığım günlerin birinde, belli aralıklarla düzenli olarak almam gereken ilaçlar için bir sabah erken kalktığım bir saatte, neredeyse bir anda ve kendiliğinden ortaya çıkıverdi bu seçki. Elbette ilkin bir fikir olarak ve hemen ardından ilk çağrışım ağına takılarak art arda sökün eden öykülerle birlikte... Daha önceden kararlaştırdığım, adını koyduğum, bağlamını belirlediğim, malzemesini toplamaya başladığım onca seçki tasarımın arasından fırlayıp öne çıktı. Diğerlerini geride bırakarak varlığını dayattı. Tamamlanmasıysa yalnızca birkaç günümü aldı. Uzun uzadıya çilesini çekmediğim işlere inançsızlık besler, hele hele bu kadar çabuk kotarılmış olanlarına karşı güvensizlik duyarım. Öyküleri amaçladığım ve gözettiğim bir düzen içinde sıralayıp baştan sona okuduğumda bu kez de karşı çıkacak bir yan bulamamanın huzursuzluğunu hissettim... Olmuştu işte. İstediğim buydu. İçinde hayvan geçen öykülerden çok, bu belirsiz duygunun geçtiği öyküleri bir araya getirmekti. Her şeyin bu kadar kolay hallolmasının bir nedeni var mıydı peki?

Yılların görünür ve görünmez birikimini, içimizin bizden habersiz çalışıp duran ve günün birinde bize sürprizler hazırlayan saatlerini hesaba katmak gerek. Bu çeşit çalışmalarda kimi özelliklerimin yararını gördüğümü söyleyebilirim: İlki, belleğimin güçlü oluşudur. Yalnızca bilgileri değil, duyguları da hatırlarım. Elbette öykülerin bende bıraktığı etkilerden, uyandırdığı duygulardan söz ediyorum bunu söylerken. Ama yaşamalardaki geri dönüşlerde de benzer şeyler olduğunu bilirsiniz. Kimi yeniden okumalarda aynı etkilerin ve duyguların uyanmadığını görürseniz, aradan geçen zaman, ya o yapıtlara, ya size bir şey yapmış demektir. Fazla hayal kırıklığına kapılmaya gerek yok, her iki durumda da zamanı "güncellemek" gerekir.

Bir dönemi, bir ülkeyi, bir akımı tanıtmak amacıyla hazırlanmış, akademik nitelikli çalışmaların dışında yer alan, daha çok bir izleğin, seçilmiş bir üstbaşlığın çevresinde öbeklenmiş öznel tercihleri yansıtan seçkilerde, sağlanması gereken bir "nitelik düzeyi" ortalamasının yanı sıra, kendi payıma ilkin bir "duygu bütünlüğü" ararım. Bir kitabın bütününde uyandıracağı bir duygudan söz ediyorum burada. Kitap bittiğinde ağzımızda bırakacağı toptan bir tattan.

Nitelik düzeyi ortalaması dediğim şeyin öneminiyse özellikle belirtmek istiyorum. Bir seçki hazırlarken, öyküler arasında nitelik düzeyi gözetmeksizin, sırf seçkinin başlığına, konusuna uyuyor diye, her önüne gelen öyküyü toplama katma yanlışlığına düşmemek gerek. Bir seçkide bir araya getirdikleriniz, bakalım birlikte fotoğraf çektirmek isterler mi? Çekilen bu toplu fotoğrafta onlar adına yazar olarak "yüzlerini" düşünmek ve korumak gerekir.

*

Okumanızın üstünden nice zaman geçse de, içinizde capcanlı duran öyküler vardır. Benim için örneğin, Cortazar'ın "Yaz"ı, Highsmith'in "Boş Kafes"i, Ernest Jünger'in "Domuz Avı" bunlardandır. Farklı nedenlerle zaman zaman içimi yoklar, bana varlıklarını hatırlatırlar. İyi öyküler böyledir. Varlıklarını tıpkı bir zamanlar tanıştığınız insanlar gibi hatırlatırlar size. Uzun zamandır görmediğim bir dostu görmeye gider gibi, döner yeniden okurum onları.

Kimi öyküler de, kimi şiirler gibi "bazı yaşları bekler". Örneğin, erken yaşlarda okuduğum Hemingway öykülerinin tadına varmam, inceliklerini keşfetmem, onların yanıltıcı yalınlığının altındaki derinliğe ulaşmam için yıllara ve deneyimlere gereksinimim vardı. Bu yüzden örneğin Raymond Carver'a geldiğimde, onun seçilmiş bir sadelikle yazılmış ürpertici öykülerinin tadına varmam zaman almadı. Edebiyatta yalınlığı keşfetmenin, karmaşıklığı çözümlemekten daha güç olduğunu ve bunun zaman aldığını bana yalınlığın ustaları öğretti.

Uzun bir sürece yayılmış okumaların, birikmelerin, biriktirmelerin, çağrışımların, imgelerin, yeniden okumaların, yeniden anlamlandırmaların bir gün sabahın erken bir saatinde ansızın kendi uzayını oluşturan bir göktaşının çevresinde birbirlerine kenetlenerek nasıl bir bütün oluşturduklarını ben de tam olarak açıklayamam, ama şimdi yapmaya çalıştığım gibi deneyimlerimi sizlerle paylaşabilirim. Kitaplar yalnızca yazılmaz, aynı zamanda yapılırlar da...

Okumalarımız zamanla kendi içlerinde sanki bir organizmaya dönüşüyor; nasıl çalıştığını tam olarak bilemediğimiz, kendi iç kuralları olan, aralarında kendi kendine işleyen bağlantılar kuran bir organizmaya... Bu sefer de öyle oldu. İlkin okuduklarım, anımsadıklarım bende iz bırakanlar düştü aklıma. Birbirleriyle kurduğum ilişki, hem kitabın temasını yarattı, hem bir çağrışım ağı oluşturdu. Böylelikle daha ilk sabah dörtte üçü tamamlanan kitabın silueti belli olmuştu. Sonrasında iz sürüp birkaç öykü daha ekledim. Bazı öyküleri kendi içimde tartıştım. Kitapta yer alacak öyküler, bir tür nedensellik ilkesiyle zihnimde genişleyerek kendilerine yer açıyorlardı kitapta. Sonunda bu kitap çıktı ortaya. Elbette, bu toplama pek yakışacağı halde, unuttuğum, atladığım, okumadığım dolayısıyla varlığından haberdar olmadığım öyküler, her zaman olduğu gibi gene bir yerlerde kalmışlardır. Onları da başkalarının bulup ortaya çıkarmasını umalım. Seçkilerin bir yararı da budur: Başkalarının maceralarını kışkırtırlar. Başka maceralara kışkırtırlar.

