Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Murathan Mungan:
"Yazımı sürekli ateşe atarak ilerledim"
Nida Nevra Savcılıoğlu, Notos Öykü, Nisan 2008
Yazarın kendi macerasını inandığı biçimde yaşaması; “yazıyı yaşamda kullanılacak bir iktidar alanı haline getirmemesi”; kalemini kendindeki değişimleri, renkleri yansıtmaktan yoksun bırakmaması okuyucu için bulunmaz bir nimet. “Yazımı sürekli ateşe atarak ilerledim,” diyen Murathan Mungan’ın okuru bu ayrıcalığa sahip olduğunu biliyor. Murathan Mungan bize çok yakında kadınları, kadınlar üzerinden bir ülkeyi, çarpışmaları, karşılaşmaları, kırılmaları anlatmaya hazırlanıyor. Kadından Kentler’in okuyucuyla buluşmasına az zaman kaldı. Bu kitap, önceki kitaplarla ve yazarla ilgili pek çok soruyu tetikledi. Bence bu durum birbirinden farklı çalışmaların kesiştikleri ortak noktaların hakikatinden ve gücünden geliyor. Mungan bir kez daha “okuyucunun kaldırma gücü”ne destek veriyor.

Yedi Kapılı Kırk Oda, Murathan Mungan’ın ne denli önemli kitapların yazarı olduğunu gösterdi. Dizinin doruk noktası olan bu üçüncü kitabın yayımlanmasından sonra neler oldu?
Fazla bir şey olmasını beklemiyordum. Öyle de oldu. Aslında başkalarının ne dediğinin takibini bırakalı çok oldu. Sadece kulak vermem gerekenlerin, işaret noktası bildiğim insanların, kendime seçtiğim okurların görüşleri benim için bir şey ifade ediyor. Gençken insanın göz koyduğu bazı şeyler zamanla anlamını kaybedebiliyor. Yolda yüklerini indiriyor insan. Bu insana ciddi bir özgürlük kazandıran, onu dünyanın fani ve tali işlerinden azade kılan bir şey. İşte ne zamandır bu azade olma halinin içindeyim ve bu durum hoşuma gidiyor, kendimi böyle seviyorum. Şimdi yalnızca işin kendisiyle, yazdığımla, yazacağımla ilgiliyim. Tabii dünyaya kayıtsızlık demek değil bu. Dünyayı izliyor ve takip ediyorum. Yedi Kapılı Kırk Oda’nın bir yapı olarak kendi içinde bir kavranma zorluğu olduğunu biliyorum elbette. Ama bunca yıl yetiştirdiğim bir okur var. Bu okur beni yanıltmıyor, aldatmıyor, kandırmıyor. Adının kırk oda olması, öncekilerin tekrarı olmasını gerektirmiyor. Yirmi yıl sonra aynı şeyleri yapmanın kime ne faydası var? Bütünlük fikrinden kopmadan, bunun bir süreklilik zincirinin halkası olduğunu bilerek ama elbette başka bir şey yapacaksın. Yedi Kapılı Kırk Oda, beni yazar olarak en güçlü tarif eden kitaplarımdan biri, çünkü kendi yazarlığım için seçtiğim benzetmeyle söyleyecek olursak, bu kitapta tarihi, yerli, hatta bilimkurgusal ve polisiye filmlerde oynayan bir aktör gibiyim.

Ne demek istediğinizi açıklar mısınız?
Benim kalemim kostümlü bir kalem. Kalemimi yazının çeşitli disiplinlerinde, türlerinde, farklı atmosferlerle giyindirmeyi seviyorum. Tabii bir etikete seslenmeyi amaçlamadıysan, edebiyat dünyasından birileri çıkıp seni bir türlü bir yere oturtulamayan, “şu yaşına gelmiş ve hâlâ onu bunu deneyen bir adam” olarak da gösterebilir. Ben bunu umursuyor muyum? Hayır. Peki bütün bunları denerken, beni ben yapan, beni yazar yapan temel izlekler görülüyor mu? Evet. O zaman mesele yok.
       O kitabın kendi içinde yazının ve öykülemenin teorisiyle ilgili dertler de var. “Hamlet ile Hitler” örneğin... Bu kadar teatral olan bir şeyin sahneye konulamazlığı ve ancak hikâyeyle anlatılabilirliği de yazdırıyor bana. Örneğin, Polonius’un arkasına saklandığı perdenin bir anda kan kesilmesini somut olarak bir tiyatro sahnesinde göstermeniz olanaksız. Bir tiyatro mizanseninden bir edebiyat mizanseni yaratmak! Bu bir fikirdir, sinemada bile ancak film hilesiyle olur. Ancak öyküde anlatabiliriiz. Hayal gücü söz konusu olduğunda, edebiyatın hâlâ en güçlü, en yüksek potansiyele sahip sanat olduğunu düşünüyorum.
       Şunu biliyorum, sadece edebiyat birçok şeyi anlatmaya müsaade ediyor. Modern öykü içinde yer alan kendi masalımın devlerini, başka disiplinlere çevrilmezlikleriyle bu şekilde yaratabiliyorum. Yedi Kapılı Kırk Oda bu anlamda benim yedi kapıma işaret ediyor. Kalemimi bilediğim yedi ayrı kapının da hikâyesi bu. “Dumrul ile Azrail”in Cenk Hikâyeleri ile; “Mavi Sakal”ın Üç Aynalı Kırk Oda’daki “Alice Harikalar Diyarında” ile kardeş olduğunu düşünebilirsiniz, ama şunu belirtmekte fayda var ki bunlar her zaman birer uzantı değil, kimi zaman ters aynalar. Biri ne kadar sıcak ve pop art renkler kullanılan bir resimse, diğeri o kadar soğuk, serin, mavi, metal, gri renklerin kullanıldığı, çok mesafeli bir dil olabiliyor. Amaçladıklarımı ne kadar beceriyorum, beceremiyorum ayrı konu, ama bütün bunlar tesadüfî değil. Tasarlanmış, belli edebi tezler ve kuramsal kaygılar içeren metinler aynı zamanda.

Kitap, okurlarınızın gözdeleri arasına girdi diyebilir miyiz?
Bunu söylemek için henüz erken. Okurların da gözdeleri farklıdır. Örneğin bir akademisyen arkadaşımın gözdesi “Kan Kalesi”. Sanırım “Mavi Sakal” ona fazla bir şey söylemedi ama imza gününde bazı genç kızlar “Mavi Sakal” diye üzerime geliyor. Bu hoşuma da gidiyor. Yazdıklarınızın çeşitlilik içerdiğini, farklı dünyalara dokunabildiğinizi düşünüyorsunuz. Ne kadar okur varsa, o kadar kitap vardır. Yedi Kapılı Kırk Oda için “neden yedi kapı” sorusu çıkıyor ortaya? Aslında yazının, anlatmanın yedi kapısı bu. Kendine çeşitli dünyalara parçalamak için yola çıkmış bir yazarın yedi kapısı.
       Şimdiden söylemek gerekirse, bir sonraki kitap Dokuz Anahtarlı Kırk Oda olacak; ilk öyküsü bitti. Bu diziyi beşinci kitap Sonuncu Oda ile kapatacağım. Toplamına baktığımız zaman farklı stiller deneyip farklı arketipler üzerinde derinleştiğim kırk tane hikâye yer almış olacak bu dizide. Ömrüm yeterse bu benim “Binbir Gece Masallarım” gibi bir külliyat olacak.

Tasarıma verdiğiniz önemden sıkça söz edilir. Kitap yazmak kadar kitap yapmakla da ilgilisiniz. Yapmak istediklerinizin, yapmaya çalıştıklarınızın anlaşıldığını düşünüyor musunuz?
Bu beni sevip sevmemeyle ilgili verilmiş olan bir karara bağlı. Sevenler “yine bize bir sürp-riz yaptı” diyor. Ben bir şekilde “olmak” konusunda biraz anarşistçe, asice, etiketlenmeyi baştan inkâr etmişim. Tabii bu insanı çıkmaza sürükleyen bir macera da olabilirdi. Yaptığım, sevilen her iyi şeyin ardından bir tane daha yapmayı reddettim örneğin. Farklı şeyler denersem, birinde olmasa bile öbüründe var olabilirim düşüncesiyle korktum belki. Daha erken yaştaki duygularımdan söz ediyorum. İştahlarımı dizginlemeyi zamanla öğrendim. Ama şunu iyi biliyorum ki, Türkiye’de de dünyada da insanlar ne olursa olsun kolaylıklarla hareket ediyor. Adını rahat koyabilecekleri, tanımlayabilecekleri, ilk bakışta hangi rafa kaldırabileceklerini bildikleri ürünlerle karşılaşmak istiyorlar. Ben edebiyat maceramı bunun üstüne kurmadım. Yazımı sürekli ateşe atarak ilerledim. Nitekim Yedi Kapılı Kırk Oda’nın o kadar uzun zamana yayılmasının nedeni, bütün bunları bana yeniden düşünme, gözden geçirme olanağını tanımış olmasıdır. Yedi, lafın gelişi, kaç kapıdan geçiyorsunuz aslında... Örneğin kitabın çıkmasına iki ay kala son öyküsünü değiştirdim. Bu son öykü şimdi başka bir kitaba girecek. Dörtte üçü yazılmıştı. Kitabın kendi mimarisi dayattı bunu bana. Ben içe doğuşlarla yazan biriyim, ama bir yandan da kültürel referansların, kültürel değerlerin haritası içinde hareket etmeyi de önemseyen; geleneklerle, bağlarla, kalıtlarla olduğu kadar dünyanın şimdiki zamanıyla da ilgilenen bir yazarım. Ama bunların arasında göz koyduklarım, kullandıklarım ya da kullanmayı seçmediklerim var. Bir proje yazarı olsaydım denklem çok basitti. Bana yıllarca önce Attilâ İlhan, “Türkiye’de şiir ve roman okunur, başka hiçbir şeyle uğraşma,” demişti. Kendisi de hayatı boyunca şiir ve roman yazdı. 80’li yıllarda roman çok revaçtaydı. Dünyaya baktığınız zaman da hangi romanların konuşulduğunu biliyordunuz. Bu bir hesap işiydi, istesem yapardım. Postmodernist eğilimlerin yükseldiği bir dönemde, bütün bunları görmemek mümkün müydü? Eğer bu işi “fişlerimi nereye oynayacağımı biliyorum” diyerek, bir kumar olarak görürseniz yapacağınız şey bellidir. Sadece roman yazacaksın, dünyadaki trendleri takip edeceksin, pazar hesapları yapacaksın. Ben bunlar için yazar olmadım ki!