*

Evcilleştirdiklerimiz, koynumuzda beslediğimiz, uzaktan sevdiğimiz, masallarda, efsanelerde dinlediğimiz, hayal ettiğimiz, "Discovery Channel", "Animal Planet" gibi TV kanallarında gözleyebildiklerimizle dolu bir gezegende yaşıyoruz. Elbet bir hayvanseverim; bunca ilgim karşılıksız değil. Hayvanların dünyasına yalnızca ürküyle değil, merak ve anlayışla bakıyorum.

"İçimizdeki hayvan" dediğimizde, ne demek isteriz, "Hayvani yanlarımız," dediğimizde ne anlatmaya çalışırız; hayvanlarla ortak bir soyumuz, bir geçmişimiz olduğuna dair bir vurgu mudur bu ve benzeri sözler? Benliğimizin dibine, rüyalarımızın derinliklerine itilmiş ortak bir belleğin gündelik yaşamda suyüzüne vuran kalıntıları mıdır? Hayvanlarla almaşık olarak yaşadığımızı söylemenin çeşitli yolları var elbet. Ben, bunu öykü yoluyla söylemeyi seçmiş yazarlarla bir ortaklığa giriyorum bu kitapta.

"Yabancı hayvanlar" sözü ne anlatıyor size? Hayvan kadar yabancı olanı mı? Yabancısı olduğumuz hayvani yanımızı? Ya da öykümüzün içinden tesadüfen geçen bir hayvanın, istemeden de olsa birdenbire uyandırdığı yanımızı mı? Yabancı bir dilde yazıldıkları için, bize bir o kadar yabancı gelen hayvanları mı? Gizleri, bilinmezlikleri, kudretleri ve yabancılıklarıyla hâlâ bizim için dünya gerçeğinin acımasız ve ürkütücü yanlarını temsil eden hayvan gerçekliği ne kadar uzak bize, ne kadar yakın – hatta içimizde? Belki de en iyisi, yabancılaşmadan yaşamak yabancılığımızı. Yabancılaşmadan yabancılığın tadını çıkarmak.

Armalar, simgeler, bayraklar, sancaklar, totemler, tılsımlar, kutsanmış adlarla dolu hayvan mitolojisine modern dünyadan alçakgönüllü bir katkım olsun istedim. Kitapta yer alan öykülerin çoğu, içimizin bize bile yabancı yanlarının, dünyasını tanımadığımız hayvanlar kadar uzak olduğunu söylüyor bize. Kendi ormanımız orada, içimizde. Bizi öykülere çağırıyor.

*

Daha önce hazırladığım seçkilerin önsözlerinde yer alan kimi temel sözleri burada yinelemekten çekinmiyorum: Öyküler içinde yer aldıkları kitapların bağlamının dışında, başka kardeş öykülerle bağlamlandırıldıkları yeni bir kitabın toplamında başka türlü okunmayı zorlarlar. Bir seçkide onları bir araya getiren temel duygunun üzerlerine vuran ışığı, bu öykülerin katmanlarını başka türlü aydınlatır. Farklı bir aydınlatma düzeni kurmanın sağladığı bir gösterme ve görme olanağıdır bu. Bu yüzden de bazen anayurtları olan kitapların dışında, yer aldıkları bu çeşit toplamlar, onların önceden görülememiş olan yerlerini okutabilmekte, keşfettirmekte yepyeni bir olanak olur. Unutmayın: Okumanın birçok kapısı vardır. Bazı kapılar zamanla açılır. Bazı kapılarsa, farklı yolları denedikten sonra. Bazı kapıların tamamen kapalı olmasıysa, yazılanın değil okuyanın kilitleriyle ilgilidir.

Kimi zaman yerlisiyiz sandığımız şeylerin ne kadar yabancısı olduğunuzu hatırlayın.

Devamını görmek için bkz.

Patricia Highsmith, "Su Kaplumbağası", s. 64-80

Victor, asansör kapısının açıldığını, annesinin koridorda yankılanan aceleci ayak seslerini duydu ve kitabını çabucak kapattı. Kitabı, divandaki yastığın altına sokuşturdu ve divan ile duvar arasında kayıp yere düştüğünü duyunca, üzüntüyle yüzünü buruşturdu. Annesi anahtarı kilide sokmuştu.

"Merhaba Victor!" diye bağırdı, bir kolunu kaldırarak. Diğer koluyla büyük, kahverengi bir kesekâğıdına sarılmıştı ve elinde de bir yığın küçük poşet vardı. "Yayıncıma, markete ve bir de balıkçıya gittim," dedi. "Neden dışarıda oynamıyorsun? Çok ama çok güzel bir gün!"

"Dışarı çıktım," dedi Victor. "Kısa bir süre için. Üşüdüm."

"Ah!" Girişteki küçük mutfağa kesekâğıdını boşaltıyordu. "Hastasın sen, biliyor musun? Ekim ayında üşüyorsun, öyle mi? Bütün çocuklar kaldırımda oynuyor. Galiba o senin sevdiğin çocuk bile orada. Adı neydi onun?"

"Bilmem," dedi Victor.

Nasılsa dinlemiyordu annesi. Kendisine zaten çok küçük gelen şortunun cebine soktu ellerini, böylece şortu iyice daraldı. Ağır, derisi zedelenmiş ayakkabılarına bakarak, oturma odasında amaçsızca dolaşmaya başladı. Annesi, en azından ayağına uyan ayakkabılar almak zorundaydı; bu ayakkabılarını epeyce seviyordu, çünkü bunlar şimdiye kadar sahip olduğu ayakkabıların en kalın tabanlısıydı ve önleri de, dağcı botları gibi hafifçe yukarı kalkıktı.

Victor, pencerenin önünde durakladı ve dışarıya, Üçüncü Cadde'deki kahverengimsi apartmana baktı. O ve annesi, çatı katının yer aldığı en üstün bir altındaki on sekizinci katta yaşıyorlardı. Caddenin karşısındaki bina, yaşadıkları binadan bile daha yüksekti. Victor, Riverside Drive'daki dairelerini daha çok seviyordu. Orada gittiği okulu da, buradaki okulundan daha çok seviyordu. Burada, çocuklar giysilerine gülüyorlardı. Önceki okulunda, onun giysilerine gülmekten yorulmuşlardı.