Edebiyatta sizin dışınızda gelişen olaylarda da tutucu bir tavrın hâkim olduğu görülüyor. Siz de zamanla düşüncelerin yön değiştireceğine dair bir inancı paylaşıyor musunuz?
Sorularınız da ve cevaplarım da aslında aynı zemine oturuyor. Anladığım kadarıyla ikimiz de Türkiye’nin kasabalılığından rahatsızız. Türkiye’nin pek çok sorunu kasaba ideolojisi etrafında ve hiza kültürü içinde çözümleniyor. Birörneklik ve anonimlik hâlâ birer temel değer. Mahalleli biraz öne çıkandan, farklı bir şey yapandan hoşlanmaz. Kimilerinin farklılıkları alımlamaları, kabul etmeleri çok zor. Anlamadıkları halde, saygı duymaları gerektiğini hissettikleri modern şeyleri bile yine kasabalılık içinden tarif ediyor, kasabalı olduğumuz anlaşılmasın duygusuyla hayran oluyorlar. “Kentli, muğlak yazılar yazan yazarları ve daha kapalı metinleri beğenmeliyiz” düşüncesi...
       Bugün kiminle konuşsanız en sevdiği yazarlar arasında Bilge Karasu, Sevim Burak falan sayar. Bunları sahiden seviyorlarsa, bu kadar kasabalı kalmayı nasıl beceriyorlar peki? Burada bir sahtelik var. Ya sahiden okumuyorlar ya da yalan söylüyorlar. Bu isimlerle övünmek, tıpkı çok zengin birinin jeepiyle, marka giysileriyle övünmesi gibi... Kısacası ben edebiyatın da, hayat kadar sahici olan yanlarıyla ilgileniyorum.

Kadından Kentler yayımlandığında Türkiye’yi kadınlar üzerinden okuduğunuza, bu öykülerin sadece kadınlar üzerinden anlatılabilir olduğuna ve kadın dünyasına başarıyla nüfus etmiş olduğunuza dair belki çok şey söylenecek. Ama öykülerinizdeki felsefi arka plana da işaret etmek gerek. “Olmak”, “olmamışlık” bunun için ele alabileceğimiz kavramlar arasında sanırım...
Bu kitabı yazarken, derdimi erkeğin zulmüne maruz kalan kadın üzerinden anlatma kolaycılığına yaslanmadım. Hatta öykülerdeki erkeklerin çoğu munis, yumuşak... Kimisi biraz sığ, renksiz sadece. Asıl sorum, erkek iyi olsa ne olacak? Sorunun temelinde dünyadaki var olma biçimleri ile ilgili bir sıkıntı var. Özel mülkiyete, aileye, devlete dair ciddi itirazlarım var. Bunların zemininde yükselen toplumsal yapıyla şekillenen kimliklerin çıkmazda olmasıyla ilgileniyorum.
       Edebiyat belki de olanların değil olmayanların, olamayanların sanatı. Edebiyat bir sorun sanatı zaten, o yüzden de sorun yaratan durumlarla ilgiliyim. Şiirlerimde, öykülerimde yapmak istediğim şey, insanların kaldırma güçlerine destek vermek. Bir iç gücü kazanmayı önemsiyorum. O sorun yokmuş gibi yapmak, sorunu gömmek, yalancı mutluluklarla avutmak, oyalamak doğru değil, ya da mutsuzlukla beslenmek, yara göstermek, acıyı kutsamak da değil yapmak istediğim. Her şeye karşın içimizi güçlendirmenin yollarındayım.

Başkalarının karamsar dediğine siz karanlığı görme gücü diyorsunuz...
Evet, edebiyatımın vermesini istediğim şey de bu. Şu kaba formülasyonlu umut, umutsuzluk meselesi için de aynı şeyi söylüyorum. Bir insanın yazmayı sürdürmesi, yazdığı her ne olursa olsun yaşamla bir umut ilişkisinin olduğunu gösterir. Umutsuzluk kültü sayılan Beckett, Camus bile yazmışlarsa, bu yaşama tutunmanın bir yolunu buldukları anlamına gelir.