"Dışarı çıkmak istemiyor musun?" diye sordu annesi, ellerini buruşturulmuş kesekâğıdına silerek oturma odasına girerken. Avcunu kokladı. "Öff! Kokuyor bu!"

"Kokmuyor anne," dedi Victor, sabırla.

"Bugün cumartesi."

"Biliyorum."

"Haftanın günlerini sayabiliyor musun?"

"Elbette."

"Say bakayım."

"Saymak istemiyorum. Haftanın günlerini biliyorum ben." Gözlerinde biriken yaşlardan gözlerinin kenarları yanmaya başlamıştı. "Yıllardır biliyorum. Hem de kaç yıldır. Beş yaşındaki çocuklar bile haftanın günlerini sayabilirler."

Oysa annesi onu dinlemiyordu. Odanın bir köşesindeki çizim masasının üzerine eğilmişti. Bir şey üzerinde geç vakte kadar çalışmıştı dün gece. Odanın karşı köşesinde duran ve divan olarak da kullanılan yatağında, annesi, en sonunda sabahın ikisinde çekyatı açıp yatana kadar uyuyamamıştı.

"Gel buraya Victor. Bunu gördün mü?"

Victor, elleri hâlâ ceplerinde, ayağını sürüyerek geldi. Hayır, bu sabah çizim tahtasına göz atmamıştı bile; canı istememişti.

"Bu, Küçük Eşek Pedro. Dün gece yarattım onu. Ne diyorsun? Bu da Miguel, eşeği süren Meksikalı küçük çocuk. Meksika'nın her yerini dolaşıyorlar, Miguel kaybolduklarını sanıyor ama Pedro eve dönüş yolunu biliyor aslında ve..."

Victor onu dinlemiyordu. Yıllar süren uygulamalardan öğrendiği bir yöntemle, bilerek kulaklarını kapattı; ama sıkıntı ve düş kırıklığı –düş kırıklığı sözcüğünün anlamını biliyordu, onunla ilgili her şeyi okumuştu– omuzlarını bir mengene gibi sıkıyor, bedenini bir taş gibi eziyordu; içinde bir volkan kaynıyormuşçasına, nefret ve gözyaşları gözlerine doğru kabarıp yükseliyordu.

O aptal şortla çok üşüdüğünü söylediğinde, annesinin bir şeyleri anlayabileceğini düşünmüştü. Annesinin, ona anlattığı şeyi hatırlayabileceğini ummuştu. Aşağıda bekleyen, Victor'ın tanışmak istediği çocuğun, kendisiyle yaşıt, yani on bir yaşında görünen o çocuğun, pazartesi öğleden sonra kısa pantolonuna güldüğünü anlatmıştı. "Küçük kardeşinin pantolonlarını mı giydiriyorlar sana yoksa?" Victor, utançtan kıpkırmızı kesilmiş bir halde çekip gitmişti. Çocuk, boyu daha uzun ya da normal uzunlukta bir pantolon bir yana; hiç olmazsa diz altından bağlanan bir golf pantolonunun bile olmadığını bilse ne olacaktı!

Annesi, saçma sapan bir nedenden dolayı onun bir "Fransız" gibi görünmesini istiyor, ona şort ve hemen dizlerinin altına kadar uzanan çoraplarla, yuvarlak yakalı, aptal gömlekler giydiriyordu. Annesi, onun altı yaşlarında kalmasını istiyordu; sonsuza dek, tüm yaşamı boyunca.

Yaptığı çizimleri, Victor üzerinde denemekten hoşlanırdı. Arada bir arkadaşlarına, "Victor benim denektaşımdır," dediği olurdu. "Çizimlerimi Victor'a gösteririm ve çocukların hoşlanıp hoşlanmayacağını anlarım." Victor, çoğu zaman aslında sevmediği öyküleri sevdiğini ya da hiç ilgisini çekmeyen çizimleri beğendiğini söylerdi, çünkü annesine acırdı; hem sevdiğini söylerse annesi daha neşeli olurdu. Hayatı boyunca bir kerecik olsun hoşlanmışsa bile –gerçekten hatırlamıyordu çünkü çocuk kitabı resimlemelerinden artık iyice usanmıştı– şimdi yalnızca iki resimlemeden hoşlanıyordu en çok: Robert Louis Stevenson'ın bazı kitaplarındaki Howard Pyle resimlemeleriyle, Dickens'ın kitaplarındaki Cruikshank resimlemeleri.

Annesi için fikri sorulması gereken kesinlikle son kişi olmasının, çok kötü bir şey olduğunu düşündü Victor, çünkü çocuk kitaplarındaki resimlemelerden basbayağı nefret ediyordu. Dahası, annesinin bunu anlamıyor olması şaşılacak şeydi, çünkü yıllardır, cildi parça parça olmuş rengi eskilikten sararmaya yüz tutmuş, kitaplığın ortasında dar da olsa açık bir alanda, herkes görebilsin diye kitaplığın arkasına yaslanmış duran Wimple-Dimple'dan bu yana hiç resim satamamıştı.

Bu kitap basıldığında, Victor yedi yaşındaydı. Annesi, Victor' ın yaptığı her çizimi izlediğini, gülerek ya da gülmeyerek beğenisini açığa vurduğunu ve kendisinin kesinlikle Victor tarafından yönlendirildiğini insanlara ve ona hatırlatmaktan zevk alırdı. Doğrusu, Victor böyle olduğundan çok kuşkuluydu; bir kere öykü başkasınındı, annesi çizimleri yapmadan önce yazılmıştı ve çizimler, öyküyle yakından ilgili olmak zorundaydı.

Annesi, Wimple-Dimple'dan bu yana dosyasını sık sık yayıncılara taşıyıp dursa da, çocuk dergileri için arada sırada –Cadılar Bayramı için kâğıttan kabak ya da siyah kâğıttan kedi nasıl yapılır türünden– birkaç resimleme yapmaktan öteye gidememişti.

Geçimlerini, Fransa'da zengin bir işadamı; bir parfüm ihracatçısı olan babasından gelen parayla sağlıyorlardı. Annesi, onun çok zengin ve çok yakışıklı olduğunu söylüyordu. Babası tekrar evlenmişti ve onlara hiç mektup yazmazdı. Victor da ona hiç ilgi duymuyordu; bir fotoğrafını görmekle bile ilgilenmiyordu ve işin aslı hiç görmemişti. Annesinin dediğine göre, babası, yarı Fransız yarı Polonyalıydı; annesiyse, yarı Macar yarı Fransızdı. Macar sözcüğü Victor'a Çingeneleri çağrıştırıyordu, ama bir keresinde bunu annesine sorduğunda, annesi kesin bir dille kendisinde hiç Çingene kanı bulunmadığını ve Victor'ın böyle bir soru sormasından da rahatsız olduğunu belirtmişti.

İşte şimdi annesi, onu kendine getirmek için kaburgalarını dürterek, bir yandan düşüncesini öğrenmeye çalışıyor, bir yandan da durmadan şunu tekrarlıyordu: "Dinle beni! Hangisini daha çok beğendin Victor? 'Tüm Meksika'da Miguel'in Pedrosu Kadar Zeki Bir Eşşekçik Yoktu'yu mu, yoksa 'Miguel'in Pedrosu Tüm Meksika'nın En Zeki Eşşekçiğiydi'yi mi?"

"Sanırım ilkini daha çok beğendim."

"İlki hangisiydi?" diye dayattı annesi, eliyle resimlerin üzerine sertçe vurarak.

Victor sözcükleri hatırlamaya çabaladı ama yalnızca annesinin çizim tahtasının kenarındaki mürekkep lekelerine ve parmak izlerine baktığını fark etti. Tahtanın odasında yer alan renkli çizim, hiç ilgisini çekmemişti. Düşünmüyordu Victor. Victor için bu, artık sıklıkla gerçekleşen, alışkın olduğu bir durumdu. Victor, bunları düşünmemenin, heyecan verici ve önemli bir şey olduğunu düşünüyordu. Günün birinde kütüphanede ya da annesi evde yokken karıştırdığı ruhbilim kitaplarında, bu konuyla ilgili –belki başka bir ad altında– bir şeyler bulacağını sanıyordu.

"Victor! Ne yapıyorsun?"

"Hiçbir şey anne."

"Aynen öyle! Hiçbir şey! En azından düşünemiyor musun?"

Yakıcı bir utanç duygusu yayıldı içine. Sanki annesi düşünmeme konusundaki düşüncelerini okumuştu. "Düşünüyorum," diye karşı çıktı. "Düşünmeme hakkında düşünüyorum." Diklenircesine konuşmuştu. Hem zaten bu konuda ne yapabilirdi ki?

"Ne hakkında?" Annesinin siyah, kıvırcık saçlı başı öne doğru eğildi, maskarayla boyanmış gözleri Victor'a bakarak kısıldı.

"Düşünmemek."

Annesi, yüzüklerle süslü ellerini kalçalarına koydu. "Biliyor musun Victor, sen biraz kafadan kontaksın." Başını salladı. "Hastasın sen. Ruh hastası. Ayrıca geri zekâlısın, bunu biliyor musun? Beş yaşındaki bir çocuk gibi davranıyorsun," dedi, yavaş yavaş ve sözcükleri tarta tarta. "Cumartesileri iyi ki evde geçiriyorsun. Bir arabanın önüne atlamayacağını kim bilebilir, ha? Ama işte seni bunun için seviyorum, Victor'cık."

Annesi, koluyla Victor'ın omuzlarına sarıldı, onu kendisine doğru çekti ve bir an için Victor'ın burnu, annesinin büyük ve yumuşak göğüslerine gömüldü. Annesinin üzerinde, göğüslerini ortaya çıkaran ten rengi, örgü bir elbise vardı.

Victor, bir duygu karmaşası içinde aniden başını çekti. Gülmek ile ağlamak arasında bocalamıştı.

Annesi, başını arkaya atmış, neşeyle gülüyordu. "Hastasın sen! Bak şu haline! Hâlâ benim küçük bebeğimsin, kısa pantolonlu bebeğim. Hah! Hah!"

Şimdi Victor'ın gözlerinde yaşlar belirmişti ve annesi bundan hoşlanıyormuş gibi davranıyordu. Victor, annesi gözlerini görmesin diye başını çevirdi. Sonra birden annesinin yüzüne baktı. "Bu pantolonu sevdiğimi mi sanıyorsun? Onu seven sensin, ben değil. Öyleyse neden onunla alay ediyorsun?"

"Sulu gözlü küçük bebek!" diye devam etti annesi, gülerek.

Victor fırlayıp banyoya doğru gitti, sonra aniden geri dönüp, yüzü yastıklara gelecek biçimde kendisini divana attı. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp ağzını açtı; sonra yılların tecrübesiyle aslında ağlamadan, ağlamaya başladı. Böyle ağzı açık, boğazı gerilmiş, yaklaşık bir dakika nefes almadan durduğunda, kimse farkına varmadan ağlamanın, hatta çığlık atmanın tadına varıyordu.

Burnunu, açık ağzını ve dişlerini, divanın domates kırmızısı yastıklarına bastırdı ve annesi alaycı tonda konuşmayı ve gülmeyi sürdürse de, Victor, sesin gitgide azaldığını ve kendisinden uzaklaştığını hayal etti.

Her bir kası gergin haldeyken, bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyin başına geldiğini ve ölmekte olduğunu hayal etti. Ama ölümü bir kurtuluş olarak düşünmüyordu; onun için ölüm, yoğun ve acı verici bir andı. Bu, ağlamama ediminin doruğuydu.

Sonra yeniden nefes aldı ve annesinin sesi devreye girdi: "Duydun mu beni? Duydun mu beni? Mrs. Badzerkian çaya geliyor. Yüzünü yıkamanı ve temiz bir gömlek giymeni istiyorum. Onun için bir şey okumanı da istiyorum. Ne okuyacaksın bakalım?"

"Kışın Yatağa Girdiğimde," dedi Victor. Annesi, ona, Çocuklar İçin Şiir Bahçesi kitabındaki her şiiri ezberletiyordu. Victor, aklına ilk gelen şiiri söylemişti ve bu da bir tartışma başlattı, çünkü Mrs. Badzerkian'ın son gelişinde de bu şiiri okumuştu. "Bunu okudum, çünkü aklıma öyle pat diye başka bir şey gelmedi!" diye bağırdı Victor.

Odanın diğer ucundan "Bana bağırma!" diye haykırdı annesi, şiddetle ona saldırırken.