“Düzmece bir ışıklandırma düzeniyle aydınlatılmış öykülerden uzak duruyorum,” demişsiniz bir yazınızda. Bu sözünüzü açar mısınız?
Budalaca yaşama sevinci aşılamayı kendine görev edinen, küçük insanların dünyasını anlatmayı amaçlayan teorilerden söz ediyorum. Bir de işin şu yanı var: Büyük zulümler aslında küçük insanların kayıtsızlığıyla oluyor, bunu da atlamamak gerek.
       Edebiyatın şöyle ya da böyle politize olmasıyla gelen mesaj verme amacı, aslında yalan söyleyerek hayattan okuyucuya gün kazandırmaya yarıyor. Kötü ebeveyn tavrı bu. Okuyucunun yetişkin bir birey olduğunu kabul etmek gerek. Türkiye’de medyanın yaptığı da bu, toplumu yeniyetme bırakmak, sorunlarını aşamayan bir çocuk gibi kalmasını ve daha iyi kontrol edilmesini sağlamak... Anneye, babaya, otoriteye ihtiyacı olduğunu hissettirmek. Bu tarz edebiyat anlayışının da aynı şeyi amaçladığını düşünüyorum. Okuru acıdan, üzüntüden, sıkıntıdan kaçırarak ya da şu çeşit çözümlerle halledilebileceğine inandırmakla olmaz. Yazar, okurun ebeveyni değildir, aksine okurun büyümesine, seçimlerini yapmasına en fazla ön ayak olan yol arkadaşıdır.

Yerel olana dair bilginiz, hâkimiyetiniz Kadından Kentler’de de yine göze çarpıyor. Bu kitapta yapmaktan kaçındığınız şeyler oldu mu?
Yurtdışında bazı kitaplarım çevriliyor, oyunlarım oynanıyor. Ben İstanbul’dan değil, Mardin’den kalkıp İstanbul üzerinden gittim oralara. Bunu kendi hikâyem için de, Türkiye’nin kültürel hikâyesi için de önemli buluyorum. Mezopotamya’nın malzemesine yenilerek bir tür yörecilik, bölgecilik yapmaya değil, oradan evrensel formlarda yapıtlar üretmeye çalıştım. Üzerinde kuramsal olarak da düşünülmüş yapıtlar.
       Kadından Kentler, bir yanıyla Yüksek Topuklar’la akraba sayılabilir. Daha rahat okunan bir kitapta, derinliğin görülmesi, belli bir edebiyat kalitesinin yakalanmasıyla ilgili bir okur algısı meselesi var. Biraz muğlak cümleler ve poetik belirsizlikler okuduklarında, daha kaliteli bir kitap okuduklarını, daha iyi bir işçilikle karşı karşıya olduğunu zannediyor bazı okuyucular. Yalınlık yanıltıcı olabiliyor. Kadından Kentler yazılması çok zor bir kitaptı. Bunu, kitabın yazarı olarak değil, yazının içinden gelmiş bir yazı işçisi olarak söylüyorum. Okur kuruntuların beslenmesinden hoşlanıyor. Vasat okur, okuduğu kitapta kendini derin hissetmesini sağlayacak belirli muğlaklıkta şeyler bulmak istiyor. Aslında bunlar çoğu kez son derece sıradan şeyler. Yoksa Simyacı ya da Secret niye okunsun? Bunları okuduğu zaman kendi algısı ne kadar alçak eşik olsa da ayrıcalıklı bir derinliğe sahip olduğunu düşünüyor. Bu işin formülleri belli aslında. Örneğin, okuyucunun merhametine dokunacaksın, kendi vehmini büyütmesine müsaade edeceksin, mevcut dünya tasavvurlarını onaylayacaksın, onun ruhsal dinamiklerini fazla kurcalamayacaksın... Bunların hepsini ben de biliyorum. İşin hesap kısmını bilmediğimden yapmıyor değilim, tenezzül etmiyorum sadece.
       
       Beslendiğiniz geleneği nasıl tarif ediyorsunuz?
“En sevdiğiniz yazar” soruları karşısında olduğu gibi burada da sıkışıyorum. Yirmi dört saat sanat, edebiyat düşünüp yazan birinin, “şunu çok severim” demesinin kolay olabileceğini sanmıyorum. Yeri geldikçe göz koyduğum bütün anlatı geleneklerinden yararlanmaya talibim. Anlatı Yordamları adında bir seçki hazırlıyorum. Öykülerin nasıl anlatılabileceği üzerine, farklı yazarların yordamlarından oluşacak bir seçki, neredeyse akademik bir çalışma... Bunu hazırlarken duyduğum haz bana hep şunu söyletiyor: “Kendi kaleminin tarihini de kazıyorsun.”
       Geleneksel ve kapalı bir toplum olduğumuz için, bir hikâyeci ortaya çıktığı zaman “Sait Faik geleneği sürdüren, ya da Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali geleneğini sürdüren yazar” gibi tanımlamalara yaslanmak isteniyor. Bu bir zihin konforu, rahatlama beklentisi. Bunun dışına çıkmaya çalıştığınız zaman iş karışıyor. Bir tek trenin katarı olmak, insanın kendisine yapacağı en büyük haksızlık gibi geliyor. Diyelim Çehov’dan yararlandığım kadar Sait Faik’ten de besleneceğim elbette. Ama gelenek her şey değil ki, modernler ne olacak peki? Sizi yazar yapan şey gelenek, beslenme kaynaklarınız değil, kendi temel dertleriniz, temel temalarınızdır. Sizi masa başına oturmaya, dünyaya seslenmeye mecbur bırakan şeyler. İçinizi düğümleyen, dilinizi kamaştıran şeyler. Gelenek dediğimiz, bir ruh iklimine işaret düşürür elbet, ama daha çok işin kabuğuna, biçimine, tekniğine ait şeyler içerir ve gelenekten yararlandıklarını söyleyenlerin çoğu, birey olmanın gerekleriyle yüklenmediğinden gelenek çoğaltmacısı olmanın eşiğini atlayamadığıyla kalır.

Gelenekten beslenme söz konusu olduğunda Lal Masallar’dan söz edebiliriz, öyle değil mi?
Lal Masallar içinde yer alan “Muradhan ile Selvihan ya da Bir Billur Köşk Masalı”nı yazmak için neredeyse yazılmış bütün Billur Köşk hikâyelerini okudum, ama o öykümün temel derdi ideolojiktir. Kabaca söyleyeyim: Kapalı toplumlarda erkeğin aşkının büyüklüğünü kanıtlamasının yolu, fizik gücünü kanıtlamaktan geçer. Bunun için bu eril malzemeden yararlanır. Ama benim masalımda olduğu gibi kendi fizik malzemesi buna müsait olmayan bir erkek için, aşk da ispat da hiç kolay değildir. Gürz kaldıramayan bir erkek sevemez mi? Kalbin gücünü neyle ölçüyorsunuz, pazularla mı?
       Muradhan çok iyi dans ettiğini, semah tuttuğunu bildiği, elinden ancak bu geldiği için köşke dansçı olarak girer. Dişil bir başkaldırıdır bu. Ben bunu yazdığım zaman diyelim Judith Butler gibi feminist teorisyenlerin “gender” kuramları bu sulara gelmemişti henüz. Eril olmak, dişil olmak, aşkın cinsiyeti, aşkın ifade edilme biçimindeki maskülenlik ve feminenlik meseleleriyle ilgileniyordum. Kırk Oda’da da vardır bu çeşit öyküler. Bu sadece homoseksüelliğin değil, heteroseksüelliğin de sorunu. Geleneği modernize ederek kanavaların içini kazma, yeniden döşeme sorunudur masalları yenilemek. Geleneği kendi içinde barındırdığı ideolojik öğelere ayrıştırmak, onları görünür kılmak için. Hem kulak ve kalp alışkanlığımızdan aldığımız haz almayı sürdürmek, hem de hazzın analojisini yapmaktan söz ediyorum. Hangi kaynaklardan yararlanırsam yararlanayım, yazdıklarımı sıfır kilometre kılan, benim kılan şeyler bunlar. Kendi yazdığım şeyler üzerine konuşmak garip, keşke başkaları konuşsaydı bunları.
       Biz kendi hikâyeciliğimizin toplam geleneği içinden konuşuyoruz. Beni elbette Binbir Gece Masalları, diyelim Emin Nihat Bey’in Müsameretname’si, Hariri’nin Makamat’ı, Mevlana’nın Mesnevi’si ve Ahmed Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri kadar, tüm dünya hikâyeciliği de ilgilendiriyor. İştahlı bir adamım, bu ortada. Türkiye gibi dört yol ağzı bir kavşakta oturmanın kültürel mirasını nasıl reddedebilirim? Dolayısıyla çıkıp “Ben yalnızca şu geleneğin temsilcisiyim,” desem zaten kimse ikna olmaz. Kaldı ki o konuda biz samimi de değiliz. Modern anlamda hikâyeciliğimizin başlangıç yıllarına baktığımızda diyelim, Samipaşazade Sezai’lerin, Ziya Uşaklıgil’lerin hikâyelerinde çok açık bir biçimde Fransız hikâyeciliğinin izlerini görürüz. “Fransız Edebiyatının Bir Kolu Olarak Türk Edebiyatı”, çok yıl önce Strazburg’ta verdiğim bir konferansın başlığı buydu. Bu etki yalnızca başlangıç yıllarına da özgü olmayıp günümüze kadar sürer üstelik. Edebiyat dünyamız bu konuyu hiçbir zaman yüksek sesle ve açıkça tartışamadı; alçak sesli mahcubiyetlerle, hafifletici nedenlerin gölgesinde kurulmuş cümlelerle geçiştirdi. Ermeni ve Kürt meselelerinde olduğu gibi, bu konuda da milli hassasiyetlerimiz var. Halit Ziya’nın büyüklüğünü ve önemini ne eksiltebilir ki oysa?