Daha Victor ne olduğunu anlayamadan, annesinin tokadı yüzünde şakladı.

Divanın üstünde sırtüstü uzanarak, dirseklerinden birine dayanmış, öylece duruyordu; kemikli dizleri ile uzun bacakları, önünde garip bir biçimde açılmıştı. "Pekâlâ," diye düşündü, "madem öyle, öyle olsun." Nefretle annesine baktı.

Tokadın canını yaktığını, yanağının hâlâ zonkladığını ona göstermeyecekti. "Bugün başka gözyaşı akmayacak," diye yemin etti. "Artık ağlamayacağım." Günü bitirecekti, çay muhabbetine dayanacaktı; tıpkı bir taş gibi, bir asker gibi, geri çekilmeden.

Annesi yüzüklerinden birini sürekli çevirerek, zaman zaman ona şöyle bir bakıp, çabucak gözlerini kaçırarak, odada bir aşağı bir yukarı yürüdü. Ama Victor'ın bakışları, sürekli onun üzerindeydi. Korkmuyordu. Annesi, isterse bir daha vursundu, kılını kıpırdatmayacaktı.

Sonunda, annesi saçını yıkayacağını söyleyerek banyoya gitti.

Victor, divandan kalkıp odada amaçsızca dolaştı. Keşke gidebileceği bir odası olsaydı. Riverside Drive'daki dairede iki oda vardı; bir oturma odası ile annesinin yatak odası. Annesi oturma odasındayken, yatak odasına gidebiliyor ya da tersini yapabiliyordu ama burada böyle bir şey mümkün değildi. Riverside Drive'da yaşadıkları o eski binayı yıkacaklardı. Bu, Victor'ın düşünmekten hiç hoşlanmadığı bir şeydi.

Birden, yere düşen kitabı hatırlayıp divanı çekti ve kitaba uzandı. Bu, Menninger'ın, içinde insanlara ilişkin ilginç vaka öykülerinin yer aldığı İnsan Aklı adlı kitabıydı. Victor, kitabı raftaki yerine, bir astroloji kitabı ile Nasıl Çizim Yapılır? kitabının arasına koydu.

Annesi, ruhbilim kitapları okumasını istemiyordu ama Victor bu tür kitapları çok seviyordu; özellikle de, içinde vaka öyküleri olanları. Vaka öykülerindeki insanlar, yapmak istedikleri her şeyi yapıyorlardı. Doğal davranıyorlardı. Hiç kimse onlara hükmetmiyordu. Yerel kütüphanede ruhbilim raflarındaki kitapları karıştırarak saatler geçirirdi. Bu kitaplar yetişkinler bölümündeydi ama kütüphaneci orada oturmasına aldırmıyordu, çünkü her zaman çok sessizdi.

Victor, mutfağa gidip bir bardak su aldı. Orada suyunu içerken, tezgâhın üzerindeki kesekâğıtlarından gelen bir tırmalama sesi duydu. "Bir fare," diye düşündü, ama bir-iki kesekâğıdını oynattığında fare falan göremedi. Tırmalama sesi, kesekâğıtlarından birinin içinden geliyordu.

Kesekâğıdının ağzını parmaklarının ucuyla çekine çekine açtı ve bir şeyin dışarıya sıçramasını bekledi. İçine bakınca, beyaz, karton bir kutu gördü. Kutuyu yavaşça dışarı çıkardı. Alt tarafı ıslaktı. Pastane kutuları gibi açılıyordu. Victor şaşkınlıkla sıçradı. Kutuda bir kaplumbağa vardı, canlı bir kaplumbağa!

Yüzüstü dönmeye çabalayarak ayaklarını oynatıp duruyordu. Victor, önce dudaklarını yaladı ve dikkatini toplayıp kaşlarını çatarak, iki eliyle kaplumbağayı yanlarından tutup yüzüstü çevirdi, sonra da tekrar kutunun içine bıraktı. Bunun üzerine, kaplumbağa bacaklarını içeriye çekti, başı hafifçe yukarı kalkık halde dosdoğru Victor'a baktı.

Victor gülümsedi. Annesi, ona bir hediye aldığını neden söylememişti ki? Canlı bir kaplumbağa! Belki boynuna bir tasma takarak, kısa pantolonuna gülen çocuğa götürmek için kaplumbağayı aşağıya indirdiğini hayal ederken, Victor'ın gözleri umutla parladı. Çocuk, canlı bir kaplumbağası olduğunu öğrenince, Victor'la arkadaş olmak konusunda fikrini değiştirebilirdi.

"Hey, anne! Anne!" Victor banyonun kapısında çığlıklar atıyordu. "Bana bir kaplumbağa mı getirdin?"

"Bir ne?" Su sesi kesildi.

"Bir kaplumbağa! Mutfakta!" Victor holde zıplayıp duruyordu. Zıplamayı kesti.

Annesi de duraklamıştı. Su tekrar akmaya başladı ve annesi tiz bir sesle, "C'est une terrapène! Pour un ragoût!"1 dedi.

Victor söylenenleri anladığında, bedenine küçük bir ürperti yayıldı, çünkü annesi Fransızca konuşmuştu. Annesi, ancak itaat etmesi gereken bir emir verdiği ya da bir direnç beklediği zamanlarda Fransızca konuşurdu onunla.

Demek ki bu su kaplumbağası pişirilmek için alınmıştı. Victor, afallamış bir halde teslimiyetle başını sallayarak, mutfağa geri döndü. Haşlanacaktı ha?! İşte, dedikleri gibi, su kaplumbağalarının bu dünyada fazla ömrü yoktu. Su kaplumbağaları ne severdi ki? Marul mu? Çiğ domuz pastırması mı? Yoksa, kaynamış patates mi? Victor buzdolabını dikkatle araştırdı.

Kaplumbağanın nasırlaşmış ağzına bir parça marul uzattı. Kaplumbağa ağzını açmadı ama Victor'a baktı. Victor, marulu iki küçük noktadan ibaret olan burun deliklerine tuttu ama kaplumbağa marulun kokusunu aldıysa bile oralı olmadı. Victor lavabonun altına baktı ve yuvarlak bir bulaşık kabı çıkardı. İçine iki parmak su koydu. Ardından, kaplumbağayı yavaşça suyun içine bıraktı. Kaplumbağa birkaç saniye yüzmek zorundaymış gibi sığ suda hızlı hızlı yürüdü; sonra, karnının kabın dibine dokunduğunu anlayınca durdu ve ayaklarını içeriye çekti.

Victor dizüstü çöktü ve kaplumbağanın yüzünü incelemeye koyuldu. Üstdudağı alttakinden daha ileride duruyor, yüzüne oldukça inatçı ve aksi bir ifade veriyordu; ama ya gözleri; gözleri pırıl pırıldı. Victor, hayvanın gözlerine olanca dikkatiyle bakarken gülümsedi.

"Tamam, Monsieur terrapène,"2 dedi, "bana ne yemek istediğini söyle yeter, hemen buluruz. Belki biraz tonbalığı istersin?"

Dün gece yemekte tonbalıklı salata vardı ve geriye küçük bir kâse kalmıştı. Victor, parmaklarının ucuyla küçük bir topak alıp kaplumbağaya uzattı. Kaplumbağa buna da ilgi göstermedi.

Victor, düşünceli düşünceli mutfakta göz gezdirdi. Sonra oturma odasının zeminine vuran güneş ışığını görerek bulaşık kabını aldı ve oturma odasına taşıdı; güneş ışığı kaplumbağanın sırtına düşecek biçimde yere koydu. "Tüm kaplumbağalar güneş ışığını sever," diye düşündü Victor. Bir dirseğine yaslanarak, yere, hayvanın yanına uzandı.

Kaplumbağa, bir an dikkatle Victor'a baktı. Ardından, çok yavaşça, ihtiyatlı ve temkinli bir şekilde bacaklarını dışarı çıkarıp ilerleyerek teknenin dairesel sınırına ulaştı ve bedeni yarı yarıya suyun dışında, sağa doğru hareket etti.

Dışarı çıkmak istediği her halinden belliydi; böylece Victor, hayvanı yanlarından tutup eline aldı ve "Dışarı çıkıp biraz gezinebilirsin," dedi.

Kaplumbağa, divanın altına girip kaybolurken, Victor gülümsedi. Hayvanı kolayca yakaladı, çünkü çok yavaş hareket ediyordu. Halının üzerine koyduğunda, kaplumbağa, sanki sonra ne yapması, nereye gitmesi gerektiğini düşünürcesine hareketsiz kaldı.

Kaplumbağa, kahverengimsi yeşildi. Victor, ona bakarken nehir diplerini, akan nehir suyunu düşündü. Ya da belki okyanusları. Su kaplumbağaları nereden geliyorlardı acaba? Ayağa fırlayıp kitaplıktaki sözlüğü almaya gitti. Sözlükte bir kaplumbağa resmi vardı ama bu, donuk, siyah beyaz bir çizimdi ve canlısı kadar güzel değildi. Sözcüğün (terrapin) Algonkin kökenli olduğundan; hayvanın, tatlı ya da tuzlumsu suda yaşadığından ve yenilebilir olduğundan başka bir şey öğrenemedi.

Yenilebilir. "Eh işte, kötü şans," diye düşündü Victor. Ama kendisi bu akşam su kaplumbağası falan yemeyecekti. Hepsi annesine kalacaktı o yahninin; dahası, annesi tokat atsa da, azarlasa da, fazladan iki ya da üç şiir ezberletse de, bu akşam kaplumbağa yemeyecekti işte.

Annesi banyodan çıktı. "Orada ne yapıyorsun Victor?"

Victor, sözlüğü yeniden rafa koydu. Annesi bulaşık teknesini görmüştü. "Su kaplumbağasına bakıyordum," dedi, sonra da hayvanın kaybolmuş olduğunu fark etti. Elleri ve ayakları üstünde çömeldi ve divanın altına baktı.

"Hayvanı mobilyaların üstüne koyma. Leke yapıyor," dedi annesi. Saçlarını hızlı hızlı bir havluyla kurularken, holde duruyordu.

Victor, kaplumbağayı, çöp sepeti ile duvarın arasında buldu. Hayvanı tekrar bulaşık kabının içine koydu.

"Gömleğini değiştirdin mi?" diye sordu annesi.

Victor gömleğini değiştirdi ve annesinin buyruğuna uyup

Çocuklar İçin Şiir Bahçesi kitabını alarak divana oturdu ve bir başka şiir seçti; Mrs. Badzerkian için yepyeni bir şiir. Bir kerede iki dize ezberliyordu; yumuşak bir sesle kendi kendine okuyor, sonra tekrarlıyor, sonra da tüm şiiri ezberleyene kadar iki, dört ve nihayet altı dizeyi birleştiriyordu. Şiiri, su kaplumbağasına okudu. Sonra da annesine, küvette kaplumbağayla oynayıp oynayamayacağını sordu.

"Olmaz! Gömleğini ıslatırsın."

"Diğer gömleğimi giyebilirim."

"Hayır! Saat neredeyse dört olmuş. Çıkar şu bulaşık kabını oturma odasından!"

Victor, bulaşık kabını mutfağa götürdü. Annesi, kaplumbağayı hiç çekinmeden bulaşık teknesinden aldı, tekrar beyaz karton kutuya koydu, kapağını kapattı ve kutuyu buzdolabına tıktı.

Victor, buzdolabının kapısı çarptığında hafifçe sıçradı. Kaplumbağa için orası korkunç soğuk bir yerdi. Ama sonra, tatlı ya da tuzlumsu suyun da soğuk olduğu kanısına vardı.

"Victor, limonu kes," dedi annesi. Büyük yuvarlak tepsinin üzerine fincanları ve tabakları koyuyordu. Çaydanlıkta su kaynıyordu.

Mrs. Badzerkian her zamanki gibi dakikti ve misafir mantosuyla çantasını holdeki sandalyeye bırakıp oturur oturmaz, annesi çayları getirdi. Mrs. Badzerkian karanfil kokuyordu. Küçük, ince bir ağzı ve daha önce bir kadında –en azından bu kadar kısa mesafeden– hiç görmediği için Victor'ı büyüleyen ince bir bıyığı vardı. Bunun çirkin bir davranış sayılacağını bildiğinden, annesine, Mrs. Badzerkian'ın bıyığından hiç bahsetmemişti; ama garip bir biçimde, Mrs. Badzerkian'ın en çok bıyığını seviyordu.

Kadın diğer yönlerden sıkıcıydı, ilgi çekici olmaktan uzaktı ve çok fazla olmasa da, iticiydi. Her zaman Victor şiir okurken dikkatle dinliyormuş gibi yapardı, ama Victor onun sabırsızca kıpırdanıp durduğunu, o şiirini okurken başka şeyler düşündüğünü ve okuma bittiğinde rahatladığını hissederdi. Bugün oturma odasının ortasında durup, o sırada ikinci çaylarını içen iki kadına bakarak, şiirini hiç duraksamadan bir güzel okudu Victor.