Yeni yazarların ya da yeni oluşan edebiyat kuşağının eski kuşaklarca olumsuz biçimde yargılanması olağandır. Siz yeni oluşumları takip edebiliyor musunuz?
Genel olarak edebiyatımızda büyük bir hareketlilik var. Ama bu hareketlilik ne yazık ki büyük bir gelişmeye işaret değil, piyasadaki kitap fazlalığı daha çok pazar payı büyütmeye çalışan yayınevlerinin yerli yazarlara yönelmesiyle ilgili bir durum. Çeviri kitaplara telif ödenmediği zamanlar yayınevlerinin bütün gelirleri yabancı kitaplardandı. Ne zaman ki uluslararası telif yasalarına uymaya başladık, “nasılsa bu para çıkıyor, bizden kim var” demeye başladı yayınevleri.
       Genç yazar arkadaşlara ciddi editörlük hizmeti verildiğini zannetmiyorum. Türk yayıncılığının şu an en çok ihtiyacı olan şey, yeni yazarlara yol gösterebilecek, akıl verebilecek dünya görgüsü almış editörler. Ciddi bir editör boşluğu var. Bir de şu var: Bir yazarın adı kurumlaştıktan sonra, her kitabı basılıyor. Oysa o yazarın yazısı yaşlanmıştır, sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor olabilir, siz saygınızdan dolayı onu eleştiremiyor olabilirsiniz. Ama bunu okura ödetmeye hakkınız yok. İmzasının sorumluluğunu taşımayan eski kuşak yazarlar için de editör gerekli. Şimdiki yazarların çoğu iyi eğitimli, dolayısıyla kompozisyon nasıl yazılır aşamasını geçmişler. İyi kötü her biri yabancı dil biliyor, dünya edebiyatını izliyor ama yazdıklarında ona o kitabı yazdıran şeyin ne olduğunu göremiyorsanız, orada bir sorun var demektir. Elbette haklarının yenmemesi gerektiğini düşündüğüm çok yetenekli imzalar geliyor. Ayrıca daha macerasının başında, yola yeni çıkmış insanlar için erken konuşmanın, yanlış yönlendirmenin doğru olmadığını düşünenlerdenim. Genellikle ilk kitaplar yanıltıcıdır, onların kavurucu bir samimiyetleri vardır. Sonradan izlemekten vazgeçtiğim bazı yazarların bile ilk kitaplarını saklarım ve severim. Onların dünyaya ilk el kaldırışını temsil eder bu kitaplar benim için ve saklanmaları gereken özel bir sıcaklıkları vardır.
       Bir türün gereklerini yerine getirmeyi öğrenmeden, türsüzlüğe yönelmiş birtakım eğilimler görüyorum. Kendine fazla derinlik vermek amacıyla şiirsel cümlelerle muğlak metinler yazmak gibi. Postmodernitenin önümüze açtığı anlatı imkânlarının aynı zamanda çok kolay bir istismar alanı olabileceği göz ardı edilebiliyor. Elbette hikâye olaysız da yazılır, ama olaysız hikâye öylesine kutsanmaya başlandı ki, olay bir dil fetişizmine dönüştü. Arada bir insanlar havaya farklı işaret fişeği fırlatmalı.

Çocukluk anıları sizce de temel malzemelerden biri haline geldi mi?
Bence toplumsal regresyon söz konusu. Elimde önemli birkaç iş var, bir tanesi hayatımın en önemli kitaplarından biri olacak sanırım. Anne, Baba, Çocuk, Yazı ve Ölüm... Bu nedenle konuyla ilgili okumalarım sıklaştı. Birinci bölümünü yazdım. Anne ve babasının ölümünü dile getiren, kendi çocukluğundan bahseden yazarlar... Paranın Cinleri’ni yazmış biri olarak çocukluğun çok tehlikeli bir şey olduğunu ve insanın elinde patlayabileceğini söyleyebilirim.
       Beni sevmediğini bildiğim bazıları benden söz etmek zorunda kaldıklarında, Paranın Cinleri’ni ayrı bir yere koyduklarını söyler. Oradaki Murathan’a merhamet duyuyor olabilirler. Çocukluğun merhametle olan yakın ilişkisini edebiyatçı istismar etmemeli. Bir şeyin çok sevilmiş olması sizi biraz felç edebiliyor. Bu kitabı sonralayan Harita Metod Defteri adında henüz yayınlamadığım bir çalışmam var. Bu kitap Paranın Cinleri’yle bir süreklilik gösteriyor. Başlayıp ara vermiştim, tekrar yazmaya ancak annemi ve babamı affettiğimde başlayabildim. Sonrasında sıra insanın kendisini affetmesine geliyor. Ne kendime, ne çocukluğuma ne de hayatımdaki insanlara haksızlık etmeden bütün onları anlatabilmem için şimdiki sulara gelmem gerekiyormuş. Bu içinizde kat etmeniz gereken bir yol.

Yazarın değerinin anlaşılmadığına dair yakınmacı tavrı konusunda ne düşünüyorsunuz?
Yazarın içi kinle kabuk bağlamamalı. Yazar olmak için bence ilk şart bu. İçinizde geçmişte yapılanlardan oluşmuş yarayı çok severseniz, ki buna sevilmemek, görülmemek, anlaşılmamak diyelim, çok yol alamıyorsunuz. “Zamanında bana bunu yaptılar” diye dövünüp durmanın bir tür maraz halini aldığını, hatta yazık ki bazı kişilere içten içe keyif vermeye başladığını düşünüyorum. Yakınan insanların elbette haklı oldukları taraflar da var. Örneğin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günlüklerine baktığımızda bu anlaşılmayacak bir şey mi? Huzur’u yazan bir adama yaşatılan sancılara bakın! Sizden açıkça yenilmenizi bekliyorlar. Birinci koşul kendine ve macerana inanmak. Bazı basit yanıtlar hayatın anahtarları aslında. Siz kendinizi nasıl seviyorsanız insanlar da öyle sevsinler ya da sevmesinler. Bırakın, üstü kalsın!