"Très bien,"3 dedi annesi. "Şimdi bir kurabiye alabilirsin."

Victor, ortasında bir damla portakal marmeladı olan küçük, yuvarlak bir kurabiye seçti. Otururken dizlerini birbirine yapıştırıyordu. Mrs. Badzerkian'ın tiksintiyle dizlerine baktığını hissederdi hep. Çoğu zaman, artık uzun pantolon giyecek denli büyüdüğü konusunda bir laf söylemesini beklerdi, ama hiç söylememişti; en azından, Victor böyle bir şey duymamıştı.

Victor, annesinin Mrs. Badzerkian'la konuşmasından, yarın akşam Lorentz'lerin yemeğe geleceğini öğrendi. Kaplumbağa yahnisi muhtemelen onlar için yapılacaktı. Victor, kaplumbağayla oynamak için bir günü daha olduğuna sevinmişti. Yarın sabah, diye düşündü, kaplumbağayı bir süre için aşağıya, ya bir kayışla ya da annem çok ısrar ederse, karton kutuda götürüp götüremeyeceğimi sorarım.

Annesi, ona şöyle bir bakarak, "Bir çocuk gibi!" demişti, gülerek. Dahası, Mrs. Badzerkian, o küçük, ince ağzıyla kurnaz kurnaz kendisine gülümsüyordu.

Victor'ın kendi başına kalmasına izin verilmişti ve şimdi odanın diğer ucunda, çekyatın üstünde bir kitapla oturuyordu. Annesi, Mrs. Badzerkian'a onun kaplumbağayla nasıl oynadığını anlatıyordu. Victor, kaşlarını çatıp duymazlıktan gelerek kitabına gömüldü. Annesi, Victor'ın, serbest bırakıldıktan sonra kendisiyle ya da misafirleriyle konuşmasından hoşlanmazdı. Ama şimdi tutmuş ona, "Küçük bebek Victor..." diye sesleniyordu.

Parmağını kaldığı yere koyarak ayağa kalktı. "Bir kaplumbağaya bakmanın nesi çocukça, anlamıyorum!" dedi, içinde aniden kabaran öfkeyle kızararak. "Çok ilginç hayvanlar. Kaplum..."

Annesi bir kahkahayla sözünü kesti; derken aniden ciddileşerek, keskin bir sesle, "Victor, sanırım sana çekilmeni söylemiştim. Öyle değil mi?"

Mrs. Badzerkian gittikten sonra yaşanacak sahne, bir an Victor'ın zihninde belirdi. "Evet anne. Özür dilerim," dedi. Sonra oturup gene kitabına daldı.

Yirmi dakika sonra Mrs. Barzedkian gitti. Annesi, kaba davrandığı için onu azarladı ama bu, Victor'ın beklediği türden beş ya da on dakikalık azarlamalardan biri olmadı. Hepi topu iki dakika sürmüştü. Krema almayı unutmuştu, bu yüzden Victor'ın aşağı inip almasını istiyordu.

Victor, gri yün ceketini giyip dışarı çıktı. Bu ceketi giymekten her zaman utanıyor ve dikkat çektiğini düşünüyordu, çünkü ceketinin boyu, kısa pantolonunun azıcık altına kadar uzanıyordu ve sanki altına hiçbir şey giymemiş gibi görünüyordu.

Victor kaldırımda yürürken Frank'e bakındı ama onu göremedi. Üçüncü Cadde'yi geçip, oturma odasının penceresinden görebildiği büyük binadaki şarküteriye gitti. Geri dönerken Frank'i, kaldırımda bir topu yere vurdurarak yürürken gördü. Doğruca yanına gitti.

"Hey," dedi Victor. "Evde bir su kaplumbağam var benim."

"Bir ne?" Frank topu tutup durdu.

"Bir su kaplumbağası. Bilirsin işte, kaplumbağa gibi. Yarın sabah aşağı indirip gösteririm sana, buralarda olursan. Bayağı büyük bir şey."

"Yapma ya! Neden şimdi getirmiyorsun?"

"Şimdi yemek yiyeceğiz de," dedi Victor. "Görüşürüz."

Kendi apartmanına girdi. Bir şey başarmış gibi hissediyordu kendisini. Frank, gerçekten ilgilenmiş gibiydi. Victor, kaplumbağayı aşağıya hemen şimdi indirebilmeyi isterdi, ama annesi, hava karardıktan sonra dışarı çıkmasından hiç hoşlanmazdı ve şimdi hava epeyce kararmıştı.

Victor yukarı çıktığında annesi hâlâ mutfaktaydı. Yumurtalar kaynıyordu ve ocağın arka gözüne büyük bir tencereyle su koymuştu. "Onu çıkarmışsın gene!" dedi Victor, kaplumbağanın kutusunu tezgâhın üstünde görerek.

"Evet. Yahniyi bu akşama yapıyorum," dedi annesi. "Bundan dolayı kremaya ihtiyacım var."

Victor annesine baktı. "Onu bu akşam öldürmek zorunda mısın?"

"Evet ufaklık. Bu akşam." Yumurtalı tencereyi salladı.

"Anne, onu Frank'e göstermek için aşağı götürebilir miyim?" diye sordu Victor, bir solukta. "Yalnızca beş dakikalığına, anne. Frank aşağıda şimdi."

"Frank de kim?"

"Bugün bana sorduğun çocuk. Hep gördüğümüz şu sarışın çocuk. N'olur anne."

Annesinin siyah kaşları çatıldı. "Su kaplumbağasını aşağı götürmek mi? Kesinlikle hayır. Saçmalama, bebeğim! Su kaplumbağası oyuncak değil!"

Victor, annesini ikna etmek için başka bir şey düşünmeye çalıştı. Ceketini çıkarmamıştı. "Frank'le tanışmamı istiyordun."

"Evet. Bunun su kaplumbağasıyla ne ilgisi var?"

Arka ocaktaki su kaynamaya başlamıştı.

"Ona söz verdim." Victor, annesinin kaplumbağayı kutudan çıkarışını izliyordu; annesi kaplumbağayı kaynar suya atarken, ağzı kocaman açıldı. "Anne!"