Yazarlık kariyerinizde izlediğiniz yol standartlara pek uymuyor. Sizi kategorize etme çabalarının artık sonuç vermeyeceği anlaşıldı mı sizce?
Umarım, dilerim. Ama orada edebi bir zaaf var. Metal ile Yaz Geçer’i aynı adamın yazmış olduğunu anlamak istemiyorlar. Sadece Doğu malzemesiyle yola çıkan bir adam olsam, içleri daha rahat edecek kimilerinin ya da diğerlerini bırakıp yalnızca oyun yazsam. Oysa ben edebiyat ve sanatın antikonformist bir şey olduğunu düşünüyorum. İçimde birden fazla kişi yaşıyor ve ben onların kendilerini gerçekleştirmelerine izin vermek istiyorum.
       Benim için söylenecek temel birkaç şeyden biri edebiyat dünyasının dışında bir adam olmamdır. Grupların, akımların, manifestoların adamı olmak istemedim. Aksini uygulayanlarda gördüğüm şey, yazıyı yaşamlarında kullanılacak bir iktidar alanı haline getirmeleri oldu hep. Arkamda hiçbir destek olmadan, sadece okurlarımla kurduğum ilişkiye güvenerek bir noktaya gelmiş benim gibi kaç kişi var. Beni her zaman için sanatın doğası, edebiyatın doğruları, gelişimi; öğrenmek, öğrenci kalmak, bilgiye duyduğum ilgi, yaşamı estetik bir haz alanı haline getirmek ilgilendirdi. Yaşamın kalitesini artırmaktan söz ediyorum. Yaşam kalitesi sadece parayla artırılan bir şey değildir. Tabii ki şöyle bir avantajım vardı, taşralılığın ne olduğunu çok iyi biliyorum. Taşrada kalmayı kabul ediyorsan başka, dünyaya dokunmayı amaçlıyorsan başka biri oluyorsun. Taşralılık Istanbul’a, Almanya’ya gitmekle aşılan bir şey değil.

Mardin’de bunları yapıyor olsaydınız belki de yaptıklarınız mazlumun mucizesi olarak yorumlanırdı ve koşulsuz takdir toplardınız.
Sağ olun. Hoş bir şey bunun bilinmesi. Bazı insanların beni kibirli, soğuk, kendini beğenmiş bulduklarını biliyorum. Fakat kimse, “Bu adam niye bu kadar kabuğuna çekilmek zorunda kalıyor,” sorusunu sormuyor. Mesafe bilgisi olmayan bir kültürde yaşıyoruz. Birine gösterdiğiniz yakınlığın bedelini ciddi sınır ihlallerine maruz kalarak ödeyebiliyorsunuz. Ben taşıdığı kimlikleri toplumdan özür dilemeden, boyun bükmeden yaşamayı bilen az sayıda insandan biriyim. Kimileri buna kızıyor. Başarı, ödün vermezlik, güçlü görünmek bu toplumda insanları öfkelendiren bir şey... Oysa başarı benim için insanın kendini gerçekleştirmesi anlamına geliyor. Bir yazarın en çok yapıtlarında var olduğunu düşünüyorum. Öbür türlü Yer Demir Gök Bakır’daki gibi bir söylencenin yalan yanlış kahramanı oluyorsunuz. Taşbaş’ların ortaya çıkardığı şehir efsanelerini engellemek mümkün değil biliyorum ama benim de bunlara harcayacak bir hayatım yok. Çoğu kez şunu söylemeye ihtiyacı hissediyorum: İnanın o anlatılan ben değilim.

Cinsel politika, mevcut siyasi yapısının engelleyiciliği ve tutuculuk üzerine çok şey söylüyorsunuz. Politikayla ilgili yorumlarınızdan oluşan bir kitabınız olsun istiyordunuz. Bunu hâlâ istiyor musunuz?
Eğer sadece deneme yazıyor olsaydım bunlara daha kolay yetişebilirdim. Açıkçası Kadından Kentler’i yazarken 995 km. romanının bir bölümü aradan çıktı. Top tam ayağıma gelmişti diyebilirim. Politik bir şey yazarken sizi bekleyen çok ciddi bir tuzak var, her an haftalık bir haber dergisinin malzemesi olacak bir şey yazıyor olmanın tuzağına düşebilirsiniz. Sizin politik bir malzemeye katacağınız derinlik, zenginlik ve onu edebiyat yapan şey, o kadar kolay kotarılmıyor. Edebiyat eskimezliğin malzemesini istiyor sizden. Medya üzerine, cinsel politika üzerine kapsamlı denemeler yazmak istiyorum. Benimle yapılmış bütün söyleşileri de bir kitap yapacağım ama başka örneklere benzemeyen bir söyleşi kitabı olacak bu. Eldeki birikmiş malzemenin yeniden kotarılması gerekiyor. Uzun iş. 2010 yılının sonuna kadar kendime program çıkardım. 2010’dan sonra ortalarda pek görünmemek, sadece kitap okumak ve yazmak istiyorum. İçimde hep Salinger gibi dünyadan elini eteğini çekme isteği var, ama bakıyorum gene sahneye çıkmışım.


Okuyabileceğiniz diğer Murathan Mungan söyleşileri
▪ "Beşi bir romanda!"
Sema Arslan, Milliyet Sanat, Haziran 2004
▪ "‘Beşpeşe’ ciddi bir oyun yazdılar"
Elif Tunca, Zaman, 12 Temmuz 2004
▪ "Amok koşucusu"
Zuhal Bekler, Time Out, 3 Nisan 2008
▪ "Edebî Maratoncu"
Ayşegül Tuna, Time Out, Kasım 2007
▪ "Akıllı kadın yalnız kalmaya mahkûm"
Yeşim Çobankent, Elle, 3 Nisan 2008
▪ "Kadından Kentler"
, Demokrat Radyo, İzmir, 14 Nisan 2008
▪ "Kitapta ciddi bir amelelik var, dersimi çok çalıştım"
Miraç Zeynep Özkartal, Milliyet Pazar Eki, 13 Nisan 2008
▪ "Kadınlar eşya, evlilik ve aşkla esir alınırlar"
Evrim Altuğ, Sabah, 13 Nisan 2008
▪ "Kadınlarla Kürtler’in kaderi ortak"
Ayça Örer, Taraf, 12 Nisan 2008
▪ "Erkekten kent değil, kasaba çıkar canım"
Pınar Öğünç, Radikal Cumartesi Eki, 3 Mayıs 2008
▪ "Kendini Şaşırtırsan Okuru da Şaşırtırsın"
Irmak Zileli, Remzi Kitap gazetesi, Mayıs 2008
▪ "Yazdıklarımdan yapılma bir adanın üzerinde yalnız..."
Sema Aslan, Radikal Kitap Eki, 19 Ekim 2007
▪ "Kentlerden Bir Tür Çöl Yaratılıyor; Betondan, Camdan, Çelikten Bir Çöl"
Serkan Ayazoğlu, arkitera.com, Nisan 2014
▪ "İyi öykücülerden kötü romancılar yaratıldı"
Buket Aşçı, Vatan Kitap, 14 Mayıs 2014
▪ "Bir kolum çolaktır şiir yazarken"
Birhan Keskin, Radikal Kitap, 8 Nisan 2016
▪ "Bunlar benim binbir gece masallarım"
Çağlayan Çevik, Hürriyet Kitap Sanat, 16 Şubat 2017
▪ "Var oluşumu anlamlandıran eşyam kalemim"
Adalet Çavdar, Milliyet Sanat, 10 Mart 2017
▪ "Kültürel dünyada muhataplar eşit değil!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, 1 Temmuz 2000
▪ "Erkekler İçin Divan'ı ben yazmasam kim yazacaktı?"
Ahmet Tulgar, Milliyet, 2 Aralık 2001
▪ "Yüksek Topuklar’la geliyor"
Ayşe Arman, Hürriyet Pazar, 5 Mayıs 2002
▪ "Kadınlar üçlemesinin ilk kitabı"
Sema Uludağ, Radikal, 9 Mayıs 2002
▪ "Yazı iktidarsa hepimiz iktidarız"
Ayça Atikoğlu, Cumhuriyet Dergi, 30 Haziran 2002
▪ "Canımı çok yakan bir olay vardı"
Müjde Arslan, Özgür Politika, 3 Ocak 2004
▪ "İyi öpüşen bir sevgili dünyanın yarısı demektir"
Ayşe Arman, Hürriyet, 10 Temmuz 2005
▪ "İyi Türkçe yazanların çoğu Türk kökenli değil"
Derya Sazak, Milliyet, 11 Temmuz 2005
▪ "Klonlanmak istiyorum"
Pınar Öğünç, Radikal Kitap Eki, 15 Temmuz 2005
▪ "Rüya görür gibi şarkı görüyorum!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Pazar, 19 Mart 2006 Pazar
▪ "Kedi cama inanmaz, ben zamana"
Özlem Altunok, Cumhuriyet Dergi, 24 Temmuz 2006
▪ "Melodram her an hayatımızın içinde"
Yeşim Tabak, Pazar Sabah, 27 Mayıs 2007
▪ "İyi bir sanatçı kendini SİT alanı ilan etmeli"
Ayça Atikoğlu, Gazeteport, 25 Haziran 2007
▪ "Olgunluğumun saltanatını sürüyorum artık"
Sevin Okyay, Radikal, 26 Temmuz 2007
▪ "Şiire, yazıya hep temiz davrandım"
Deniz Durukan, Radikal, 12 Aralık 2007
▪ "Arenayla opera arasında bir hayat benimkisi"
Cem Erciyes, Radikal Kitap Eki, 8 Nisan 2011
▪ "Türkiye’de yalan söyleyenlerden hiç hesap sorulmadı"
Zeynep Miraç, Hürriyet Pazar, 23 Şubat 2014
▪ "Bu toprakların asli meseleleri"
Pınar Öğünç, Radikal Kitap, 3 Mart 2014
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.