"Ne var? Nedir bu şamata?"

Victor, şaşkın gözlerle kaplumbağaya baktı; hayvanın bacakları tencerenin dik kenarlarını çılgınca tekmeliyordu. Kaplumbağanın ağzı açıktı, gözleri bir an dosdoğru Victor'a baktı, başı acı içinde geriye kıvrıldı, sonra açık ağzı fokurdayan suyun dibine battı; işte her şey bitmişti.

Victor gözünü kırptı. Kaplumbağa ölmüştü. Daha yakına geldi ve suda yayılmış duran dört bacakla kuyruğu gördü. Annesine baktı.

Annesi elini bir havluyla kuruluyordu. Victor'a şöyle bir baktı ve sonra, "Öff!" dedi. Ellerini kokladı ve havluyu yerine astı.

"Onu böyle öldürmek zorunda mıydın?"

"Başka nasıl öldürecektim? Istakoz öldürür gibi işte. Bilmiyor musun sanki? Canları acımaz onların."

Annesine dik dik baktı. Annesi ona dokunmaya davranınca geri çekildi. Kaplumbağanın kocaman açılmış ağzını düşündü ve birden gözlerinden yaşlar boşandı. Belki kaplumbağa haykırmıştı da suyun fokurtusundan duyulmamıştı. Kaplumbağa ona bakmıştı, onu çekip çıkarmasını isteyerek. Oysa o, kaplumbağaya yardım etmek için kılını kıpırdatmamıştı. Annesi onu kandırmıştı; o kadar hızlı hareket etmişti ki onu kurtaramamıştı. Tekrar geriledi. "Hayır, dokunma bana!"

Annesi yüzüne bir tokat patlattı; sert ve ani bir tokat.

Victor dişlerini sıktı. Sonra geriye dönüp dolaba gitti, ceketini bir askılığa fırlatıp astı. Oturma odasına gidip kendini divana attı. Artık ağlamıyordu ama ağzı yastığa dayalı ve açıktı. O arada aklına kaplumbağanın ağzı geldi ve dudaklarını birbirine yapıştırdı. Kaplumbağa acı çekmişti, yoksa dışarı çıkmak için ayaklarıyla öyle delicesine çırpınmazdı.

Sonra ağladı Victor; kaplumbağa gibi sessizce, ağzı açık. Divan örtüsünü ıslatmamak için iki eliyle yüzünü kapadı. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra kalktı.

Annesi, mutfakta mırıldanarak şarkı söylüyordu; Victor, birkaç saniyede bir onun sert ve seri ayak seslerini duyuyordu. Victor, bir kere daha dişini sıktı. Yavaşça mutfak kapısına doğru yürüdü.

Kaplumbağa dışarıda, doğrama tahtasının üstündeydi; annesi, ona şöyle bir baktıktan sonra mırıldanmayı sürdürerek bir bıçak aldı ve bıçağın keskin tarafıyla kaplumbağanın küçük tırnaklarını kesmeye koyuldu. Victor gözlerini yarı yarıya kapadı ama izlemekten vazgeçmedi. Annesi, üstlerinde deri parçaları kalmış tırnakları avucuyla tahtadan süpürerek elinde topladı ve çöp kutusuna attı.

Ardından kaplumbağayı sırtüstü çevirip, aynı keskin, sivri bıçakla soluk renkli alt kabuğu kesmeye başladı. Kaplumbağanın boynu bir yana bükülmüştü. Victor, başını çevirmek istiyordu ama bakmaktan kendisini alıkoyamıyordu. Şimdi kaplumbağanın iç organları tümüyle ortadaydı; kırmızı, beyaz ve yeşilimsi.

Victor, annesinin söylediklerini dinlemiyordu bile. Kendisi doğmadan önce Avrupa'da kaplumbağa pişirmeyle ilgili bir şeyler anlatıyordu annesi. Sesi müşfik ve yatıştırıcıydı; yaptığı şeyle hiç de uyumlu değildi.

"Pekâlâ, bana öyle bakmayı kes!" diye bağırdı aniden, ayağını yere vurarak. "Neyin var senin? Kafayı mı üşüttün? Evet, sanırım üşüttün! Hastasın sen, biliyor muydun bunu?"

Victor, akşam yemeğine elini sürmedi; omuzlarından sarsıp tokatlamakla tehdit etmesine karşın, annesi de zorla yediremedi. Tost ekmeği üstüne kremalı biftek koyup verdi. Victor tek söz etmedi ve annesi doğrudan yüzüne haykırdığı zaman bile kendisini ondan çok uzakta hissetti. Midesi ağrıdığı zamanlardaki gibi kendini çok garip hissediyordu ama midesinin ağrıdığı falan yoktu.

O gece yattıklarında, karanlıktan korktuğunu hissetti. Kaplumbağanın kocaman olmuş yüzünü, açık ağzını, faltaşı gibi açık ve acıyla dolu gözlerini gördü. Victor, pencereden dışarı çıkıp uçabilmeyi, istediği yere gidebilmeyi, kaybolmayı ve aynı anda her yerde birden olabilmeyi istedi. Annesinin ellerini omuzunda hayal etti; pencereden dışarı çıkamasın diye onu geri çektiğini. Annesinden nefret ediyordu.

Kalkıp çabucak mutfağa gitti. Hiç pencere olmadığından mutfak zifiri karanlıktı, ama Victor hiç şaşalamadan elini sessizce bıçaklığın üstüne koydu ve bıçaklara tek tek dokunarak istediği bıçağı aradı. Şimdi buzdolabındaki tencerede küçük parçalar halinde, bütün o krema, yumurta sarısı ve sherry sosuna bulanmış kaplumbağayı düşündü.

Annesinin çığlığı sessiz değildi, kulaklarının zarını patlatacak gibiydi. İkinci darbe vücuduna denk geldi, sonra gene boğazından bıçakladı.

Ancak yorgunluk durdurabildi onu; o zamana kadar insanlar kapıyı kırıp içeri girmeye çalışıyordu. Victor, sonunda kapıya gitti, zinciri yerinden çıkardı ve insanlara kapıyı açtı.

Bir sürü hemşirenin ve doktorun bulunduğu büyük, eski bir binaya götürüldü. Victor çok sakindi ve söylenen her şeyi yaptı, sordukları soruların tümünü yanıtladı, ama yalnızca sordukları soruları; kaplumbağayla ilgili bir şey sormadıklarından, ondan hiç bahsetmedi.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.